Genel

RÜYAMDA ATATÜRK… KAPTAN TALİP ÖZCENGİZ ATİNA’DAN HİSSETTİ

Hadi dene bakalım, korkma bak, arkandan bakıyorum

Denemeler, felsefe laboratuvarında yapılan deneylerdir. Şunu peşinen söylemek isterim ki denemelerin mucidi Montaigne’nin denemelerini denemeden bu dünyadan gitmek ben dahil kimseye yakışmaz, bilmiş olun. Beş yüz yıl önce zengin bir aristokrat ailenin çocuğu olarak Fransa’nın Dordogne bölgesinde kendi soyadlarını taşıyan şatolarında doğan ve yine aynı şatoda elli dokuz yaşında fiziksel ömrünü tamamlayan Montaigne, dünyanın en büyük hapishanesinin cahil insanın kafasının içi olduğunu söyler. Montaigne, insan beyninin kilitli kapılarını antik Yunan filozoflarından aldığı anahtarlarla adına rönesans denilen aydınlanma ortamında açmayı başarmıştır. İtalyan Giordano Bruno gibi diğerlerine ibret olsun diye bir meydanda bir kazığa bağlanıp yakılmamasının sebebi, hem katolik kilisesinin etkisinin İtalya’ya göre nispeten biraz daha az hissedildiği Fransa’da yaşıyor olması, hem de güçlü bir aileden geliyor olmasıydı. Küçük bir örnek vermek gerekirse, mesela biri bana korkunun ecele faydası yoktur dediğinde Montaigne, akordiyon körüğü gibi yuvarlak yakası olan kıyafeti ve kaytan bıyıklarıyla hemen yanımda belirir. Hadi dene bakalım, korkma bak, arkandan bakıyorum der.

Teşekkürler Monteigne

Efendim, korkunun ecele faydası vardır ve hatta faydaları saymakla bitmez. En önemli faydası şudur. Ecel denilen farazi sonu esas alalım ve buraya bir trenle gittiğimizi varsayalım. Yorgun bacasından ve pistonlarından etrafa burası son durak dumanları salan bir trenin basamaklarında elinizde içinde sadece siz olan küçük bir bavulla belirirsiniz. Şaşkın ve ürkeksinizdir. Perondan çıkınca bir yol ayrımı ile karşılaşırsınız. İşte burası yaşarken adını devamlı duyduğunuz cennet ve cehennem kavşağıdır. Artık nefes almıyor olsanız bile biraz soluklanmak için banklardan birine oturabilirsiniz. Düşünmeniz veya yan gelip yatmak için istediğiniz kadar zamanınız vardır. Nasıl olsa acıkmak ve susamak sizin için artık söz konusu değildir ama filmlerdeki gibi bir sigara yakabilirsiniz. Bu eyleminiz, paketin üstünde deve resmi olan sigara reklamlarındaki gibi zor bir işi başardıktan sonra bir keyif cigarası da olabilir, Humphrey Bogart gibi çekilen filmin yanmaması için her sahnede mutlaka bir sigara yakmaya ve içinize çektiğiniz sigara dumanını hem burnunuzdan hem de ağzınızdan vermeye mecbur olmanızdan kaynaklanıyor da olabilir. Neticede tercih sizindir. Yaşadığınız hayatı düşünerek hangi yola sapacağınıza siz karar verirsiniz.

Örneğin, korku içinde yaşamış insanlar içleri kurumuş olduğundan cehennem ateşinde çok daha iyi yanarlar o sebepten cehenneme giden yola sapsalar şüphesiz daha iyi olacaktır. Fikren ve ruhen kendini cennete gitmeye hazır hissedenler ise şüphesiz cennete giden yola sapacaktır. Fakat her halükarda hangi yola saparsanız sapın yolun sonunda sizi bir sürpriz beklemektedir. Her iki yol tek bir yolda birleşmektedir ve kırık dökük bir tabelade şöyle yazmaktadır. Fişinizi alınız, sessiz olunuz, dönüş için uygun bir yerde sıranızı bekleyiniz. İşte benim bu düşüncelerimi ifade edebilmem ve sizden benim bu düşüncelerime saygı göstermenizi talep etmem, Montaigne sayesindedir. Teşekkürler Monteigne.

