Genel 5 yıl önce1980 senesinin Eylül ayıydı, Fenerbahçe Lisesi’nde ortaokula başladığımda Feneryolu’nda doğmuş, orada büyümüş, o zaman bana yüzbinlerce gibi gelen onlarca Fenerbahçeli çocuğun arasında okula başlamıştım. Sınıfta 40`dan fazla çocuk vardı, sadece bir kaçı Galatasaraylıydı ve ben tek Beşiktaşlıydım. Yetmezmiş gibi Fenerbahçe kongre üyesi bir dedenin torunu, ve neredeyse çok daha hasta bir futbol seyircisi olan ve çocukluğuyla genç kızlığı stadyumlarda Lefter’leri Can`ları izleyerek geçen Fenerbahceli bir annenin çocuğuydum. Kaldı ki daha ilkokul yıllarımda bile mahallede kan ter içerisinde top pesinde koştururken, bazı günler uzaklardan gelen boğuk seslerin, gürültülerin nerden geldiğini ilk başta anlayamamış, daha sonraları o gürültülerin mahallenin 19-20 yaşlarındaki ‘rol modeli tribün abilerinin’ o günlerde üstlerine sarı-lacivert ne bulurlarsa giyip gittikleri Fenerbahçe maçlarının oynandığı yerden geldiğini fark etmiştim. Uzun lafın kısası, Fenerbahçe Stadına sadece 1.5 kilometre mesafede doğmuş ve Kadıköy’ün orta yerinde büyümüş bir çocuk olarak neredeyse sarı-laciverti tutmaktan başka şansım yoktu. Sünnetimde gelen siyah-beyaz top ve Kartal Yuvası olmayan o yıllarda muhtemelen bir spor dükkânından alınmış beyaz şort ve siyah-beyaz çubuklu formanın yüzü suyu hürmetine midir bilmem ama, o sarı rengin baskısı içerisinde bile benim siyahla beyazın ve Beşiktaş’ın peşinden gitmemi sağlayan tek bir adam vardı, o da 7 çocuklu bir ailenin, hatta 7 erkek çocuklu bir ailenin tam ortancası olan babamdı. 2 numaralı ağabeyine gönülden bağlı olan ve onu kendisine rol model olarak seçmiş bir adamdı, bir şekilde Galatasaraylı anne-babaya ve Galatasaraylı en büyük ağabeyine rağmen 2 numaralı abisinin peşinden gitmişti o da, onun tuttuğu takımı tutuyordu. BEŞİKTAŞLIYDI…