Montrö’nün dünü, bugünü ve önemi üzerine

0
52
Deniz Atıcı
Montrö'den Günümüze

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim…

İşte Türk Boğazları olarak literatürde yerini almış olan Çanakkale Boğazı, Marmara Denizinin boğazları bağlayan suyolu ve İstanbul Boğazı üçlüsü Akdeniz’e kısrak başı gibi uzanan memleketimizin adeta tam gözünden geçmektedir. Bu su yolunu kullanan gemilerin, bizim misafirimiz olacak kadar bağrımıza girdiği aşikardır. Bu sebeple buradan gelip geçeceklerin elbette bize adeta bir selam dahi vermeden (transit) geçmeleri düşünülemez bile.

1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra Kırım Hanlığı‘nın Osmanlı İmparatorluğuna bağlılığını bildirmesi ile 1475 yılında Türk gölü haline gelmiş olan Karadeniz’e Boğazlar yoluyla gemi geçişi Osmanlı Devletinin tam kontrolüne girmiş ve bu tam hakimiyet 1774 yılında Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya arasında imzalanan Küçük Kaynarca Andlaşmasına kadar yaklaşık 300 yıl sürmüştür. Birinci Dünya Savaşının daha yeni 100. yılının dolduğu hatırlanırsa; 300 yılın ne kadar uzun bir süre olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Antlaşmalarla kurulan omurga

1774 senesine kadar süren mutlak hakimiyet dönemi içerisinde Fransızlar (1535), İngilizler (1579) ve Hollandalılar (1612)‘a kapitülasyonlar ile verilen ufak ayrıcalıklar haricinde  ki bu ülke gemileri de sadece İstanbul’a kadar gelebiliyorlardı, Karadeniz’e çıkamıyorlardı  Boğazlar yabancı ülke ticaret ve savaş gemilerine kapalıydı. Rusya ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rus gemilerine Boğazlardan geçme hakkı tanınmıştır. Böylece Boğazlar üzerindeki mutlak hakimiyet sona ermiştir. Daha sonra yine imza edilen ikili antlaşmalar ile Boğazlardan yabancı askeri ve ticaret gemilerinin geçişi düzenlenmiş; bu antlaşmalardan 1829 tarihli Edirne Antlaşması ile Osmanlı imparatorluğu ile savaş halinde olmayan ülkelerin ticaret gemilerinin Boğazlardan geçişine müsaade edilerek ; Osmanlı Devletinin Boğazlardan barış zamanı dahi ticaret gemilerinin geçişini yasaklayan ilkesi tamamen sona ermiştir. Yapılan ikili antlaşmalardan başka yapılan çok uluslu antlaşmalar da mevcuttur;  1841 Londra, 1856 Paris ve 1878 Berlin antlaşmaları. Bu üç antlaşmanın da bel kemiği 1841 Londra antlaşmasında alınan kararlar oluşturmuş; buna göre Osmanlı Devleti barış zamanında Boğazları yabancı savaş gemilerine kapamak yükümlülüğü altına girmiş ve savaş durumunda ise dilediği gibi davranma serbestisi edinmiştir. Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşına girişi de bu sebepten olmuş; I. Dünya savaşına kadar uygulanagelen 1841 Londra Antlaşmasına aykırı olarak Çanakkale Boğaz’ından içeri giren 2 Alman savaş gemisine ( Göben ve Breslav ) geçiş hakkı tanıyan Osmanlı Devleti  itilaf devletleri tarafından ilgili antlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle protesto edilmiş ve bunun üzerine bu iki savaş gemisini kendi yaptırdıkları ve teslim aldıkları gemiler olarak duyuran Osmanlı Devleti yine bu iki savaş gemisinin Karadeniz’e çıkarak Rusya limanlarını bombalaması sebebiyle savaşa dahil olmak zorunda kalmıştır.

Türk Boğazları‘nın uluslarası hukuk içindeki kavramlar üzerinden nasıl tanımlanacağı; Boğaz’larımızdan geçişin su istimal edilmemesi açısından çok önemlidir. Çünkü Türk Boğazları dünyada eşi benzeri olmayan bir su yolu’dur. Aynı minvalde Möntrö Boğazlar Sözleşmesi de eşsiz bir sözleşmedir ve gücünü  ;

1-Boğazların uzun süredir Osmanlı Devletinin egemenliğinde olmasından,

2-Misak-ı Milli kararlılığından ve

3-dünyanın güçlü devletlerinin Rusya tedirginliğinden,

aldığını söylemek yanlış olmayacaktır.