Ben kendime karşı dürüst olacağım

İnsanın yaşlandıkça mesane kaslarının zayıflaması nedeniyle mesanesinin küçüldüğünü zannetmesiyle hayallerinin doğru orantılı olarak küçülüyor olması çok doğal bir olay gibi gözükebilirdi ancak yirmi birinci yüzyılı peşinden sürükleyen öncü insanlar için bunun hem fiziksel hem fizik ötesi aşılması gereken dağlardan, keşfedilmesi gereken yıldızlardan ve kırılması gereken zincirlerden biri olması, yine aynı oranda ve son derece doğal bir olaydı. Haksız mıydılar. Hayır değildiler. Bütün pencereler açık olursa cereyan yapardı. Bu sebepten şimdi hepsini kapatmalıydı ve kapıya en yakın olan pencerelerden birini açarak devam etmeliydi. Usulünce yaşlanabilme şansına sahip olmuş insanlara hiç yakışmayan en önemli şeylerden birinin hem değişime karşı olup hem de onun nimetlerini fütursuzca kullanmak olması konusuna kafası takılmıştı. Geleceğe duyulan ümitsizliğin bugünü gaddar, geçmişi ise hak etmediği kadar parlattığı konusunda kendisiyle hemfikirdi. Geçmiş asla mükemmel değildi. Geçmiş; acılar, hayal kırıklıkları ve çaresizlik tarlaları içinden cımbızla ayıklanan mutluluk veren anlar adlı ayrık otlarının bilinçaltı yardımıyla çoğaltılıp her yeri örtmesiyle perdahlanır ve hak etmediği kadar iyileştirilirdi. Bir çeşit sümen altı veya örtbas etmek de diyebilirdik buna. Dürüst olmalıydık. Dürüst olma yolunda ilk şart insanın kendine karşı dürüst olması klişesiydi. Söylemesi hoş, içi boş sözlerden biriydi bu. Ben kendime karşı dürüst olacağım demek kendiliğinden bir eyleme hiçbir zaman dönüşmezdi. Kendine dürüst olabilmek için insanın öncelikle kendini tanıması lazımdı. Başta zaafları ve korkuları olmak üzere bütün iyi ve kötü yönlerini masaya yatırmalıydı. Akabinde karşısına çıkan ilk problemde, kendine karşı dürüst olmaya çabalayan ben, bütün zaaflarımı ve korkularımı, kendimin iyi ve kötü yanlarını bilerek, kendime ve başka insanlara, çevreme ve dünyaya acı ve zarar vermeden, bilakis iyilik ve güzellik getirecek şekilde çözmeye, içtenlikle hazırım demekti ve bu dediğini hayata geçirme yolunda uygun adımlar atmaktı. Unutmamalı ve her zaman hatırlanmalıydı.

Evren, bir yudum dahi bir şey içmeden bizim kendimizi bile kandırmayı başaramadığımız yalanlarımıza bakarak zahmetsizce kafa buluyordu bizimle. Mesane ile başlayan, geçmişin hayal kırıklıklarının mutlu anlar ile örtülmesi ve nasıl dürüst olunur sorusuna karşı kesilen ahkamlarla devam eden ve nasıl sona ereceği son derece belirsizleşen bu paragrafın artık bir an evvel kapanması gerekmekteydi. Kapıya yakın olan pencereyi seçmemizin nedeni artık o pencereyi kapadıktan sonra gelinen kapıdan sessizce çıkıp gitmenin daha kolay olacağı hakim düşüncesindendi. Diğer pencereler yola yeni koyulanlar içindi. Kim aksini iddia ederse etsin sadece iddia ettiği ile kalırdı. Geçmişe ait özlem pastasının en büyük dilimi artık geride kalmış gençlik yıllarına aitti. Bu her zaman böyleydi ve böyle kalacaktı.

