Genel

HUKUKÇU GÖZÜYLE BOZKURT LOTUS DAVASI

Fransız “Lotus” Gemisi İstanbul’ a geldikten sonra ne gibi hukuki ve diplomatik gelişmeler olmuştur?

Fransız Gemisi İstanbul’ a gelince, ölen mürettebatın ailelerinin şikâyeti üzerine yetkili hâkimlik, Fransız gemisinde olay sırasındaki vardiya zabiti olan 2. kaptan ile Türk gemisinin süvarisini tutuklar. Fransız kaptan savunmasında olayın açık denizde olduğunu, uluslararası hukuk kurallarına göre kendisinin olay sırasında Fransız toprağının farazi uzantısı olan gemide olduğunu belirterek Türk mahkemelerinin kendisi üzerinde yargı yetkisine sahip olmadığını ileri sürer.

Adli süreç devam ederken Fransız Hükümeti ile Türk Hükümeti arasında çok yoğun diplomatik trafik gerçekleşir. Fransız Hükümeti Türk Dışişlerine verdiği sert nota ile Türk Mahkemelerinin yargı yetkisinin olmadığını, tutuklu olan Fransız vatandaşı süvarinin derhal salıverilmesini ve ülkesine iadesini ister. Türk yetkililer ise verdikleri cevapta bağımsız yargı sürecine müdahale etmelerinin mümkün olmayacağını belirterek bu talebi o zaman yürürlükte bulunan Türk Ceza Kanunu’ nun 6. maddesi çerçevesinde ret ederler. Hatta büyük bir özgüven de göstererek yargılamanın Türk Mahkemelerinde yapılmaya devam edileceğini belirtip Türk mahkemesinin karar vermesinden sonra o tarihlerde kurulu bulunan ve bugünkü Birlemiş Milletler Sisteminin öncülü olan Milletler Cemiyeti’ nin bünyesindeki Lahey Uluslararası Daimi Adalet Divanı’ nına gidilebileceğini de açıkça beyan ederler. Türkiye’ nin bu teklifini kabul eden Fransa ile olayın daha sonra belirtilen Adalet Divanı’ na götürülmesi için bir hakemlik sözleşmesi imzalanır.

Olay her iki ülke kamuoyunda büyük heyecan uyandırır. Özellikle Fransız basını daha önceden Osmanlı İmparatorluğu zamanında sahip oldukları adli kapitülasyonların da alışkanlığı ile kendi vatandaşının Türkiye ‘ de yargılanmasını yer yer küstah ifadelerle de gündeme taşırlar. Türk basınının büyük bir kısmı ise olayı milli bir mesele haline getirerek bağımsız Türk yargısına hiçbir yabancı ülkenin artık karışamayacağını dile getirirler.

İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi kendini yetkili olarak gördüğü davada usulüne göre yargılamasını yapar ve netice olarak dikkatsizlik ve tedbirsizlik ile ölüme sebebiyet verdikleri gerekçesiyle Fransız Gemisi 2.kaptanını 2 ay 22 gün, Türk gemisi süvarisini ise 4 ay ağır hapis cezalarına çarptırır.

Türk Mahkemesi’ nin kararından sonra Uluslararası Adalet Divanı yargılamasında ne gibi gelişmeler olmuştur?

Yukarıda da belirttiği üzere her iki ülkede yaptıkları hakem anlaşması ile konuyu Lahey Adalet Divanı’ na götürürler. Adalet Divanından karar vermesi istenilen husus özetle; Türkiye’ nin Lozan Antlaşmasının ilgili maddelerin aykırı hareket edip etmediğinin tespiti; aykırı hareket etmişse hakkında hüküm verilen Fransız vatandaşına ne kadar tazminat verilmesi gerektiğidir.

Süreci en başından itibaren o tarihlerde henüz 34 yaşında olan, genç Türkiye Cumhuriyeti’ nin hukuk reformlarını uygulayan ekibin en önemli üyesi olan, dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey bizzat ve yakinen takip etmektedir. Kendisi oldukça kıymetli ve ilginç bir kişiliktir. Osmanlı Döneminde Hukuk Mektebinden mezun olduktan sonra öğrenimine Lozan’ da devam etmiş ve Türkiye’ nin Osmanlı Kapitülasyon rejimini ve ayrıcalıkları tek taraflı olarak kaldırabileceğini ispatladığı tezi ile takdir derecesi almıştır. Anadolu’ nun işgali üzerine gizlice Kuşadası’ na gelerek kurduğu müfrezelerle vatan savunmasına katılmış, ilk meclise İzmir milletvekili olarak girmiştir.