İki denizi birleştiren doğal dar suyolu

UNCLOS ( United Nations Convention on theLaw of the Sea- Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi) – 82 Kısım III ‘te 34. ve 45. maddeleri arasında Uluslararası Seyrüsefere Açık Boğazları konu alır. Konu ettiğimiz “Boğaz” kavramı coğrafi olarak “iki denizi birleştiren doğal dar suyolu “ olarak tanımlanır buna göre Boğaz olan dar su yolunun aynı zamanda “doğal” da olması gerekir. Bu sebepledir ki ; Süveyş ve Panama su geçitleri birer Boğaz değil “kanal” dırlar.

Boğazların birbirlerine bağladıkları denizler itibariyle “ulusal” veya “uluslararası” olma durumları da söz konusudur. Mesela Kerç Boğazı ulusal bir Boğaz iken Cebelitarık uluslararası bir boğazdır. Bu coğrafi tanımlamanın ötesinde ; Uluslararası Adalet Divan’ının  22 Ekim 1946 ‘da Korfu Boğazında iki İngiliz savaş gemisinin mayına çarpması sonucu oluşan kaza ile ilgili açılan davada verdiği karar (1949) içinde yaptığı yorumda bir boğazın uluslararası bir boğaz sayılabilmesi için gerekli şartların içine boğazın uluslararası gemi trafiğinde kullanılıyor olması halini de koymuştur. Buna göre Türk Boğazları’na yakından bakarsak; Çanakkale ve İstanbul Boğazları ayrı ayrı Ulusal Boğaz statüsünde değerlendirilebilirler. Çünkü bir açık deniz veya münhasır ekonomik bölgeyi karasularımıza bağlamaktadırlar. Ancak bunun yanında her iki Boğaz Marmara Denizi vasıtasıyla da iki ayrı deniz olan Karadeniz ve Akdeniz‘ i birbirine bağlamaktadırlar ve uluslararası gemi trafiğine de ev sahipliği yapmaktadırlar.B.M.D.H.S ‘ nin 35/c maddesi  “iş bu kısmın hiç bir hükmü ; Geçişin tamamen veya kısmen, uzun süreden beri yürürlükte bulunan ve özellikle bu boğazlara ilişkin olan sözleşmelerle düzenlendiği boğazların hukuki rejimini, etkilemez “ şeklindedir ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Türk Boğazları bu madde kapsamında değerlendirilmelidir.

Japonya’nın Mançurya işgali

Montrö Boğazlar Sözleşmesi ‘nin öncesine dönecek olursak; 1923 yılında imzalanan Lozan Barış Antlaşmasının Türk Boğazları ile ilgili getirdiği hükümlere göre genel olarak; Boğazlardan geçiş serbestisi olacak, antlaşma hükümleri bir “Boğazlar Komisyonu “ tarafından denetlenip uygulanacak ve Boğazlar askersizleştirilecek ve herhangi bir savaş durumunda Boğazlar Milletler Cemiyeti tarafından korunacaktı. Ancak antlaşmanın üzerinden daha 10 yıl geçmeden, 1920 yılında Milletler arasındaki problemleri uzlaşı yoluyla çözmeyi amaçlayarak kurulan Milletler Cemiyetinin, Türk Boğazlarının emniyetini sağlayabileceği konusunda derin şüpheler oluşmaya başlamıştı bile. 1933 yılında Japonya Mançurya’yı işgal etmiş ve Milletler Cemiyeti bu işgalde öngörülen yaptırımları uygulamakta aciz kalmış, 1935 yılında da İtalya diğer bir Milletler Cemiyeti üyesi Habeşistan’ı işgal etmiştir. I. Dünya Savaşı ertesinde ortadan kaldırılmaya çalışılan “kuvvet politikası” geri dönmeye başlamış ve üzerine Almanya’nın bir takım tasarrufları eklenmeye başlamış ve Dünya açıkça bir çatışma ortamına hızla sürüklenmeye başlamıştı.