 

İyi bir uyku çekemediği zamanlar düşüncüler kafasının içine sığmıyordu. Aklından gelip geçenlere bir nokta koymayı başarmasını müteakip Tokyo Ritz-Carlton otelinin kral dairesinin otuz beş metrekarelik banyosundaki yarı uykulu gözlerle az önce sakal tıraşını tamamladığı kristal aynaya dikkatlice bakarak gözlerinin altındaki torbaları bir müddet inceledi. Kuantuma göre bir müddet bir saniye de olabilirdi bir milyar ışık yılı da. Bu kuantum denen şey askerlik gibiydi. Mantığın bittiği yerde kuantum başlıyordu. Göz altı torbalarının gözle görülen bir zararı yoktu. Muhtemelen gözünden akamayan yaşlar için bir depo görevi görüyorlardı. Bornoz ve terlikleriyle salona geçti. Kral dairesi özel oda servisinin özenle hazırladığı kahvaltı sofrasından kendine bir çay doldurdu. Salondaki iki metre yirmi beş santimlik tam kuyruk beyaz piyanonun markası neydi acaba. Burası Japonya ise o piyanonun markası Yamaha olmalıydı. Konunun üstünde daha fazla durmasına gerek yoktu. Tokyo’nun Akasaka bölgesindeki Suntory Hall konser salonunun milattan sonra 1986 yılındaki açılış konuşmasını yapmak üzere Tokyo Üniversitesi Gökbilim fakültesinde görevli Profesör Nobunari Kaşikava’nın daveti üzerine gelmişti buraya. Evrendeki en uzak galaksiyi bulmak için yaptığı çalışmalar ile ünlenmişti Profesör Kaşikava. Hawai adasındaki Keck-1 teleskobuna takılı Mosfire adında yer tabanlı morötesi bir tayfçeker vasıtasıyla GN-z11 numaralı on üç milyar ışık yılı uzaklıktaki galaksinin evrenin en eski ve en uzak galaksisi olduğunu kesin olarak keşfetmişti. Bugün o galaksiye büyük bir törenle Mustafa Kemal Atatürk adı verilecekti. Protokol listesinde kimler yoktu ki. Nazım, Emmanuel Kant, Mevlana, David Attenborough, Peter Pan, Yunus Emre, Max Erhmann, Fidel Castro, Paul Simon, Orhan Veli…Liste devam ediyordu ve epeyce uzundu. Çayını tazeledi. Son bir kere daha konuşmasını gözden geçirmek üzere gözlerini kapadı. Niye ben, demişti Profesör Kaşikava’ya. Bu kadar değerli ilim ve bilim adamı varken, neden ben. Şöyle cevaplamıştı Kaşikava:  On dört bin yaşında olmana rağmen halen içindeki çocuğun yaşlanmasına izin vermediğin için, ama asıl, sıradan bir insan olduğun için sana verilen bir ödül olarak görebilirsin bu ödülü. Hazırladığım konferansın adı Ben Atarürk’ten Ne Anlıyorum’du. Konferansın sonunda, gözlerinin altındaki torbaların içindekiler de dahil olmak üzere kaynağında mevcut bütün gözyaşlarını bayram ayakkabılarının üzerine dökülmesine seyirci kalacaktı. Konferans salonuna girdiğinde tavandan sarkan masmavi bir perdenin üzerinde altın yaldızlı harflerle yazan şu sözler gözlerini yaşartmıştı:  Yağmalandı güzellikler, kökünü kazıdık zannettiler, yanan bir ormanda, toprağın altında kalan köklerini, gözardı ettiler, ettiler de ettiler, bilemediler ki bilemezler, güzellik, insandan çok önce dünyaya kök salmış, biri bir “kemal” edene kadar bilemediler. Dudakları titredi, kendini hemen toparlasa iyi olacaktı. Dudaklarının titremesi durunca elleri titremeye başladı. Derin bir nefes aldı. Değerli misafirler, hoş geldiniz diyerek konferansına başladı. Pıt diye elinde tuttuğu kağıtların üstüne düşen demirden bir gözyaşı haricinde an itibarıyla her şeye hakimdi.

 

Konferans Metni: “Ben Atatürk’ten Ne Anlıyorum.”

