BİZİM İÇİN SON BİR BAŞLANGIÇTIR
Osmanlı Devleti 20’nci yüzyıl başlarında siyasi ve fiziki varlığını tamamlarken, Türklerin ve Türklüğün ata yadigârı olan Anadolu topraklarında var olma kararlılığını gösteren bir avuç insan öncelikle gazi meclisi açarak, teslimiyetçi yönetim ve işgalci emperyalist güçleri önce durdurmak, daha sonrada iğrenç çizmeleri ile birlikte onları ya bu topraklara gömmek yada geldikleri yerlere göndermek için Millî Mücadeleyi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde sevk ve idare etmiş, kahramanca ve hatta insan aklının ve ruhunun sınırlarını zorlarcasına kurtuluş savaşını kazanmıştır. Bu mücadele, bir kurtuluş mücadelesi olduğu gibi aynı zamanda gücünü meclisten yani halktan almış bir egemenlik ve bağımsızlık destanının da dünya tarihindeki haklı ve meşru bir sonucudur.
Bu kanlı ancak şanlı sayfanın 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile sonuçlanması, cephelerdeki çatışmaları da sona erdirmiştir. Silahlı mücadele safhasının Türk Ordusu’nun galibiyetiyle sona ermesinden sonra, işgalci çevreler oynamaktan hiç bıkmadıkları-hiçbir zamanda bıkmayacakları-sinsi oyunlarına devam ederek, 27 Ekim 1922 tarihinde muzaffer Büyük Millet Meclisini, 18 Kasım’da, İsviçre’nin Lozan şehrinde toplanacak Lozan Sulh Konferansı’na çağırdılar. Çağırdılar çağırmasına ama, o sırada İstanbul da bulunan Tevfik Paşa, 29 Ekim 1922 de doğrudan doğruya Büyük Millet Meclisi Yüksek Reisliğine şu telgrafı çekmekle meşguldü: “Konferansa Babıâli de Büyük Millet Meclisi de davet olundu”.
Oysa tüm katılımcılar kendi pazarlık güçlerini arttıracak hamleler yapmaya çalışıyorlardı. Örneğin Ankara ve İstanbul hükümetleri arasında bir ikilik çıkarmayı planlayan İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Ankara Hükümeti ile birlikte İstanbul Hükümeti’nin de konferansa çağrılması görüşünü öne sürmüştür. Fransız Devlet Başkanı Poincare, bu görüşü ilk olarak kabul etse de daha sonra bu konuda görüşünü değiştirmiştir. Ancak Ankara Hükümeti, İtilaf devletlerinin İstanbul Hükümeti’ni de davet ettiğini öğrenmeleri üzerine durumu protesto etmiş, bu davetin Mudanya Mütarekesi’nin özüne ve sözüne karşı olduğu görüşünü öne sürmüştür.

Bu konuyla ilgili Lord Curzon’un “Mudanya Protokolünde İstanbul Hükümeti’nin de Lozan’a davetini engelleyen hiçbir madde yoktur” şeklindeki demeci, İstanbul Hükümeti’nin Lozan’a katılma ısrarının aslında taraflar arasındaki görüş ayrılıklarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak arzusunda olduklarını kanıtlar niteliktedir. Ankara hükümetinin önce soğukkanlı olarak ve daha sonra-görülen lüzum üzerine-şiddetle karşı çıkmasına rağmen Tevfik Paşa hükümeti, o tarihe kadar milletin gözleri önünde yaşanılanları adeta hiç yaşanmamış veya yok sayarak, Lozan Konferansına katılma ısrarını sürdürmekle aslında farkında olmadan içinde bulunduğu aciziyeti ve bugüne kadar olan gelişmeleri anlayamamış olmanın çaresizliğini yaşıyordu.

