Olmasa bile güneş altında söylenmemiş tek bir söz
Bilinmezi bulmak değil hatırlatmaktır bizim işimiz
Maviyi yaşadıkça yol güzelleşiyor artıyor sevgimiz
Nefes aldığımız sürece devam edecektir ticaretimiz*
ÖZÜ SÖZÜ BİR MİSALİ BAŞI KIÇI BİR
En yaygın kullanımı ile, “tirhandil” üzerinden kahvemizi yudumlayarak yazımıza devam edelim. Suyun her iki yakasında da artık bu tekneler tirhandil olarak anılıyor. Sonuçta burada bir “KAHVE MOLASI” nda buluştuk, hep birlikte tadını çıkaralım. Tirhandil; en orjinal haliyle, baş bodoslaması hilal şeklinde, kıç bodoslaması düz, yuvarlak ve geniş karınlı, tek direkli, latin yelkenli,kürekli, başı kıçı bir ahşap iş teknelerine verilen isimdir. Zaman içinde “traşlanmayan” en önemli özelliği “başı kıçı bir” olmasıdır. Günümüzde daha çok gezi ve sportif amaçlı kullanılmaktadır. (Burada hemen latin yelkeni biraz açalım. En basit anlatımıyla, iki ucundan bir sopaya bağlanmış üçgen bir bezi bir direğe çektiğinizde oldu size işte latin yelken. Konuya ilgi duyan ve daha detaylı bilgi edinmek isteyenleri bir ömür boyu oyalayacak kütüphaneler dolusu kitap ve dergi vardır.) “Tirhandil” kelimesinin kökeni, Yunanca “trehantiri”, yani “takip eden” den gelmiş olabileceği gibi, eninin boyunun üçte biri olması sebebiyle “Üçte Bir” anlamına gelen “triakena” kelimesinden türemiş olabileceği de söylenir. Tirhandiller; “kendi boyu kadar mesafede” dönebilen manevra kabiliyeti yüksek tekneler olup, geniş enleri sayesinde karnına sığdırdığı bolca yükle emniyetle yelken yapabilme özelliğine sahip teknelerdir. Yükü olmadığı zamanlarda ise, yine geniş karnı sayesinde safra almaya gerek duymadan, içindeki mürettebatın kontrasıyla(karşılamasıyla) rahatlıkla yelken yapabilir. İçine bolcana yük aldığı geniş karnı ve sık posta aralığı, onu ayrıca denize karşı dirençli yapan en önemli iki özelliğidir. Eski süngerciler, bilindiği üzere nargile tabir edilen, tekneden bir hortum vasıtası hava verilen dalgıç elbiseleriyle dalış yaparlardı. Hortumun zedelenmemesi ve hava kabarcıklarının takip edilmesi hayati bir önem taşıyordu. Bu sebepten, çok iyi “kürek dinleyen” tirhandil tekneleri yüzyıldan fazla bir süre sünger avcılarının vazgeçilmez teknesi olmuştur. Meşhur Türk tirhandil ustası Namilerin Mehmet’in torunu Mehmet Nami Uyav’ın, çok değerli bir deniz sevdalısı Yücel Köyağasıoğlu ile yaptığı söyleşideki şu muhteşem tasviri sizinle burada paylaşmak istiyorum: “ Tirhandil, denizi içeri almaz. Nasıl bir kavunun içinden çekirdeğini çıkarıp parmaklarınızın arasında sıkarsanız kayıverir, işte tirhandil de deniz sıkıştırdı mı kaçıverir öyle.. ” Bu sözler, yalın olduğu kadar göz kamaştırıcı, dört dörtlük bir “denizci tarif” bana göre. Yine aynı söyleşiden; Türkiye’de tirhandil yapımı başlangıcının, Yunanistan’ın Kalimnos adasına tirhandil yapımını öğrenmek için giden Namilerin Mehmet’in dönüşünde yaptığı tirhandili, babası mavnaya benzettiği için yakmaya kalkmasından “vazgeçirilmesine” borçlu olduğumuzu öğreniyoruz. Zamanında, çoğunlukla reçinesi bol çam ağacından yapılan tirhandiller için, bakın eski tirhandil ustalardan Erol Ağan ne demiş:

“DÖRT ŞEY VARDIR ÇAM KESERKEN!”
Birincisi; Ay karanlıkken kesilecek ki ağacın özsuyu köküne inmiş olacak. (Burada bir parantez açmakta fayda var. “Ay karanlıkken” de kastedilen medcezir’in (gelgit) en düşük zamanıdır. Bilindiği üzere Ay, dünya üzerindeki bütün suları medcezir(gelgit) dediğimiz çekim gücü ile kendine çeker ve bırakır. Dolunay zamanında bu gelgit’ler en üst seviyededir ve sonra kademeli olarak azalır. Karanlık Ay zamanı, çekim gücü en düşük seviyede olacağından ağacın içindeki özsuyu da ağacın yukarılarına doğru çıkamayacak ve kökünde kalacaktır.Eğer ağacın özsuyu ağacının içinde kalırsa, ağaç ustalarının tabiriyle “ağaç çalışır”. Çalışan ağaçtan yapılan tekne aksamlarının çatlama, kırılma ihtimali daha fazladır.)
İkincisi; ağaç kesilir kesilmez kabuğu soyulacak ki ağaç kurdu ağaca girmesin. (Ağacı kurt kapmış der ağaç ustaları, kaptırmayacaksın.)
Üçüncüsü; kesilen çam “ Mezarlık Çamı ” olmayacak. Mezarlıktan kesilen çam hayr etmez.(Hey gidi dünyanın güzel zamanlarından kalma, her şeye saygılı, gönül gözü açık bilge insanlar hey!)
Dördüncüsü; “Ağustos sıcağında kesilen çam taş gibidir, eskimek bilmez!”…(Buna ilave edecek bir şey var mı ? Bulutsuz bir yaz gecesinde dolunay kadar parlak sözler bunlar. Bir cümle içinde, nesiller boyunca babadan oğula aktarılmış deneyimlerin özeti var içinde, sizce de güzel değil mi?)

“Tirhandil insana onur verir. Dümendeyken kendini Barbaros sanırsın, denizciliğine doyamazsın… ” diyor tirhandil ustası Mehmet Nami Uyav gururla…
Mavistanı görmek gündüz gözüyle parıltılı yıldızlar seyretmek
Mavistanı bilmek yaşadığımız her şeye saygı göstermek demek
Mavistanı duymak sahnede kendi hayatını ön sıradan seyretmek
Mavistanı sevmek yaşamak için en az bir sebebimiz var demek*

Tirhandil efsanesine, İbrahim Özcengiz’in katkıları ile kendi anılarımızdan bir ekleme yapmak istiyorum müsadenizle…Ve devam ediyor İbrahim Özcengiz; “…Sene 1972, Marmara’da balık bol. Kartal’lı Mustafa Pamukçu ustanın elinden çıkma bizim küçük tirhandilin küreklerine ilaveten; fabrikası 1959’da kapanan 3,5 beygir kuvvetinde, susturucuz, şanzımansız, motoru elinle ters çevirince tornistan olan, karbüratörü dışarda, süpürge sapından yekesiyle, antika bir efsane British J.A.P motoru vardı. Motoru tutan kelebekleri kendi tireşiminden çözülürdü. Marşı falan yoktu. İp sararak kol gücüyle çalıştırırdık. İstop etmek için ise hava girişini elimizle kapatırdık. Bir keresinde, yetişemeyip denize düşürdüğümüzde suyun içinde bile çalıştığını gördük. Şaftı kırıldıkça kaynak ettirdiğimiz, kayığımız satılınca Cevizli’de kırık dökük bir lunaparkta “gokart” olarak acıklı bir şekilde kalan ömrünü tamamlayan bu motorumuz, aynı zamanda muazzam gürültü çıkaran bir canavardı. Sabah erken saatte balığa çıkarken, bütün plaj yolundaki yazlıkçılar yataklarından fırlamasın diye kürekle iyice açılırdık kıyıdan. Aksi takdirde şikayetlerin ardı arkası kesilmezdi ama haklılardı tabi. Livarları her zaman balıkla dolup taşan bu emektarın tayfalarından rahmetli Hasan abimize ve basketbolda ülkemizin yetiştirdiği en önemli isimlerden biri olan Erman Kunter’e buradan selam olsun…”
Ve ben de buradan; Marmara’nın tozunu atan ağır bir poyraz fırtınasında onları bize bağışlayan, önce Poseydon’a, sonra bizim karakaçan tirhandile bir – ara – teşekkürü borç biliyorum.