Konu Atatürk olunca, Pasifik okyanusundaki Togo çukurundan daha derin konu malumunuz. Bakmak ile görmek arasındaki fark, farkındalıklarımızı arttırarak kendimizi tanımaya başlamamızı sağlar. Kendimizi tanıdıkça etrafımızda olan biteni kavramamız kolaylaşır. Farkındalıklarımızın önündeki en büyük engel yine kendimizdir. Dikenlerinle gezersen her yere takılırsın sözünü her zaman kendime hatırlatırım.

Gök kubbe altında veya güneşin altında söylenmemiş söz yoktur sözü, Atatürk için söylenenen bütün sözler için de aynen geçerlidir. Yazımın özü olan ve bilahare altını doldurmaya çalışacağım konu şudur. Atatürk’ün izleri istenildiği kadar ülkesinden veya dünyadan yok edilmeye çalışılsın hiçbir şey ifade etmez. Atatürk, çağdaş sömürgecilere kaybetmeyi öğreterek mazlum halkların bağımsızlıklarını kazanmasına önayak olmuş küresel bir aydınlanma şahaseridir. Rönesans gibi küresel bir medeniyet devrimini analiz ederek özümseyen, edindiği bilgileri aklın gücü ile akıllara durgunluk verecek bir şekilde harmanlayarak hayata geçirmiş bu yüce gönüllü insan, tarih içinde yok olma sürecine girmiş bir krallığın kalıntılarından modern bir cumhuriyet kurarak dünya tarihinin sayfalarına silinemez bir şekilde kazınmıştır. Bu sebepten, gerek ondan nefret edip sevmeyenlerin, gerekse onu şeklen seviyor gözükenlerin, bu boş çabaları bir kenara bırakıp onu anlamaya çalışmaya başlamaları, kendileri ve insanlık için hem gerekli hem de elzemdir. Atatürk’e yaklaştığınız oranda hayatınız bir anlam kazanır ve Dostoyevski’nin dediği gibi hayatın anlamı hayatın kendisinden daha değerlidir. Bunun birinci şartı okumaktır. Atatürk’ün felsefesini ve ilkelerini icraatları ile sağlıklı bir şekilde birleştirmek için elimize geçen her kaynağı okumak zorundayız. Hatta Atatürk hakkında yalanlar diye yazılmış olduğu söylenen bir kitap da vardır, onu da bulup okumalıyız. Okuma konusuna birazdan tekrar döneceğim.

 

İkinci dünya Savaşı’nın bitiminden sonra gücü elinde tutanlar kutuplaştı ve nükleer silahlar ile  bu güçlerini pekiştirdiler. Fakat bir baktılar ki, ellerindeki silahlar artık dünya gezegenindeki yaşamı geri dönüşü olmayan bir şekilde yok edecek düzeye gelmişti. Buna bir çare bulmak elzemdi. Herkes aynı gemide olduğu için artık birbirleri ile direkt olarak savaşamayacaklarını anlayan bu kutuplaşmış güçler, dünyanın geri kalanını aralarında paylaşarak onlar aracılığı ile birbirleriyle savaşmaya ve birbirlerine bu şekilde üstünlük sağlamaya çalışmaya karar verdiler. Ülkemiz de bu durumdan nasibini aldı. Atatürk’ün ölümünden itibaren yayılımcı ve sömürgeci dış güçler ve onların iş birlikçileri bir süreç başlattı. Bu süreç, aslında derin bir saygı duydukları Atatürk ve onun devrimlerini yüzeysel kalıplar içerisinde tutarak bir nevi putlaştırmak, yeni nesillerin onu idrak etmesini önlemek ve onları kendi menfaatlerine uygun olarak yönlendirmek şeklindeydi. Ağırlıklı nüfusu oluşturan, dini inançları güçlü, yüzyıllardır otorite altında yaşamaya alışmış saf ve temiz tarım toplumu insanları, tarihin en karanlık yalanları ve yanlış bilgilerle Atatürk ile korkutularak ondan uzaklaştırıldı ve zaman içinde Atatürk ile dini siyasetin içine sokan yapı arasında bir seçim yapmak zorunda bırakıldı. Bunun tek amacı, küresel yayılımcı güçlerin sömürü düzenini sağlamak için ihtiyacı olan çağ dışı bırakılmış toplumlar yaratmaktı şüphesiz. Eğitimsiz kesimin süratle artan nüfusuna karşı bu oyunu görmesine rağmen artık azınlıkta kalmaya başlayan eğitimli kesim, kendi çıkarları için bu oyunu görmemezlikten gelen diğer eğitimli kesimin karşısında zaman içinde eridi, eritildi. Basiretsiz yöneticiler yüzünden köylerini terk etmek zorunda bırakılan ve şehirlere göçmek zorunda kalan genç nüfus, yine oy uğruna aynı yöneticiler tarafından şahsi menfaatleri uğruna sömürüldü. Yetersiz eğitim yüzünden sonuçta ne tam şehirli olabildiler ne de köylü kalabildiler. Köyler boşaldı. Boşalan köyler yüzünden korumasız kalan topraklar, gerek yer üstü gerek yer altı kaynaklarını sömürmek için hazırda bekleyenler tarafından acımasızca tahrip edildi.