Oysa Tevfik Paşa 23 Nisan 1920 tarihinde açılan Türkiye Büyük Millet Meclisini ne çabuk unutmuştu? O meclis ki sadece ulusal kurtuluş mücadelesinin meclisi olmakla kalmamış, aynı zamanda açılışından yaklaşık dokuz ay sonra yürürlüğe koyduğu Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ya da diğer bir ifadeyle 1921 Anayasası ile Genç Türkiye’nin demokratik temellerini de atmıştır. 20 Ocak 1921 tarihinde kabul edilen Teşkilatı Esasiye Kanunu 23 maddeden oluşmakla birlikte, ilk dört maddesi şöyleydi:
Madde: 1 Hâkimiyet bilâkaydü şart milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatanı bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. (Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim şekli, halkın mukadderatını bizzat ve fiili olarak yönetmesi ilkesine dayanır).
Madde: 2 İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder. (Yürütme kuvveti ve yasama yetkisi, milletin tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi’nde belirir ve toplanır).
Madde:3 Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükûmeti “Büyük Millet Meclisi Hükûmeti” unvanını taşır. (Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilir ve hükûmeti «Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti» adını taşır).
Madde:4 Büyük Millet Meclisi, vilâyetler halkınca müntehap azadan mürekkeptir. (Büyük Millet Meclisi, iller halkınca seçilmiş üyelerden oluşur).
Aslında İstanbul hükümetinin ve Tevfik Paşa’nın çabası artık beyhudeydi. Zira resmen faal ama fiilen bitmiş bir payitahtın karşısında, halkın iradesi meşru ve muzaffer bir irade olarak dimdik durmaktaydı. Ve o irade gelinen noktada her zaman olduğu gibi gereğini yapacaktı.
Bundan sonrasını Nutuk’tan yani Atatürk’ten dinleyelim:
“Bilginize sunmuştum ki, padişahlığın kaldırılması; Lozan Konferansına İstanbul’dan da bir delegeler kurulu çağırılması ve İstanbul’un yani Vahdettin ile Tevfik Paşa ve arkadaşlarının da böyle bir çağrıyı, Türk Ulusunun büyük emekler ve özverilerle elde ettiği yararları küçültmek, belki de anlamsız bir niteliğe düşürmek pahasına da olsa, kabul eylemesi yüzündendi” diyerek devam eden söylevinde, “bütün çıkarlarını kirli bir tahtın çürümüş, çökmüş ayaklarına sarılmakta, yalnız bunda gören Tevfik Paşa ile benzeri paşalardan kurulmuş bulunan Vahdettin Hükümetinin gizli amaçlarını ne olursa olsun kabul ettirmekten başka hiçbir şeyle uğraşmadıkları anlaşılıyordu” ifadeleri bugün dahi o günkü durumun vahametini göstermesi açısından çok çarpıcıdır.

RÜZGÂR DEĞİŞİYOR
Atatürk’ünde Nutuk’ta açıkça ifade ettiği gibi 30 Ekim günü, altında Atatürk dahil 80 milletvekilinin imzası olan önerge ile Osmanlı İmparatorluğunun yıkıldığı ve yeni bir Türkiye Devletinin doğduğu, Anayasa gereği egemenlik hakkının ulusta olduğu vurgulanmış ve Padişahlığın kaldırılması görüşmelerine başlanmıştı. 31 Ekim günü Müdafaai Hukuk Grubu toplantısı olduğu için Meclis toplanmamış olsa da Atatürk grupta, Osmanlı egemenliğinin kaldırılmasının zorunlu olduğu konusunda konuşmuştur. 1 Kasım 1922 günü Mecliste yine uzun süren tartışmalar yapılmıştır. Bunun üzerine Mecliste ayrıntılı bir konuşma yapmak gereğini gören Atatürk o günkü konuşmasını Nutuk ta şöyle anlatmaktadır: “İslam ve Türk tarihinden söz açarak halifelikle padişahlığın ayrılabileceğini, ulusal egemenlik katının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini tarihsel olaylara dayanarak anlattım. Hulâgû’nün Halife Mutasım’ı asıp dünya yüzeyinde halifeliğe eylemli olarak son verdiğini, eğer 1517 de Mısır’ı ele geçiren Yavuz, orada halife sanını taşıyan bir sığıntıya önem vermeseydi, halifelik sanının zamanımıza dek kalıt olarak gelemeyeceğini anlattım”.

