Merhaba

0
88
Levent Akson
Havadan Denizden

Yıllarca, ne kadar günlük gazete varsa keyifle okudum pek çoğunu. Köşe yazarlarını okuyorumçokluk ama günün birinde, birinin çıkıp “ Ağabey, çıkaracağım internet gazetesinde köşe yazmanı rica ediyorum “ diyeceğine ihtimal bile vermemiştim.

Nedir köşe yazısı, nasıl başlar, nasıl biter? Ne tür mesajlar verirler? Neden bazı köşe yazarları daha fazla okunur ve hatta neden bazı gazeteler köşe yazıları için satın alınır? İnanın hiç düşünmedim. Çünkü ben bir ‘köşe yazısı’ okuyucuydum bugüne kadar.

Ters köşe oldum

Yaktın beni Gökhan. Ne yazacağım dediğim zaman “Ne yazarsan yaz ağabey“ dediğinde işim daha da zorlaştı.

Hani öğretmen derse kaldırır ve sorar ya ‘Nereyi iyi biliyorsan orayı anlat’ işte bu en zor sorudur, beklemiyorsundur, ters köşeye düşersin ve o andan itibaren kendini sorgularsın ‘Ben, en iyi neyi biliyorum ‘???

Köşe yazarları belli konularda uzmanlaşmışlar, çoğu siyaseti yazıyor ya da hicvediyor, kimi müzik, kimi kültür kimi dünya siyaseti, kimi spor yazıyor, pek çoğu bir uzman kadrosu ile çalışıyor, ya ben?Kurban bayramında gözü bağlanmış koyun gibiyim, kaderimi kabullendim ve ya Allah deyip girişeceğim. Ah Gökhan, bak neler açtın başıma!

“Abi, bana köşen için bir fotoğraf gönder” dedin,

Benim fotoğrafım yok ki Gökhan? Vize için fotoğraf istemişlerdi iki sene önce, o da bitti. Size hiç inandırıcı gelmediğini biliyorum, tamam itiraf ediyorum fotoğraf çektirmekten nefret ediyorum, hatta kaçıyorum.

Gökhan ile maça başladık

Gülümse demeleri yok mu? Ya bırakın o an kendi halimde olayım, ağlıyorsam ağlayayım, gülmek istersem güleyim. Bir de cep telefonları çıktı, bilmem kaç megapiksel fotoğraf çekme kabiliyeti var, yakaladıkları yerde adama ‘Abi bir gülümseyaa’ talimatı yükseliyor. Hele bir de selfie yani öz çekim yok mu? Kendinizi bir kaç saniye içinde herhangi bir WhatsApp gurubunda sırıtırken görebiliyorsunuz. Buna da medeniyet deniyor.

İnsanları deniz okumaktan deniz tuttu

‘Ben sana istem dışı çekilen fotoğrafımı göndermeyeceğim, Tibet’ten çok beğendiğim bir fotoğrafı göndereceğim Gökhan. 150 senede bir oluşabilen görüntüyü’ dediğimde aldığım ‘Olur’ cevabı ilk raundu kazandığımı kanıtladı. Sonrasında, ‘Gökhan, ben deniz yazmayacağım,insanları deniz okumaktan deniz tuttu, havadan hatta doğadan yazacağım ve köşemin adını ‘Havadan Denizden’ koyacağım deyip onayını aldığımda ikinci raundu da kazandım.

Neden Havadan Denizden anlatayım

Sizler umarım bunların birer kaçış olduğunu fark ettiniz ama Gökhan pes etmiyor. Bu arada, gelin size ‘Havadan Denizden’nasıl çıktı kısaca anlatayım. Efendim, 2000’ li yılların başı, ev Asya(Anadolu) yakasında iş yerim Avrupa Yakası’nda. Kabataş-Set Üstü.

Araba ile gidip geliyorum, radyo açık ve dinlediğim kanal elbette ki Açık Radyo. Müthiş keyifli bir sabah programı. Ömer Madra’nın gazeteleri yorumlaması ile başlıyor, saat 09’da ise bir konuğa telefon ile bağlanılıyor. İşte, Cuma sabahları bir program var Ömer Madra ile Mikdat Kadıoğlu arasında. AdıHavadan Sudan. Çok keyifli, bilgi verici ve küresel iklim değişikliğini ( bayıldığım konu ) her yönü ile ele alınıyor.Köşemin adını önce ‘Havadan Sudan’ koymak istedim ama emeğe saygı duyacaksın, aradım Mikdat Beyi ve anlattım meramımı. ‘Siz denizcisiniz Havadan Denizden daha uygun olmaz mı? diye sorduğunda hak verdim. İşte buradan çıktı Havadan Denizden. Elbette bu başlık doğa alanında yazmayacağım anlamına gelmiyor.

Köşe yazılarına bakıyorum, kimi bodoslamadan giriyor konuya, kimi edebi anlamda ‘giriş-gelişme-sonuç’ üçlüsünü tercih ediyor. Kiminin başında yazdığı ile sonunda yazdığı birbirini tutmuyor, ne dediğini anlamak için tekrar başa dönüyorsunuz. Ama ben bunları aramıyorum, benim aradığım yazıya nasıl başlanıyor…

Selam olsun

Pek az köşe yazarıselamlama ile başlıyor. İşte, benim aradığım da bu yani selamlama.