Kurak bir toprağı birden suya boğarsanız bir işe yaramaz

Orta sınıfın yeni yeni kendini bulmaya başladığı şehirler ise aşırı nüfus yüzünden yeterli hizmet alamayan mahalleler ile kuşatıldı. Sömürgeci güçler, emellerine ulaşmak için zor kullanmak yerine kendilerine maaliyeti çok daha ucuz olan aklın süzgecini bir kenara fırlatan taassubu yeşertmeyi tercih etmişti. İlk başta güç kullanarak elde edilen dünya hakimiyetinin bedelinin diğer dünya ülkelerine ödetilmesi artık onlar için bir var olma savaşı haline geldiği için bunun gibi son derece acımasız oyunlar hep oynanacaktı ve oynandı. Atatürk’ün kahramanlıkları, savaşları ve  devrimleri şematik şablonlar içinde ezbercilik kolaycılığında zaman içerisinde önemsizleştirildi ve formalite kıvamına getirildi. Sorgulamayı arka plana iten eğitim sistemi, yeni kuşaklara içi yüzeysel bilgilerle doldurulmuş dogmatik bir yapı aktardı. Bu suretle bilinçlenmeleri engellendi. Yaşamı bütün yönleriyle şekillendiren, belli kalıpların içine sıkıştırılan manevi değerleri referans alarak onu bir yönetim şekli haline getirmeye çalışan yapılanmanın önü ardına kadar açıldı. İnancını her şeyin önünde tutan halkın önemli bir kesimi maneviyatı en iyi şekilde temsil ettiğine inandırıldığı ruhban sınıfın yönetici olarak daha adil olacağı düşüncesiyle idareyi onlara verdi. Milattan sonra beşinci yüzyılda temelleri atılan Anglosakson eğitim sistemi sormak ve aradığını bulduktan sonra sormaya devam etmek üzerineydi. Bu sayede yüzyıllar içerisinde güce ve kendi içinde refaha erişti. Bunun tenkit edilecek bir yönü olmayıp bilakis örnek alınması gerekmekteydi. Tenkit edilen yönü, bu sistemin kendi varlığını ve refahını korumak için gücünü kötüye kullanmaktan hiç çekinmemiş olması ve rönesansın kırmızı çizgileri olan evrensel değerlerden artarak uzaklaşmaya devam etmesiydi. Kurak bir toprağı birden suya boğarsanız bir işe yaramaz.

 