Bu konuşması ile Atatürk, üstün hitabet gücü ile birlikte bilgi ve akıl dolu değerlendirmelerini milletvekillerine aktararak, ikna yöntemini kullanan ve ne kadar nitelikli bir lider olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Atatürk’ün konuşması şiddetli alkışlarla karşılanır. Bu hususta Millet Meclisi, meclise verilen bütün önergelerin anayasa adalet ve din işleri komisyonlarınca incelenip tek bir metin hazırlanmasını kararlaştırır. Saat tam gece yarısını gösterirken meclis başkanı hava almak için birleşime ara verir. Kısa bir aradan sonra gece yarısı olmasına rağmen komisyonlar hemen toplanıp çalışmaya başlamıştır. Sabahın saat üçünde ikinci birleşim açılır. Anayasa adalet ve din işleri komisyonlarının birlikte düzenledikleri rapor ve yayınlanmasını istedikleri bildiri iki madde halinde okunur.
Bildirinin 1’inci maddesinde özetle: İstanbul’daki hükümet şeklinin 16 Mart 1922’den itibaren sonsuza kadar tarih olduğunu, misak-ı millî sınırları içinde T.B.M.M. hükümetinden başka hükümet şekli tanınmadığı belirtilmektedir. 2’inci madde de ise özetle: Halifeliğin Osman oğulları ailesine ait olduğu fakat T.B.M.M.’nce bu ailenin bilim ve ahlâk bakımından uygun ve faydalı olanının seçileceği belirtilmiştir. Bu bildiri hakkında Mustafa Kemal Paşa ile Hüseyin Avni Bey’in tasvip ve tasdik edici kısa birer konuşmasından sonra oylama yapılır. Sadece Ziya Hûrşid Bey’in “ben muhalifim” diye seslenmesine karşı “söz yok” sözleri ve şiddetli alkışlar ile teklif oy birliği ile kabul edilir. Bakanlar kurulu başkanı Rauf Bey şahsî sultanlığın kaldırılarak millete dayanan T.B.M.M. Başkanlığının ilan edildiği bu gecenin aynı zamanda Peygamberimiz Hz. Muhammed’in doğum gününün yıl dönümü olduğunu bu iki hayırlı olaya karşı duyulan saygıdan ötürü bu gece 1 Kasım’ı 2 Kasım’a bağlayan gece ile ertesi günü bayram kabul edilmesini istemiştir. Bu istek de kabul edildikten sonra, Müfit Efendi’nin çok anlamlı duası ile Meclis’te sabaha karşı saat 6:40’da birleşime son verilmiştir.

HMS MALAYA ZIRHLISI
Saltanatın kaldırılması, 1/2 Kasım 1922 tarihinde 308 numaralı karar olarak “TBMM’nin hukuk-u hâkimiyet ve hükümraninin mümessil-i hakikisi olduğuna dair Heyet-i Umumiye kararı” adıyla kabul edilmiştir. Bu kanun tasarısı ile saltanat ve hilâfet birbirinden ayrılmış ve saltanat kaldırılmıştır. Ancak mevcut ortam oluşmadığından hilâfete dokunulmamış ve 3 Mart 1924 tarihine kadar yürürlükte kalmıştır. Saltanatın kaldırılmasını kabul eden kanun, Osmanlı hükümdarının padişah olarak hâkimiyet haklarının tamamıyla millete geçtiğini, fakat halifelik sıfat ve yetkilerinin hanedanda devam ettiğini onaylamıştır. Osmanlı Devleti’nin son sadrazamı Tevfik Paşa, kendisini bu göreve atayan Vahdettin’e 4 Kasım günü istifasını vermiştir. Bu gelişmeler karşısında daha fazla direnemeyen Vahdettin, 16 Kasım tarihinde İngiliz Komutanı Harrington’a “Hâlife-i Müslimin” imzası ile yazdığı bir mektupta, “İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere Devleti fahimesine (ulu, büyük) iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahalli ahara (dışına) naklimi talep ederim efendim.” diyerek İngiltere’den sığınma talebinde bulunmuştur. Vahdettin’in isteği İngilizler tarafından kabul edilmiş ve 17 Kasım 1922 sabahı Dolmabahçe Rıhtımında bekleyen Malaya adında bir İngiliz zırhlısı ile İstanbul’u terk ederek Malta’ya götürülmüştür. Bunun üzerine TBMM, ülkeyi terk eden halife yerine hanedanlıktan Abdülmecit Efendi’yi 18 Kasım 1922 tarihli oturumda halife olarak ilan etmiştir.