Belli kurallarımız vardır yaşamımızda, konuşmada ya da yazmada. Selamlama ile başlamak ortaokul birinci sınıfından bu yana benim şiarım olmuştur. Nereden çıktı bu ortaokul birinci sınıf demeyin, kısa da olsa bir anımı paylaşayım o günden bu yana hayatımda unutmayacağım ve tüm yaşamımda etkin olan olaya.

İlkokul bitmiş başlamışız ortaokula. Ne güzel her derse ayrı bir hoca geliyor, öğrenme çıtası her gün yükseliyor.Derslerden Türkçe. Önce gülüşmüştük, zaten Türkçe konuşuyoruz, yazıyoruz bir de bunun dersi mi olurmuş. Evet oluyormuş. Bizler Türkçenin sadece okumak ve yazmak olduğunu öğrenmişiz o güne kadar. 4 haftanın sonunda Türkçe öğretmenimiz, ‘Çıkartın kağıtları, hepiniz bir yakınınıza mektup yazacaksınız‘ talimatı ile defterlerin tam ortasından ikili sayfayı çıkartıp yazdık bir şeyler. Of be dedik, böyle de yazılı olur mu? Mektup yazacakmışız, yahu biz tam beş sene okuyup geldik o sınıfa, bir mektupda mı yazamayacağız?

İşte… öyle değilmiş biz çok bilenlere.

Bir hafta sonraki dersimize Sabire Hanım ( çok ciddi bir hanımdı) kıpkırmızı bir surat ile girdi. Ve hiç unutmayacağım şu sözleri söyledi

‘Yazıklar olsun sizi mezun eden okula, daha mektup bile yazmasını bilmiyorsunuz’

Kısa bir hatırlatma gençlere;  aç parantez- Mektup; yakın eskiden WhatsApp ve benzeri iletişim araçları olmadan kişilerin birbirleri ile posta yoluyla yazısal sohbetleri, kağıda, el yazısı ile yazılan yazılar bir zarfa konduktan sonra üzerine pul yapıştırılır, posta yolu ile muhatabına gönderilirdi, kapa parantez…

Çok kızdı bize, herkes kocaman bir sıfır almıştı, durdu, ‘Kim bu 351 numaralı Levent, ayağa kalksın’ dedi ama bende ayağa kalkacak güç kalmamıştı, ayaklarım titriyordu ve bu kadar kısa sürede beynim ‘Ben ne halt ettim’ sorusuna cevap arıyordu.Nerede yanlış yapmıştım, ben yanlış yaptıysam bütün sınıfta aynı yanlışı yapmıştı, niye ben?

Oysa çok sevdiğim arkadaşım Sena’ya ( şimdiki damadımız, yeğenim ile evlendi) akıllı uslu bir mektup yazmıştım. Kalktım ayağa ama ayaklarım tutmuyor, gel tahtaya ve yazdığın mektubu oku sınıfa dediğinde heyecandan dondum. Hoca bana dik dik bakıyor, zaten en önde ilk sırada oturuyorum, baktığı da gözlerimin içi.Mektubu alırken elerim titriyordu, başladım okumaya;

Sevgili Kardeşim Sena,

Nasılsın ? İyi misin ? İyi olmanı ulu Tanrı’dan dilerim.

‘Dur’ dedi Sabire Hanım ‘Baştan oku ve bütün sınıf dinlesin’

Allahım, elim kırılaydı da bu mektubu yazmasaydım, ben ne hata yaptım da ikinci defa bana bu mektubun girişini okutuyor Sabire Hanım.Yine okudum, ‘Otur yerine’ dedi, biraz daha yumuşak bir sesle.Oturdum ama dokunsalar ağlayacağım. Sabire Hanım, işte orada, bana ve tüm sınıfa unutamayacağım dersi verdi. ‘Çocuklarbir mektup önce hitap daha sonra hal ve hatır sorarak başlanır. 351 Levent hariç hepiniz bunu yapmamışsınız. Bu yazılıyı saymıyorum, şimdi çıkarın kağıtları ve yeniden bir arkadaşınıza mektup yazın’

O gün bu gündür, hayatımın hiç bir evresinde, karşımdaki insana ismi ile hitap etmeden, halini, hatırını sormadan ne yazdım, ne de konuştum. Bu nedenle bu ve bundan sonra yazacağım yazılarım çok sevdiğim bir kelime ile başlayacaktır… Yani Merhaba Dostlar ile…

Yaşar Kemal’in şiiri Zülfü Livaneli ile şarkıda hayat buluyor;

 

Dünyanın ucunda bir gül açılmış
Efilefil esen yele merhaba
Karanlığın sonu bir ulu şafak
Sarp kayadan geçen yola merhaba

Acıda kahırda çekmiş geliyor
Güneşten boşanmış kopmuş geliyor
Bir ışık selidir sökmüş geliyor
Nazım usta coşkun sele merhaba.

 

MERHABA DOSTLAR

CEVAP VER