Bu durumu yakınen ve endişe ile izleyen Türkiye tarafı 1933 yılından başlayarak çeşitli uluslararası konferanslarda Boğaz’larımızın askersiz ve silahsızlandırılmış olmasının, gelişen olaylar nezninde Ülkemizin güvenliğini zayıflattığını anlatmaya çalışmış, başarısız dört denemeden sonra nihayet bu çabası  Kasım 1935 ‘te yapılan Milletler Cemiyeti ‘nin İtalya’nın Habeşistan’a saldırmasına karşı alınacak zorlama önlemlerinin görüşüldüğü toplantıda olumlu bir hava yaratmayı başarmıştır. Bunu takiben Türkiye 10 Nisan 1936 yılında Lozan Boğazlar Sözleşmesine taraf olan ülkelere bir nota göndererek; bu sözleşme ile Türk Boğaz’larında hakim kılınan rejimin artık günün koşullarını karşılamadığını bunun için farklı bir rejim belirlemek üzere yeni uluslararası bir konferans toplanmasını talep etmiştir. Bu savını da uluslararası hukuktaki REBUS SİC STANTİBUS ( Koşullarda köklü değişiklikler) ilkesine dayandırmaktaydı. Lozan Boğazlar Sözleşmesinin 18. maddesinde her halükarda garantör devlet statüsünde bulunan Fransa, Büyük Britanya, İtalya ve Japonya’dan ikisi hali hazırda zaten Habeşistan ve Mançurya’ya saldırmışlardı. Türk Boğazlarının sözleşmeye taraf ülkeler tarafından korunmasını beklemek hayal idi. Ayrıca 1923’ten 1936’ya kadar ki sürede oluşan bir çok yeni gelişmeyi de argümanına ekleyen Türkiye bu konuda haklı görülür bir konuma kendisini taşımayı başarmıştı. Lozan Boğazlar Sözleşmesine taraf olmayan Rusya da bu yeni rejim talebine ilgi göstermekteydi. Böyle olumlu bir hava ile  22 Haziran 1936 tarihinde İsviçre ‘nin Montreux şehrinde, İtalya hariç Lozan Boğazlar Sözleşmesine katılan tüm ülkelerin hazirununda konferans toplandı. Katılımcı ülkelerin hepsinin Karadeniz ve Boğazlar rejimi ile ilgili farklı beklenti ve menfaatleri olmasına karşın genel olarak iki ayrı grup oluşmuştu; ilk grup Japonya’nın desteğindeki İngiltere ve karşısında Fransa ile Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin desteklediği Türkiye.

Montrö imzalanıyor

Türk tarafının sunduğu 13 maddelik yeni tasarı , Lozan Boğazlar Sözleşmesinde olmayan çok önemli bir durumu : Türkiye’nin kendisini savaş tehdidine yakın hissetmesi durumunda da Boğazlardan geçecek savaş gemileri konusunda belirleyici olma hakkını içeriyordu.  Yine; Savaş ve Barış , Türkiye’nin savaşan ve savaşmayan taraf olmasına göre değişen farklı durumlarda Türk Boğazlarından geçecek ticari ve savaş gemileri ile Karadeniz’de bulunabilecek yabancı savaş gemileri ile Boğaz’larımızı kullanabilecek Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin savaş gemileri ile ilgili sınırlayıcı maddeleri içeriyordu.