Deniz korktukça üstüne gelir
Kaçmazsan görünmez
Kaçarsan hasret olursun
Toprak gibi sabırlı değildir deniz
Yüreğini vermezsen
İntikamı çabuktur
Çabuk kızar
Çabuk unutur
Çabuk unutturur
Yağmurları
Denizde ağlayanların
Gözlerindeki tuzu yıkamak
Geceleri
Güneşi dinlendirmek içindir
İlla dellenecek diye bir şey yok dalgalarının
Olsa olsa oyunbozan kara bulutların oyunudur
Fırtınalarıysa bilirim kapris değil
Mecburiyetten
Çünkü huyudur*

Yazımızın sonlarına yaklaşırken, gelelim bir diğer Maltepe’li, Mehmet Uzman abimizin bir “uzmanlık” sorusuna. Eski bir dostunun “GİRİT PİYADESİ” kayığı varmış bir zamanlar. Neyin nesidir biraz kurcalar mısın diye sordu. Becerebildiğim kadarıyla, onun merakını da aşağıda gidermeye çalıştım.
GİRİT PİYADESİ; 5 ila 8 metre boy aralığında “perama tirhandilleri”nin, kıçında küçük bir üçgen aynalığı olan Girit yapımı formuna verilen bir ad. (Perama bölgesi, Pire limanının şu an tersaneler bölgesi olarak hizmet veren bir semtidir. Denizciliğin kalbi Perama’da atar derler. İsim benzerliği ayrı bir araştırma konusu olabilir.) Girit mübadillerinin nakliye kayığı olarak Türkiye sahillerine getirdiği bu peramaların, bodoslaması hilal şeklinde değil de düz olan bir tirhandil sınıfı olduğunu öğreniyoruz. Ustaların; baş bodoslamayı hilal şeklinden düz olarak nispeten daha modern bir forma sokmaları, teknelerin artık yelkenden motor gücüne geçmelerinden dolayı olabilir diye düşünüyorum. Muhakkak bu dönüşümün sebebini en iyi yapım ustaları bilir ama kanaatimce motor gücü kazanan teknelerde yapımı en zor bölümlerden biri olan hilal şeklinde baş bodoslamanın düz yapılmasıyla, işçilikten önemli ölçüde tasarruf edilmiş olabilir.
Ve işte yine son sözlere geldik…1970’lerin başlarında rahmetli babamız Avukat Arif Özcengiz’in Maltepe’li bir balıkçıdan aldığı, livarlı, kürekli, tahta ıskarmozlu, en küçüğünden, benim taktığım ismiyle “Denizlerin Karakaçanı” bir tirhandilin küllenmiş anılarından başlayarak yola çıkan bu derlemede, ismi geçen ve geçmeyen, yaşayan ve yaşamayan bütün ustalarına, ve tabi bütün deniz sevdalılarına, buradan son bir dörtlük ile veda ediyoruz;

Mavistan bir yalnız gecesinde arkadaş diye denizcileri yaratmış
Karadaki bilmez dönmeyince geri ah vah diye ağlayıp sızlanmış
Yahu ben daha ölen tek bir kaptan bile görmedim gemisi batmış
Zamanı geldiğinde hepsi bir deniz kızına kendi rızasıyla kanmış*
Sağlıcakla kalın.
Derleyen: Talip Özcengiz
29.11.2020 Atina
(*Mavi Şiirler-Talip Özcengiz, 2010)





