Önce toprağı kazacak sonra tohumları ekecek ve azar azar sulayacaksınız. Strateji dehası olan Atatürk aynen bunu yaptı. Değişik kültürleri her yönü ile inceledikten sonra muazzam birleştirme yeteneğiyle evrensel değerleri, savaş yorgunu, ihmal edilmeyi ve fakir bırakılmayı kaderi olarak gören Anadolu toprak insanına temkinli bir şekilde yudum yudum verdi. Sadece vermekle kalmadı. Sağlıklı bir şekilde filizlenip büyümesi için çok çabaladı. Ömrünün sonuna kadar bunun için çalıştı. Bu sayede hem maneviyatı yüksek hem de çağdaş bir toplumun temelleri atıldı. Atatürk, bugün günümüzde imkansız gibi gözüken mücadelesini temel özelliklerini çok iyi analiz ettiği, inançlı ve güçlü, dinine ve toprağına hayatı pahasına bağlı halkıyla beraber verdi. Kaçınılmaz olmadıkça savaştan nefret eden Atatürk’ün askeri alanda verdiği bu inanılmaz mücadele, maneviyatın motivasyonla birleştiğinde imkansızın nasıl imkan dahilinde olabileceğinin birinci dereceden delili ve ispatı olarak tarihe geçti. Okumak konusuna gelince, Atatürk’ün başarıları asla ve asla tesadüf değildi. Atatürk çok okurdu. Atatürk resmi kayıtlara göre üç bin dokuz yüz doksan yedi kitap okumuştu. Atatürk’ün okuduğu kitapların bin yedi yüz kırk biri Çankaya köşkünde, iki bin yüz elli biri Anıtkabir’de, yüz ikisi İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde ve üçü de Samsun İl Halk kütüphanesindedir. Ayrıca kayıt dışı birçok eser daha okuduğu rivayet edilir. Atatürk ayrıca Türkçe dışında çeşitli seviyelerde Almanca, Arapça, Bulgarca, Farsça, Fransızca, İngilizce ve Rusça bilmekteydi. Devrin imkansızlıkları ve şartların zorluğu düşününce insan hayretler içerisinde kalmaktadır.

Çaresiz kaldığında Atatürk gibi düşün

Buna benzer yapıda bir makaleyi orta okulda veya lisede, hiç değilse üniversite sıralarında okumalıydım, ancak yukarıda anlatmaya çalıştıklarım yüzünden, Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya ve Dumlupınar savaşlarının tarihlerini gün ay yıl, Atatürk için şu tarihte şuradan ayrıldı, şurada bindi, şurada indi, şuraya geçti vesaire şeklinde avucuma kopya yazarak geçirdim. Benim gibi olmayanları tenzih ve kendime esef ederek ve de son derece içim acıyarak söylüyorum ki, maalesef ezici çoğunluğun durumu buydu. Bir örnek verelim. Devrim Tarihi dersi sınavlarında kitap açık olurdu. Soru olarak sayfası belirtilen bir konu başlığı verilirdi. Yazdıklarınız bir dosya kağıdı sayfasını geçmesin diye de ikaz verilirdi. Kitabın o sayfasını açıp herkes baka baka yazardı. Öğretmen çıkıp gider bir yerlerde çay sigara içer kağıtları on, bilemedin on beş dakika sonra gelip toplardı. Bu sözde sınavdan herkes on üzerinden on alırdı. Hatırlayanlar hatırladı. Ne kadar acı değil mi. Nerede analitik düşünce, nerede pragmatik yapı. Hapishanede gün sayar gibi harcandı gitti o en değerli eğitim yıllarımız. Maalesef aydınlığın olmadığı yer karanlıkta kalıyordu. Evrenin sonsuzluğu içinde bir nokta bile değildik. Her birimiz ışıl ışıl parlasak bile bir araya gelemediğimiz takdirde evren bizi fark etmeyecekti. Hangi yaşta ve hangi eğitim seviyesinde olursak olalım bir an evvel yüzeysellikten kurtularak Atatürk’ü anlama gayreti içinde olmamız gerektiğini düşünüyorum. Sözlerimi bir Norveç Atasözü ile noktalamak istiyorum. Çaresiz kaldığında Atatürk gibi düşün. Norveç nere, Türkiye nere, işte başka söze yer bırakmayan bu sözler, benim size son sözlerim oluyor.