Lozan Boğazlar Sözleşmesinde oluşturulan Boğazlar Komisyonunun kaldırılması ve Boğaz’larımıza kendi asker ve silahlarımızı yerleştirmemiz hususları tasarıya bilerek konulmamış ancak final sözleşmede yer almışlardır . Yoğun görüşmelerin ardından 4 Temmuz 1936’ya gelindiğinde İngiltere heyeti Karadeniz’e kıyısı olan ve olmayan ülkeler arasındaki çatışmaları yumuşatmak adına Türk tarafının taslağının değiştirilmiş halini konferansa sundu ve bu son taslak bazı maddeleri değiştirilerek 6 Temmuz 1936 yılında kabul edilmiş ve 20 Temmuz 1936 tarihinde de imzalanmıştır. Sözleşme ekleri uyarınca Boğazların askerleştirimesine 15.08.1936 tarihinde başlanmış , söz konusu sözleşme ve ekleri 31.07.1936 tarihinde TBMM ‘de 3056 sayılı kanunun konusu olarak kabul edilmiş ve 9.11.1936 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Montrö Boğazlar Sözleşmesinin tarafları : Türkiye, İngiltere, Fransa, Japonya, Rusya, Bulgaristan, Romanya , Yunanistan ve Yugoslavya ‘dır. En başta İtalya imza etmemiş olsa da daha sonra 1938’de sözleşmeye katılmış, Japonya ise 1951 yılında müttefik devletler ile imzaladığı San Fransisco andlaşması uyarınca sözleşmeden çekilmiştir. Sözleşmeye göre geçerlilik süresi 20 yıldı. Belirlenen usule göre Yüksek Bağıtlı Devletlerden herhangi birisinin sözleşmenin bitiş tarihine 2 yıl kala (1954) Fransa hükümetine vereceği yazılı bir fesih talebi ile 1956 yılında kendiliğinden sona erecekti. Ancak sözleşme sona erse bile , sözleşmenin 1. Maddesi gereğince Boğazlarımızdaki geçiş serbestisi ilkesi sonsuza kadar devam edecekti ayrıca sözleşmenin sona ermesi durumunda Yüksek Bağıtlı Taraflar yeni bir rejim oluşturmak üzere toplanacak bir konferansta temsilci bulundurma yükümlülüğü altına girmişlerdi (Mad.28).Montrö Sözleşmesi ile kaldırılan Boğazlar Komisyonu ‘nun görevleri Türk Hükümetine verilmiş dolayısıyla belirlenen rejimin kontrol ve ifası konusunda Türkiye sorumluluk altına girmiştir. Belirli zaman ve durumlarda sözleşme taraflarına bilgi ve istatistik verme yükümlülüğünün yanında Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler her sene başında Türkiye’ye Karadeniz’de bulundurdukları askeri gemi sayı ve tonajını verme yükümlülüğü altına girmişlerdir.

Romörkörcülük ve kılavuzluk 

Montrö Sözleşmesinin Türk Boğazları konusundaki genel yaklaşımı olan geçiş serbestisi ilkesi daha sonra uluslararası boğazlar için 1958 Cenevre Karasuları ve Bitişik Bölgeler Sözleşmesi ve 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinde de ifade edilmiş ve B.M.D.H.S-1982 konuyu detaylandırarak “transit geçiş “ ve “zararsız geçiş” tanımlaması yapmış buna göre kıyıdaş devletlere ve geçiş yapan gemilerin bayrak devletlerine çeşitli kısıtlama ve yükümlülükler getirmiştir. Tarihsel gelişim sürecinde Türk Boğazlar rejiminin uluslararası diğer boğazlara da örnek teşkil ettiği söylenebilir. Tüm detaylarına girmeden; Montrö Boğazlar Sözleşmesine göre Türk Boğaz’larını kullanacak gemiler Sözleşmenin Ek-I ‘ inde belirtilen Sağlık, Fener ve Kurtarma Hizmeti başlıklarında, net tonajlarına göre hesap edilen vergi ve harç öderler. Türk Boğazlarında kılavuzluk ve romörkörcülük hizmeti zorunlu değil, isteğe bağlıdır ve sözleşmeye göre de Boğazlardan uğraksız geçecek gemilere mecbur kılınamaz. Bu ilkeden hareketle Türkiye;  Boğazlar veya Marmara Limanlarından birine uğrak yapan gemilere Türk Boğazlarını geçerlerken Kılavuz Kaptan alma mecburiyeti getirmiştir.Yıllar içerisinde Montrö Boğazlar Sözleşmesinin uygulanması esnasında yaşanan bazı ihlal ve anlaşmazlıklar da olmuştur. Bunlar ile ilgili sözleşmeye taraf devletler Türkiye’yi protesto etmişler ancak Türkiye gerekli tatmin edici açıklamaları yapmayı bilmiştir .Ancak bu itilaflı durumlardan özellikle bir kaç tanesinde ortaya çıkan yorumlarda sözleşmenin 2. Dünya Savaşından sonra yeniden şekillenen dünya düzeninde bazı tanım güçlüklerine muhatap olabileceği anlaşılmıştır. Amerika Birleşik Devletlerinin dünya sahnesinde etkili olmaya başladığı 2. Dünya Savaşı sonlarında Potsdam Konferansında ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği Montrö Sözleşmesinin günün gereklerini karşılamaması teziyle ayrı ayrı Türkiye ile görüşme kararı almışlardır. Bu minvalde 1946 yılında yaşanan “nota” lar savaşında özetle şunlar yaşanmıştır:

ABD’nin tavrı

ABD, Türk Boğazlarında uygulanan rejimin ticaret gemileri için savaş veya barış durumuna bakılmaksızın sürekli bir serbestiye sahip olması gerektiğini yine savaş gemileri için de ; Karadeniz’ekıyısı olan devletlerin savaş gemilerinin de tonaj vs kısıtlaması olmaksızın her zaman transit geçiş serbestisi olması gerektiğini , Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerinin de kararlaştırılacak belirli tonajların üstündeki tüm savaş gemilerine her zaman kapalı olması gerektiğini , Montrö Sözleşmesinde geçen Milletler Cemiyeti ‘nin yerine Birleşmiş Milletler ‘in konulup gerekli uyumun sağlanması gerektiğini ve Japonya’nın Sözleşme ‘den çıkarılması gerektiğini verdiği nota ile belirtmiştir. Sonra ikinci olarak nota veren İngiltere genel olarak ABD’nin taleplerini desteklediklerini ancak bunların çok acelesi olan meseleler olmadığını ifade etmiştir. Sovyetler Birliği ise Türk Boğazlarındaki rejimin değişmesi için en hevesli taraf olarak ABD’nin ilk üç önerisini benimsemiş ancak bunların üzerine; Türk Boğazlarında uygulanacak olan rejimin kararlaştırılması için Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin karşılıklı görüşmelerinin yeterli olacağını ve Türk Boğaz’larının müdafaası hususunda Sovyetler Birliği’nin kesin olarak Boğazlara üs kurarak müdahil olması gerektiğini belirtmiştir.

Türkiye taraflara verdiği cevabi notalarda genel olarak ; Boğazlarda ticaret gemileri için zaten serbest geçiş rejiminin uygulandığını, talep edilen diğer konular ile ilgili de Montrö Sözleşmesine taraf olan ülkeler ve diğer ülkelerin de katılacağı uluslararası bir konferansın toplanmasına karşı çıkmayacaklarını belirtmiş bunun üzerine Sovyetler Birliği ‘ nin aşırı bencil taleplerinin ABD ve İngiltere tarafından da tasvip edilmemesi sebebiyle, yeni bir rejim oluşturulmak üzere bir uluslararası konferans hiç bir zaman toplanamamıştır.

Burada Amerika’nın genel tutumunu daha iyi anlayabilmek için 1890 ‘ larınAmerika’sına uzanıp bir deniz teorisyeni olan Kpt. Alfred Thayer Mahan ‘ ın (1840-1914) o dönem Amerika’sından , Almanya’sına ve Japonya’sına bir çok kişiyi etkileyen kitaplaşmış görüşlerine bakmakta fayda vardır. Buna göre Mahan yayınlanan ilk kitabı olan “Deniz Gücünün Tarihe Etkisi : 1660-1783” ‘ nde belirtilen tarih aralığında İngiliz deniz gücünün gelişmesini inceler ve deniz’i net bir şekilde topraktan ayırıp ; üstün donanmaların koruduğu büyük ticaret filoları ile tüm dünya ticaretine hakimiyetin ve tüm dünyayı sömürmenin mümkün olduğunu ısrarla vurgular ve diğer yazılarında da ülkelerin de insanlar gibi , Darwin’in doğal seleksiyon doktirinine tabi olduklarını,  bu yüzden en güçlü olmanın tek hedef olması gerektiğinin ısrarla üzerinde durmuştur. Zaten fazlasıyla üretim fazlası veren Amerika’da, bu görüşler kendine büyük bir taraftar kitlesi bulmuş  ve başta Amerikan ticareti olmak üzere dünyada tam bir ticaret serbestisi olması için,  ileri sınır karakolları kurarak , dünyadenizlerinde gezen büyük Amerikan donanmasının gerekli ikmallerini gerçekleştirmesinin sağlanması ve serbest ticaretin layıkıyla işlediği konusunda tatmin olunması hususları ülke politikası haline gelmişti. Bu süreçte inşa edilen gemiler nihayetinde kendilerini tam olarak 2. Dünya Savaşında ispat etme şansı bulmuşlar , müteakip yıllarda da serbest ticarete ve Amerikan hegemonyasına dayalı yeni bir dünya düzeni inşa etmeyi başarmışlardır.