Konunun Lahey Adalet Divanına götürülmesi fikrini Atatürk ve İnönü ile yaptığı toplantılarda hararetle savunmuş ve bu iki büyük tarihi şahsiyetin tam desteğini almıştır. Davayı bizzat başkanlık edeceği heyet ile savunmak istediğini belirtmiş, Fransızların taleplerini doğrudan kabul etmeleri halinde tehditlere boyun eğmiş olacaklarını, davaya gidip kaybetmeleri halinde ise uluslararası bir mahkemenin kararına uymanın şerefsizlik olmayacağını tersine büyük şeref olacağını belirtmiştir. Hatta Mahmut Esat Bey davayı kaybederse ülkeye bir daha dönmeyeceğini dahi belirtmiştir. Ancak biraz önce de belirttiğim gibi Atatürk ve İnönü, kendisine tam destek vermiş, davanın kaybedilmesi halinde dahi vatanın kendisini bağrına basacağını vurgulamışlardır.

Adalet Divanındaki yargılama sırasında Fransızlar özellikle açık denizlerde işlenen suçlarda sanıkların geminin bayrağını taşıdıkları ülke mahkemelerince yargılanmasının denizlerin serbestliği ilkesinin bir gereği olduğunu belirtir.

Türk tarafı ise özetle Türk Ceza Kanunu’ nun 6. maddesi gereğince yargı yetkisinin Türkiye’ de olduğunu, bu kanunun İtalyan Ceza Kanunundan esinlenilerek hazırlandığını ve dolayısı ile uluslararası hukuk ile uyumlu olduğunu, fiilin neticesinin farazi Türk toprağı olarak sayılan Türk Bayraklı bir gemide meydana gelmesinin Türk Mahkemelerini yetkili kıldığı belirtiler. Bunlara ek olarak Fransız iddialarını destekler nitelikte bir uluslararası hukuk teamülünün olmadığını dönemin büyük hukuk hocalarından aldıkları hukuki görüşlerle destekleyerek savunurlar.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarından sonra Yüksek Divan 7 Eylül 1927’ de kararını açıklar. Kararında divan Lozan Barış Antlaşmasının ilgili hükümlere aykırı bir durum olmadığını, kapitülasyonlar rejiminin tamamen kalktığını vurgulayarak Türk tarafının tezini benimser. Divan kararında ceza kanunlarının ülkeselliğinin esas kural olduğunu vurgular. Somut olayda hareketi neticesinden ayrılabilen bir suç olduğunu vurgular. Her ne kadar hareket Fransa toprağının farazi uzantısı olan Fransız gemisinde gerçekleşmiş olsa da, netice yani ölümler Türk toprağının farazi, uzantısı olan Türk gemisinde gerçekleşmiştir. Dolayısı ile Türkiye’ nin konu hakkında yargı yetkisinin olduğu, uluslararası hukukta devletlerin yargı yetkisini açıkça sınırlandıran bir düzenleme olmadığı takdirde devletlerin yargı yetkisinin olduğu tescillenir.

Kararın Türkiye açısından esas önemi nedir?

Karar, tazminat ödemekten kurtulmanın ötesinde oldukça önemli siyasi ve hukuki anlama sahiptir.

Önemini daha iyi anlayabilmek için o dönemi iyi anlamak hatta o dönemin çok öncesine gitmek ve Osmanlı kapitülasyonlarını anlamak gerekir. Bu kapitülasyonlar yabancılara verilen ekonomik, adli ve idari hak ve ayrıcalıklardır. 15. ve 16. yüzyıldan itibaren, o dönemde ekonomisi Avrupa’ ya kıyasla oldukça güçlü olan ve gücünün de etkisi ile tek taraflı diplomasi uygulayan Osmanlı İmparatorluğu tarafından Venedik, Ceneviz ve Fransızlardan başlanılarak verilmeye başlamıştır. Kapitülasyonlar yapısı itibari ile ekonomisi güçlü olan tarafa büyük avantajlar sağlayan, ekonomisi zayıf olan tarafa ise büyük zararla veren bir kurumdur. 19. yüzyıldan itibaren sanayi devriminin de büyük etkisi ile halen tarım ekonomisinden kurtulamamış Osmanlı ile daha önceden kendi lehlerine tek taraflı elde ettikleri kapitülasyonlara sahip olan Avrupa devletlerinin ekonomileri arasında önemli bir nitelik ve sıklet farkı doğmuştur. İşte bu dönemden itibaren ve ayrıca 1838 tarihli Baltalimanı Antlaşmasının da büyük etkisi ile kapitülasyonlar Osmanlı için büyük bir yük haline gelmiştir.