HAKİMİYET BAYRAMI
İzninizle bu konu kapsamında sizlere unutulmuş bir bayramdan da söz etmek istiyorum. Bildiğimiz gibi TBMM’nin açılışının 1’inci yıl dönümü 1921 yılında kabul edilmiş olan 23 Nisan Bayramı Millî Mücadele Dönemi’nin ilk resmî bayramı olarak kabul edilmektedir. İkinci resmi bayramımız ise, saltanatın kaldırıldığı günün ertesi günü yani 2 Kasım gününün (1/2 Kasım gecesi de dâhil) Rauf Bey (ORBAY) in teklifi (önergesi) ile kabul edilmiş olan “Hakimiyet Bayramı” dır. Hakimiyet bayramı o gece el kaldırarak yapılan oylama sonucu prensip olarak benimsenmiş olup, kanun şeklinde belirlenmesi ise sonraya bırakılmıştır. Söz konusu önerge, aradan bir yıl kadar bir zaman geçtikten sonra, Cumhuriyet’in ilanından beş gün önce, 24 Ekim1923’te Mecliste görüşülerek, 362 sayılı Hâkimiyet Bayramı Kanunu ile kabul edilmiştir. Bu bayram tüm yurtta 1935 yılına kadar resmî bayram olarak kutlanmıştır. Cumhuriyet’in tüm kurum ve kuruluşları ile vatan sathına yerleşmesi ve halkın Cumhuriyet’in nimetlerinden yeterince nasiplenmeye başlamasıyla, artık ülkede saltanat yanlılarının kalmadığı/kalmayacağı düşünülmüş ve bu bayram 1935 yılında 2739 sayılı Kanun’la yürürlükten kaldırılmış olmakla birlikte yorum ve takdiri sizlere bırakıyorum.
NEDİR BU CUMHURİYET? DİYE SORANLARA!
Efendim, Cumhur, Arapça Halk ya da Topluluk anlamına gelmektedir. Bu kökten türeyerek Toplum, Kamu, Cemiyet anlamlarında kullanılan Cumhûr ve halka ait olan tabirine karşılık gelen Cumhurî kelimelerinin ortak kökünden türetilmiş olan Cumhuriyet kavramı ise; etimolojik periferinde bir devlet rejimi olarak halka ait olan devlet manasını taşımaktadır. Kamu malı ya da kamuya ait olan anlamlarına gelen Latince res publica ile Fransızca république kelimelerinin Türkçedeki karşılığı olan Cumhuriyet; yürütmenin halk tarafından seçildiği ve meşruluğunu halkın hür iradesinden alan bir siyasi rejim manasında, özellikle 18. yüzyıl Avrupa’sındaki Hollanda, İsviçre ve Fransız İhtilali’nin ardından Fransa gibi mutlak monarşi ile yönetilmeyen ülkeleri tanımlamak için kullanılmıştır.