Atatürk ile başlayan bir cümlenin sonuna kadar, mümkünü yok gidemiyorum artık. Gözlerim acıyor, burnum tıkanıyor, genzim yanıyor, hıçkırık geliyor, içim sıkışıyor. Bir ağlayabilsem rahatlayacağım. Olmuyor, benden bin kat daha yaşlı gözyaşlarım. Bir damlası bir kara delik gibi, koca bir galaksiyi bile yutabilir sonra. Ne oldu sana diyor hanım, bahar tozları diyorum topladığım çiçeklerin, nasıl olsa öğrenecek birazdan. Nazım, bayram ayakkabılarını bırakmış kapıya, sabahtan beri, onlarla geziyorum yüreğimin odalarında…

Konferans bittiğinde kopan alkış tufanı arasında sahneden inmeye hazırlanırken salondan birinin sorduğu soruyu cevaplamak üzere tekrar kürsüye döndü.

 

Soru aynen şöyleydi:

On dört bin küsur senelik bir hayatınız oldu. Kendiniz olmak dışında kim olmak isterdiniz acaba.

 Ağzından dökülen şu sözler her yeri kapladı:

Kendinden başka

Kim olmak isterdin diye

Sormuştur herkes kendine

Daha sormadan kendime

Döküldü ağzımdan iki kelime

Cevabı öylece hazır bekliyormuş içimde:

Nuri Conker

Işıklar içinde

 

Ha bir de hazır istemişken

Sızlamayan bir burun direği

Hıçkırmayan bir göğüs

Yuvaları kızarınca acımayan bir çift göz

Dağlanmamış bir yürek lütfen

Teşekkürler dünyaya gelmişliğime.

Dünyadan giderken de teşekkür etmeyi unutmayacaktı. Mustafa Kemal Atatürk ile aynı yüzyılda bir süre yaşamış olmak bile gurur vericiydi. Nuri Conker, Mustafa Kemal Atatürk’ün her zaman yanında olan çocukluk arkadaşı, can yoldaşıydı ve ona Kemal diye hitap eden tek kişiydi. Milattan sonra 1937 yılında ani bir kalp krizi ile öldüğünde onun arkasından hayatında ilk defa hüngür hüngür ağlayacaktı Kemal. Öz kardeşten bile öteydiler. Onun o koca yüreğinden kocaman bir parça kopup gitmişti onunla beraber…

 

KAPTAN TALİP ÖZCENGİZ

Talip Özcengiz - KAHVE MOLASI

En Yeniler

MAVİ VATAN’IN MİMARI ORAMİRAL ÖZDEN ÖRNEK UNUTULMADI

Cumhuriyet Donanması’nın "Altın Çocuğu" olarak anılan, 20. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek, vefatının 8. yıl dönümünde Rahmi M. Koç…

% gün önce

KÜRESEL SUMUD FİLOSU’NA MÜDAHALE

İspanya’dan yola çıkan ve İtalya üzerinden takviye alan Küresel Sumud Filosu, 26 Nisan’da Gazze’ye insani yardım ulaştırmak amacıyla denize açıldıktan…

% gün önce

TÜRK LOYDU’NDA PROF. DR. ORAL ERDOĞAN GÜVEN TAZELEDİ

Türk Loydu Vakfı’nın 71. Olağan Genel Kurulu, 29 Nisan 2026 tarihinde Türk Loydu Merkez Binası’nda gerçekleştirildi. Mevcut başkan Oral Erdoğan…

% gün önce

İSRAİL YUNAN KARASULARINDA SUMUD FİLOSU’NA SALDIRDI

Gazze'ye insani yardım için giden Sumud Filosu, Yunanistan açıklarında İsrail'in hedefi oldu. Sumud Filosu, İsrail'in 20 Türk aktivisti alıkoyduğunu duyurdu.…

% gün önce

NASA BAŞKANI: ‘PLÜTON’U YENİDEN GEZEGEN YAPALIM’

Plüton, 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği tarafından “gezegen” statüsünden çıkarılarak “cüce gezegen” olarak yeniden sınıflandırılmıştı. Bu karar, kamuoyunda yankı uyandırmıştı.…

% gün önce

GREENPEACE TÜRKİYE KÜRESEL SUMUD(DİRENİŞ) FİLOSU’NDA

Greenpeace Türkiye, Küresel Sumud Filosuna katılan Arctic Sunrise gemisinde yerini aldı. Greenpeace Türkiye’den Barış Eceçelik, Greenpeace’in gemisi Arctic Sunrise ile…

% gün önce