Kapitülasyonların konumuzu ilgilendiren yönü ise adli kapitülasyonlardır, yani yabancılara verilen adli imtiyazlardır. Bu imtiyazlara göre yabancılar arasında Osmanlı topraklarında işlenmiş suçlar nedeniyle Osmanlı mahkemelerinin yargı yetkisi olmadığı gibi Osmanlı vatandaşları ile yabancılar arasındaki suçlarda da yabancılar lehine birçok düzenleme mevcuttur. Mesela bunlardan en önemlisi yabancıların ancak kendi konsolosluklarına teslim edilmesi kaydıyla tutuklanabilmesidir. Bu tarz adli imtiyazlar, idari yapısı, yasaması ve adli organları ile bir bütün olarak bağımsız olması gereken bir devletin esasında tam bağımsız olmadığının önemli bir kanıtıdır. Osmanlı idarecileri yıllar boyunca bu imtiyazları kaldırabilmek için çeşitli girişimlerde bulunmuşlar fakat karşı taraftaki devletler Osmanlı Hukuk sisteminin laik temellere dayalı olmadığını gerekçe göstererek imtiyazlarından vazgeçmemişlerdir. Kapitülasyonlar tüm yönleri ile hukuksal olarak Lozan Antlaşmasında ortadan kaldırılmış, aynı antlaşma ile Türkiye Cumhuriyeti yabancılara dair hukuki işlemleri uluslararası hukuk prensiplerine tam uygun bir şekilde çözmeyi taahhüt etmiştir.

Bozkurt-Lotus davasına dair Lahey Adalet Divanında çıkan karar her şeyden önce Türkiye Cumhuriyeti’ nin ilk büyük hukuk zaferidir. Kendi ülkesinde işlenen suçlarda dahi sınırlı yargı yetkisinden, Türkiye toprakları dışında kendi vatandaşlarına işlenen suçlarda dahi tam yargı yetkisine kavuşulmuştur. Bu karar ile başta Atatürk olmak üzere cumhuriyetimizin kurucularının büyük bir öngörü ile gerçekleştirdikleri seküler hukuk reformları amacına ulaşmış, Türkiye Cumhuriyeti’ nin uyguladığı hukuk normlarının ve uygulamasının Lozan’ da taahhüt edildiği gibi uluslararası hukuk prensiplerine uygunluğu tespit edilmiştir. Kapitülasyon rejiminin kaldırılması için Lozan’ da verilen savaş bu karar ile perçinlenmiştir. Kapitülasyonların kaldırılması konusunda Osmanlı’ nın halefi olan Türkiye Cumhuriyeti’ nin tam kararlı olduğu bir kez daha net olarak ve cesurca vurgulanmıştır. Lozan Antlaşmasının sözde değil fiilen de yürürlükte olduğu dünya kamuoyuna gösterilmiştir. Bir başka deyişle genç Türkiye Cumhuriyeti hukuk alanında rüştünü ispat etmiştir.

Bu karar siyasi açıdan da önemlidir. Adalet Divanı yukarıda da belirttiğim gibi Milletler Cemiyeti’ nin bir organıdır. Her ne kadar Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson’ un önayak olması ile kurulan bir cemiyet olmasına rağmen, ABD yıllardır kısa kesintiler harici takip ettiği Monroe Doktrininin de etkisi ile hiçbir zaman üye olmamıştır. Kendi kongresi üye olmayı ret etmiştir. Cemiyet kuruluş misakına göre halishane amaçlar için kurulmuş olsa da bu sadece sözdedir. Cemiyeti İngiltere ve Fransa yönlendirmekte ve kendi lehlerine kararlar çıkartabilmektedir.

O dönemde Türkiye kurtuluşunu henüz gerçekleştirmiş, kuruluş sancıları içinde olan bir devlettir. İnkılapların yapılmaya ve yerleştirilmeye çalışıldığı, Lozan’ dan kalan sorunların halledilmeye uğraşıldığı zor zamanlardır. Emperyal devletlerin eski siyasi alışkanlıkları devam etmektedir ve bununla da mücadele edilmektedir.  Türkiye aleyhine yine aynı divan tarafından verilen Musul’ a dair haksız karar henüz tazedir. Genç Türkiye Cumhuriyeti’ nin böyle bir kararı tarafsızlığı zedelenmiş bir divandan bu şartlar altında çıkartabilmesi büyük bir başarıdır.