Montrö ihlalleri

Vietnam Savaşı sırasında Türk Boğazlarından geçen bir Amerikan savaş gemisine Rus gazeteleri büyük tepki göstermiş ; savaşta bulunan bir ülkenin savaş gemisini geçirdiği için Türkiye’yi Montrö ‘yü uygulamamak ile suçlamışlardır (Mad.19 ve 24). Buna cevap olarak, Türk Dışişleri; Amerika’nın Vietnam’da savaşan ülke olmadığını , savaşan taraflardan bir tanesine yardım eden ülke olduğunu ifade etmiş, bu görüş önceleri Montrö ‘ye taraf olmadığını beyan eden Amerika tarafından da kabul görmüştür. Yine Arap- İsrail çatışmaları sırasında Türk Boğazlarından Birleşik Arap Cumhuriyetlerinin savaş gemilerinin geçişine müsade edilmiş buna kimse ses çıkarmamıştır. Benzer bir olay yine 1968 yılında yaşanmış, Karadeniz’e çıkan iki adet Amerikan savaş gemisinden bir tanesinin taşıdığı ASROC füzelerinin çapı sözleşmedeki üst sınır olan 203 mm yi aşıyordu. Rusya ve Bulgaristan’ın verdiği sözlü protestolara Türkiye şu cevabı vermiştir : 1936 yılındaki silah teknolojisinin artık geliştiğini , günümüzde daha büyük silahların var olduğunu , bu silahlardan savunma amaçlı olanlarının geçişine müsade edilmesinde bir sakınca olmayacağını beyan etmiştir. Yine başka bir olay da savaş gemisi sınıflarına ilişkindir. 1976 yılında Boğaz’larımızdan geçen Rus Kiev tipi bir savaş gemisi denizaltısavar kurvazör olarak lanse edilmiş ancak eğimli bir güverteye sahip olması ve üzerinde taşıdığı çeşitli hava taşıtları açısından onun bir uçak gemisi olduğu yönünde tartışmaları gündeme getirse de sonuç olarak gemi denizaltısavar kurvazör olarak kabul görmüş ve daha sonra aynı tip gemiden 3 adet daha yeni inşa edilerek Rusya tarafından Boğaz’larımızdan geçirilmiştir ve buna resmi bir tepki gelmemiştir.

Görüldüğü üzere değişen zaman içinde ve gelişen teknoloji sebebiyle 1936’ daki mevcut şartların ötesine geçildiğinin tüm Bağıtlı Devletler ve diğer ülkeler tarafından açıkça görüldüğü ve üstü kapalı da olsa bazı çağa uyum kabullerinin yapılmasının normal karşılandığı söylenebilir. Savaş gemilerindeki sınırların veya savaş – barış hallerinin artık 1936 daki gibi net olmadığı açıktır. Aynı şekilde ticaret gemilerinin de taşıdıkları yükler ve ebatları açısından da durumu ele alıp, harp gemilerinin önüne geçmiş olan ticari gemi trafiğinin de can , mal ve çevre emniyeti açısından yeniden değerlendirilerek bazı önlem ve tedbirlerin alınmak üzere çeşitli yeni düzenlemeler yapılması  Montrö Boğazlar Sözleşmesinin tüm Yüksek Bağıtlı Devletleri nezninde sürdürülebilirlik açısından kabul görmesi muhtemeldir.  Bu bağlamda 25 Aralık 1965 tarihinde Bakanlar Kurulu onayıyla yürürlüğe giren İstanbul Liman Tüzüğü ulusal mevzuat çerçevesinde İstanbul Boğaz’ından geçişi düzenlemekte idi. Karadeniz ve Marmara yönlerine seyreden gemilerin takip etmeleri gereken tarafı belirtiyor ve bazı hallerde de Boğaz geçiş trafiğinin durdurulabileceğine hükmediyordu. Bilinen kadarıyla Montrö Boğazlar Sözleşmesi Yüksek Bağıtlı Devletlerinden hiç birisi bu tüzüğe yada uygulamasına itiraz etmemiş ve tüzük 1982 ‘ye kadar yürürlükte kalmıştır. 1982 ‘ de yürürlüğe giren yeni İstanbul Liman Tüzüğü ve Çanakkale Liman Yönetmeliği de 1965 deki tüzük ile benzer maddeler barındırmasına rağmen zaman içinde hiç bir itiraz ile karşılaşılmamıştır. Buradan hareketle söylenebilir ki ; Sözleşmenin 2. maddesinde yer alan “Barış zamanında, ticaret gemileri gündüz ve gece , bayrak ve yükleri ne olursa olsun, aşağıdaki 3. madde hükümleri saklı kalmak üzere, hiç bir işlem (formalite) olmaksızın, Boğazlar’dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) TAM ÖZGÜRLÜĞÜNDENyararlanacaklardır. “ ifadesi ilk bakışta Türkiye’nin elini ulusal mevzuatlar düzenleyerek Türk Boğazlarındaki trafiğe hiç bir surette düzenleme getiremeyeceği algısını yaratsa da pratik hayat bu şekilde tecelli etmemektedir. Ayrıca hukuk mantığı çerçevesinden bakıldığında da ; 1936 ‘dan sonra yürürlüğe girmiş uluslararası hukuki kurallar ve tasarruf oluşturma yetkilerinin her devlet tarafından usulüne uygun şekilde kullanılabilmesi gerekmektedir. Montrö ‘den sonra yürürlüğe girmiş ; COLREG-72 , SOLAS-74 , UNCLOS-82 gibi uluslararası kuralların ortak amacı denizlerdeki emniyeti ve huzur ortamını arttırmak ve bunu sürdürmektir.