CUMHURİYETE GİDEN YOL
23 Nisan 1920 de açılan TBMM’nin bazı çarpıcı özellikleri vardır. Yabancı dillerde Türk İmparatorluğu ve Türkiye olarak anılmamıza rağmen devletimizin ismi ilk defa Türkiye olarak zikredilmiştir. Bu çok önemlidir. Büyük Millet Meclisi Hükümeti, konvansiyonel dediğimiz meclis hükümet sistemidir. Yani bir nebze ihtilalci bir hükümettir; Fransız konvansiyon meclisi gibi, hatta örnek vermek gerekirse o devirde komşusu olan Sovyet idaresi gibi bir idare sistemidir. Fakat tarihteki diğer meclis hükümetlerinden bir farkı vardır: burada aktif ve canlı bir muhalefet vardır. Buradan hareketle sırası gelmişken; Meclis tutanaklarına bakmak yerine, yıllarca gazi meclisi tek adam yönetimindeki diktatoryal bir alan olarak göstermeye çalışanlar kurtuluş savaşının bile, bazıları kesin padişahçı, şeriatçı, bazıları solcu, bazıları İttihatçı, bazıları mandacı vb. muhalefete rağmen yürütüldüğünün farkında oldukları halde bu yalanı ısrarla söylemeye devam etmektedirler. Bu tarihi bir yanılgı olmakla birlikte, Gazi Meclis ve onun mensuplarına çok büyük bir haksızlıktır. Halbuki birçok tarihçi ve hukukçu o günkü dünya ölçeğinde 1920-1923 arasında Türkiye dünyanın en ileri temsili demokrasilerinden birine sahipti görüşünde birleşmektedirler.

Kısaca arz ettiğim yapı içindeki Gazi Meclis, Lozan Konferansı’na ara verildiği esnada Meclis’te yapılan kapalı oturumlarda, İkinci Grup mebuslarının (vekillerinin) Birinci Grup’a yönelttiği sert tenkitler, taraflar arasında gerilen ilişkileri kopma noktasına getirmiş ve neticesinde parlamento içinde ve dışında cereyan eden iktidar savaşı, TBMM’yi işlevsiz duruma sokmuştur. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa ve taraftarlarının 1 Nisan 1923 tarihinde verdiği önerge ile TBMM seçimlerinin yenilenmesi istenmiştir. Seçimlerin yenilenmesi önergesindeki gerekçede ise Meclisin, vatanın bağımsızlık mücadelesinde vazifesini tamamladığı ve memleketin önündeki sulh ve iktisadi problemler sebebiyle tekrardan halkın güveninin kazanılmasının zaruri bir durum teşkil ettiği belirtilmiştir.19 Nisan 1923 tarihinde Mecliste kabul edilen bu önergeyle seçim kanunu çalışmaları başlamış ve bu hususla ilgili yapılan istişareler neticesinde Meclis görevini tamamlamak suretiyle kapanmıştır.
Birinci Grup’a muhalefet eden İkinci Grup oluştururken iki taraf arasında pek çok hususta fikir ayrılığı yaşanmıştır. Gruplar arasındaki en temel paradoks ise yeni kurulacak devlet örgütünün, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tarafından tasarlanan Halkçılık Programı ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu tasarısındaki ilkelere göre oluşturulmak istenmesi olmuştur. Zira Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda ne Hilafet nede Saltanat makamlarından bahsedilmiştir. Bundan dolayı Saltanat ve Hilafet yanlılarının başını çektiği, tutucular, mandacılar ve diğer Mustafa Kemal Paşa muhalifleri İkinci Grup’ta saflaşırken Birinci Grup, Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde yeni rejimli bir devlet kurmaya ve devrimci bir düzen oluşturmaya yönelmiştir. Sakarya Meydan Muharebesi’nden önce Başkomutanlık Kanunu’nun çıkarılması esnasında iyice gerilen siyasi ortam, bilhassa 1921 yılının sonlarına doğru Malta’daki tutuklu bulunan mebusların da serbest bırakılıp Meclise dâhil olmalarıyla birlikte fikri ayrım kapsamında zirve noktaya ulaşmış ve İkinci Grup’a bağlı milletvekilleri, Saltanat makamının kaldırılması konusunda rahatsızlık hissetmiştir.