Karar o dönemde Türk kamuoyu ve basında büyük bir coşku ile karşılanır. Gazetelerde yazılan makalelerle, başyazılarla Türk Adli sisteminin artık çağdaş medeniyet sistemine dâhil olduğunun tescillendiğine vurgular yapılır. Dönemin Adalet Bakanı, bu davanın bizzat takipçisi olan, yurtsever ve hukuk önderi Mahmut Esat Bey bu davasının anısına Bozkurt soyadını alır ve tarihe geçer. Mahmut Esat Bey’ in dönemin hukuk fakültesi öğrencilerine yaptığı ve 20 Eylül 1927 tarihli gazetelerde yer alan şu sözleri de içeren konuşması oldukça anlamlıdır.

“İstanbul Hukuk Mektebinde tahsile başladığım andan itibaren kapitülasyonlara karşı bir kin ve intikam besledim. Bütün tahsil hayatım boyunca milli izzeti nefsimi rencide eden bir hareket oldu. Hatta bilahare Avrupa’ya giderek yeniden hukuk tahsiline başladığım zaman bu kin ve intikam bitmemiş, fakat artmış bir hâl almıştır. Avrupa’da İsviçre Darülfünunundan mezuniyet diplomasını aldıktan sonra doktor unvanı için hazırladığım tezimde Türk milletinin kapitülasyonlarla idareye layık olmadığını ve bunu lağvetmek hakkı olduğunu müdafaa ettim. Genç arkadaşlarım, düşününüz ki tezimi kabul edildikten bir müddet sonra kapitülasyonları izzeti nefsine sığdıramayan bir Türk genci Mondros Mütarekesiyle vatansız kalmak tehlikesi karşısında bulunuyor idi. Sonra ne oldu, biliyorsunuz. Mondros Mütarekesi, “Sevr” Muahedesi Türk milletinin eliyle yırtıldı. Düşmanlarımızın yüzüne atıldı ve büyük Gazinin büyük kumandası altında Türk milleti bugün vatanların en güzel hür ve müstakil bir vatana sahip oldu. Tezin kabul edildiği günlerde vatansız kalmak tehlikesine maruz bulunan Mahmut Esat’ta bugün bu hür ve müstakil vatanın hür evladı olarak La Haye Beynelmilel Adalet Divanı huzurunda milletinin hakkını aramak ve almak fırsatını buldu. Genç arkadaşlarım, eğer Lotus Davası Türk milleti hesabına kazanılmış ise ki bunda şüphe yoktur bu doğrudan doğruya mensubiyeti ile müstesna bir zevk duyduğum asil ırkımın eseridir.”

 

 

AHMET CAN BOZKURT

DENİZ HUKUKU AVUKATI

 

ferit

En Yeniler

MAVİ VATAN’IN MİMARI ORAMİRAL ÖZDEN ÖRNEK UNUTULMADI

Cumhuriyet Donanması’nın "Altın Çocuğu" olarak anılan, 20. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek, vefatının 8. yıl dönümünde Rahmi M. Koç…

% gün önce

KÜRESEL SUMUD FİLOSU’NA MÜDAHALE

İspanya’dan yola çıkan ve İtalya üzerinden takviye alan Küresel Sumud Filosu, 26 Nisan’da Gazze’ye insani yardım ulaştırmak amacıyla denize açıldıktan…

% gün önce

TÜRK LOYDU’NDA PROF. DR. ORAL ERDOĞAN GÜVEN TAZELEDİ

Türk Loydu Vakfı’nın 71. Olağan Genel Kurulu, 29 Nisan 2026 tarihinde Türk Loydu Merkez Binası’nda gerçekleştirildi. Mevcut başkan Oral Erdoğan…

% gün önce

İSRAİL YUNAN KARASULARINDA SUMUD FİLOSU’NA SALDIRDI

Gazze'ye insani yardım için giden Sumud Filosu, Yunanistan açıklarında İsrail'in hedefi oldu. Sumud Filosu, İsrail'in 20 Türk aktivisti alıkoyduğunu duyurdu.…

% gün önce

NASA BAŞKANI: ‘PLÜTON’U YENİDEN GEZEGEN YAPALIM’

Plüton, 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği tarafından “gezegen” statüsünden çıkarılarak “cüce gezegen” olarak yeniden sınıflandırılmıştı. Bu karar, kamuoyunda yankı uyandırmıştı.…

% gün önce

GREENPEACE TÜRKİYE KÜRESEL SUMUD(DİRENİŞ) FİLOSU’NDA

Greenpeace Türkiye, Küresel Sumud Filosuna katılan Arctic Sunrise gemisinde yerini aldı. Greenpeace Türkiye’den Barış Eceçelik, Greenpeace’in gemisi Arctic Sunrise ile…

% gün önce