Trafik düzeni kanunu çıkıyor

Türkiye 1990 yılından itibaren yoğun çalışmalar ile kendi içinde detaylı bir ulusal mevzuat geliştirmiş ve COLREG-72 kural 1-d ve 10-a ‘ya dayanarak Türk Boğazları için Trafik Ayrım Düzenleri (TAD) oluşturmuş ve bunu İMO’ya sunarak kabul edilmesini sağlamış ve ortaya 1 Temmuz 1994 yılında yürürlüğe giren “ Boğazlar ve Marmara Bölgesi Deniz Trafik Düzeni Hakkında Tüzük” çıkmıştır. Rusya ve yanına kattığı bazı devletler bu tüzüğün uygulanmasına İMO nezninde 1999 yılına kadar mütemadiyen itiraz etmiş ve en sonunda MSC (DenizEmniyet Komitesi) ‘nin 71. oturumunda bu itirazların artık daha fazla öne sürülmemesi oy çokluğu ile kabul edilmiş ve geçen süre içerisinde yapılan bazı değişiklikler ile birlikte 1994 Boğazlar Tüzüğü uygulanmaya devam etmiştir.

B.M.D.H.S-82 nin 34. maddesi

1-“uluslararası bir boğazda oluşturulmuş geçiş rejimleri diğer herhangi bir yönden bu Boğaz sularının hukuki rejimini etkilemeyeceği gibi kıyıdaş devletlerin bu sular üzerinde bunlara tekabül eden deniz yataklarında ve bunların toprak altında ve aynı şekilde bunlar üzerindeki hava sahasında, egemenliklerini veya yetkilerini kullanmalarını etkilemeyecektir.

2- Boğazlara kıyıdaş olan devletler egemenliklerini veya yetkilerini işbu Kısımda ve diğer uluslararası hukuk kurallarında öngörülen şartlara göre kullanırlar.”

Şeklinde olup, buradan Türkiye’nin tamamiyle karasularında kalan Türk Boğazları üzerinde ulusal hukuk kanalı ile gerekli gördüğü tüm önlem ve yeni çıkan kurallara uyum adına gereken düzenlemeleri Montrö ‘nün esas gayesi olan “Türk Boğazlarını Türkiye’nin güvenliği ve Karadeniz’de, kıyıdaş Devletlerin güvenliği çerçevesinde koruyacak biçimde, düzenlemekten” uzaklaşmadan ve diğer uluslararası kural ve kaideler ile çelişmeden yapabileceği sonucu çıkarılabilir.

Yararlanılan kaynaklar:

1- Türk Boğazlarından geçiş rejimi , Kudret Özersay, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları Tezler dizisi:6, 1999

2- Amerikan Belgeleriyle – Amerikan Emperyalizminin Doğuşu, Doç.Dr. TürkkayaAtaöv, Doğan yayınevi,1970

3- UNCLOS-82

4- COLREG-72

5- Montreux Boğazlar Sözleşmesi – 1936

6- Lozan Boğazlar Sözleşmesi – 1923

 

CEVAP VER