İkinci Grup vekilleri 2 Aralık 1922 tarihinde bir yasa teklifi vererek seçim kanununda değişikliğe gidilmesini talep etmişlerdir. Bu kanun önerisi doğrultusunda, mebus (vekil) seçilebilme şartlarından biri olarak Misak-ı Milli sınırları dâhilinde doğmuş olmak veya mebus seçileceği ilde en az beş yıl ikamet ediyor olmak koşulu getirilmek istenerek aslında bu şartların dışında kalan Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis’in dışında kalması istenmişse de teklif, Meclis tarafından reddedilmiştir. Mustafa Kemal Paşayı bile mebus seçtirmeyecek kadar sert, inatçı ve -bence- insafsız muhalefet karşısında seçimler genel olarak olaysız geçmiştir. Seçimler sonucunda tüm yurtta birinci grup adayları seçimi kazanmıştır. Karşı cepheden tek bir vekil bile seçilememiştir. Sonuç olarak, ikinci Millet Meclisi 2 Ağustos 1923 tarihinde açılmıştır. Bu mecliste 72 si seçim bölgesinden olmak üzere 270 mebus seçilmiştir. Gazi, aynı zamanda hem Ankara hem de İzmir’den vekil seçildiği halde (daha sonra Ankara mebusluğunu seçmiştir.) 13 Ağustos 2023 tarihinde Meclis Başkanlığına seçilmiş ve 14 Ağustosta da kabine teşekkül etmiştir. Ali Fethi (Okyar) ise Başvekil olmuştur.
Fakat tüm bunlara rağmen, Ali Fethi Bey’in başkanlığını yaptığı hükümet, daha ikinci ayı dolmamışken son derece sert tenkitlerle karşı karşıya kalmış ve neticesinde heyet içerisindeki Adliye, Şer’iye, Dâhiliye ve İktisat vekilleri değişmiştir. Ayrıca hükümet tarafından meclise sunulan birçok yasa teklifi de meclisten geçmezken bir taraftan da muhalif tavrıyla tanınan İstanbul basını da ekonomik sorunlar karşısında çözüm üretmemekle suçladığı hükümeti eleştiri yağmuruna tutmuştur. Vekiller heyeti 25 Ekim’i 26 Ekim Cuma gününe bağlayan gece bir araya gelmişler; ardından Çankaya’ya geçerek Mustafa Kemal Paşa’nın da dâhil olduğu bir toplantı yaparak toplu istifa etme kararı almıştır. Vekiller Heyeti üyeleri toplantıda, kurulacak olan yeni hükümette yer almayacaklarını belirtirken böylelikle bir hükümet krizi tezahür etmiş ve vekiller, bu sorunun çözülebilmesi adına Mustafa Kemal Paşa’dan düşüncesini dile getirmesini istemişlerdir. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, hükümetin uyumluluk ve süreklilik arz edemeyişinden mütevellit, Başvekil ve vekillerin Meclis tarafından seçilmesi gerektiğini belirterek meclis hükümeti sistemi yerine kabine sistemine geçiş fikrini önermiş bu sistemin gerçekleşebilmesi için de Başvekilin Cumhurbaşkanı tarafından atandığı, Cumhuriyet rejiminin hayat bulması gerektiği şartını ifade etmiştir. Bu tartışmalar ışığında 26 Ekim 1923 tarihinde Vekiller Heyeti Başkanı Başvekil Ali Fethi Bey (Okyar) ve heyette bulunan tüm hükümet mebusları görevi bırakarak istifa dilekçelerini Mustafa Kemal Paşa’ya iletmiştir.Hükümetin istifa ettiği 27 Ekim günü Meclis Genel Kurulunda duyulurken, Halk Fırkası grubu da 28 Ekim de toplanmış ve listeler oluşturulmaya çalışılarak soruna çözüm arayışları devam etmiştir. Velakin toplantıdan bir liste çıkmamış ve hükümeti kurma girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Nihayet 29 Ekim 1923 Pazartesi günü Halk Fırkası grubu, Grup İdare Heyeti Başkanı Ali Fethi Bey’in (Okyar) başkanlığında saat on da toplanmış, yeni kabine üzerinde yine yoğun tartışmalara başlanmıştı. Uzun tartışmalardan sonra Kemalettin Sami Paşa’nın verdiği takrir oya konulmuştu. Bu takrire göre “umumi reis Mustafa Kemal Paşa buhrana çare bulunması için davet edilmeli” idi. Mustafa Kemal Paşa Çankaya da bu kararı bekliyordu. O gün de dişi sancıyordu. Toplantı salonuna girince hemen kürsüye çıkmış: “Bana bir saat müsaade ediniz. Bulacağım hal tarzını arz ederim” demişti.
Meclisteki odasına çekilerek arkadaşları ile son görüşmelerini yapan Mustafa Kemal Paşa, tekrar toplantı salonuna gelerek İsmet Paşa ile birlikte hazırladıkları Teşkilatı Esasiye tadilat tekliflerini kuru ve kısa bir nutuktan sonra reis beye uzatmıştır. Bu arada tarihçi Abdurrahman Şeref Bey: “Doğan çocuğun adını koymaktan başka ne yapıyoruz?” diyordu. 23 Nisan 1920’den beri memleketi adı konmayan cumhuriyet rejimi ile idare etmiyormuyduk? Bir hayli uzun süren fırka toplantısındaki görüşmeler, akşama doğru yerini Meclis toplantısına bırakıyor ve İkinci Millet Meclisi’nin milletvekilleri saat sekiz buçukta (20.30) kanun tadil tekliflerini kabul ile Cumhuriyeti ilan ediyorlardı. Aynı milletvekilleri yine tarihi bir kararla Millî Mücadelenin lideri Mustafa Kemal Paşayı da Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhur reisi (Cumhurbaşkanı) seçmişlerdi.

BİR ASIRA BİR KALA
Bugün yukarıda kısaca arz etmeye çalıştığım, mücadelelerin, kavgaların, ihanetlerin, zaferlerin ve sevinçlerin 99’uncu yıldönümü ve hepsi bizim kadar, hepimiz kadar gerçek. Yaşamakta olduğumuz yoğun ve soğuk hayatın yakın geçmişimizi masallaştırmasına asla izin vermemeliyiz. Zaferler kadar yenilgilerin de gerçek olduğu ve tüm insanlık için geçerli olan “var olma” diyalektiği statik değil, dinamik bir süreçtir. Bu nedenle bugün yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımız aslında tarihte yaşadıklarımızın aynısı ya da benzeri olacaktır. Bunu kadere bağlamak ise sadece kolaycılık veya ihmalkarlıktan başka bir şey değildir. O halde Cumhuriyetimizi yüzüncü yılına taşıyacak ve ilelebet payidar kılacak tek bir yol vardır. O yol; Atatürkçü düşünce sistemi ve yaşam şeklinin aydınlattığı, akla ve bilime dayalı çağdaş uygarlık yoludur.
Bu vesile ile saltanatın kaldırılışının yüzüncü, İlelebet payidar kalacak Cumhuriyetimizin doksan dokuzuncu yılı hepimize kutlu olsun.
Saygılarımla.
Köprüüstü müsaade
MÜMİN KIR
(E) Dz.Kd.Alb.
K A Y N A K Ç A:
Falih Rıfkı Atay, Çankaya,2 Mart 1968, Pozitif Yayınları, Haziran 2020,s.423.
Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt III, Remzi Kitapevi, Ekim 2014,s.58
Dr. Tarık Sarıoğlu, Atatürk Dönemi Demokratikleşme 1920-1938, Demokratikleşme Sürecinde Önemli Bir Aşama: Saltanatın Kaldırılması, s.84-85,93-95.
Öğr. Gör. Bircan Durmaz, Atatürk Dönemi Demokratikleşme 1920-1938, Türkiye’nin Demokratikleşme Sürecinde 1921 Anayasası, s.39-58.
Nutuk(Söylev),Cilt II. Türk Tarih Kurumu, Ankara,2008, s.915-917,921.
Mehmet Akif Kural, Saltanatın Otopsisi ve Millî Hakimiyet Yolunda Çekilen Çileler,s.1001.
Dr.Tunay Şendal, Atatürk Dönemi Demokratikleşme 1920-1938, Cumhuriyetin İlanı: “Millî Mücadelenin Telosu”,s.129, 136-137.
İlber Ortaylı, Yakın Tarihin Geçekleri, Osmanlının Çöküşünden Küllerinden Doğan Cumhuriyete, Timaş Yayınları 2012,s.122.






















