Trump’ın Suriye politikası, belirsizlik ve iniş çıkışlarla doluydu. Temel önceliği, ABD’nin dış müdahalelerini sınırlandırmak ve maliyetleri azaltmaktı. Şu adımları öne çıkarıyordu:
Amerikan askerlerinin çekilmesi: Trump, Suriye’den çekilmek istediğini defalarca açıkladı ve “Suriye bizim savaşımız değil” dedi.
Ekonomik baskı: Türkiye üzerinde zaman zaman yaptırımları gündeme getirdi, ancak bu yaptırımları uygulama konusunda ciddi bir adım atmadı.
İç kamuoyu odaklı söylem: Trump, Suriye politikalarını genellikle iç politikada puan toplamak için kullandı ve bu kararları “Amerikan askerlerini eve getirmek” olarak sundu.
Trump, pragmatik bir lider olarak öne çıktığı için gelecekte PYD, Türkiye ve Suriye bağlamında şunları yapabileceği öngörülebilir:
Sonuç olarak, Trump’ın yaklaşımı, jeopolitik dengelerden çok iç politikada nasıl algılandığıyla şekilleniyordu. Türkiye ve PYD gibi hassas konularda ise sürekli denge arayışında bir tutum sergiledi.
SURİYE ENERJİ KAYNAKLARI VE SURİYENİN İHTİYACI
Suriye’nin enerji altyapısında, özellikle iç savaş sonrası oluşan yeni harita, enerji kaynaklarının kullanılabilirliği açısından ciddi fırsatlar ve tehditler barındırmaktadır. Bu dinamikleri şu şekilde özetleyebiliriz:
Tabka Barajı (Euphrates Barajı): Kuzeydoğuda bulunur ve elektrik üretimi açısından stratejik bir öneme sahiptir. Şu an PYD/YPG kontrolündeki bölgede yer alıyor.
Tishrin Barajı: PYD/YPG’nin kontrolünde olup elektrik üretimi ve sulama için önemlidir.
Güneydeki enerji tesisleri ve altyapı ise kısmen Şam rejimi ve İsrail sınırına yakın bölgelerde bulunmaktadır.
Petrol ve Akaryakıt: Suriye’nin petrol sahalarının %80’i kuzeydoğuda, yani Kürtlerin (PYD/YPG) kontrolünde yer alıyor. Bu durum rejim güçlerinin enerjiye erişimini kısıtlıyor.
Kürtlerin kontrolündeki bölgelerde enerji fazlası, Yeni Şam rejimiyle yapılan anlaşmalar veya ticaret üzerinden kullanılabilir. Bu hem Kürtler hem rejim için kazançlı bir iş birliği alanı yaratabilir.
Yerel enerji üretimi ve dağıtımı artırılarak, Suriye’nin kuzey ve güney bölgelerindeki enerji açığı azaltılabilir.
Enerji kaynakları üzerindeki kontrol hem iç çatışmalara hem de bölgesel aktörlerin müdahalesine yol açabilir. Örneğin, rejim güçleri kuzeydoğudaki petrol sahalarını yeniden ele geçirmek için askeri operasyonlara yönelebilir.
ABD ve Batı, PYD/YPG’nin kontrolündeki bölgeleri desteklerken, Şam rejimi üzerindeki yaptırımlar enerji ticaretini sınırlayabilir. Bu da enerji paylaşımını zorlaştırır.
Türkiye, PYD/YPG’yi tehdit olarak görmeye devam ettiği sürece, enerji altyapısına yönelik askeri operasyonlar gerçekleştirebilir. Bu durum, enerji üretim ve dağıtım süreçlerini daha da karmaşık hale getirebilir.
Sonuç olarak, Suriye’deki enerji krizinin çözümü, sadece iç aktörlerin değil, dış aktörlerin çıkar çatışmalarına da bağlıdır. Enerji kaynaklarının kontrolü, Suriye’nin yeniden inşası için bir fırsat yaratabileceği gibi, mevcut çatışmaları daha da derinleştirebilir.
RUSYA – UKRAYNA SAVAŞI
Donald Trump, geçmişteki dış politika tutumları ve müzakerelerde “pazarlık” odaklı yaklaşımıyla bilinir. Eğer Trump, Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmek için bir anlaşma yapmak zorunda kalsaydı, muhtemelen tarafları tatmin edecek ancak ABD’nin çıkarlarını ön planda tutan bir strateji izlerdi. Bu bağlamda aşağıdaki gibi bir tavizler ve öneriler içeren anlaşma beklenebilir:
Tump, NATO genişlemesi konusundaki eleştirileriyle biliniyor. Dolayısıyla, Ukrayna’nın NATO üyeliği konusunda Rusya’ya taviz verilmesini içeren bir anlaşma önerilebilir. Bu, Ukrayna’nın tarafsız bir statüye sahip olması veya NATO’ya katılma planlarının dondurulması şeklinde bir çözüm olabilir.
Rusya üzerindeki ekonomik yaptırımların kademeli olarak kaldırılmasını teklif ederek Putin’i masaya çekmeye çalışabilir. Özellikle enerji, bankacılık ve teknoloji sektörlerindeki yaptırımlar üzerinde pazarlık yapabilir.
Trump, Avrupa’nın savunma harcamalarına daha fazla katkı yapmasını sıkça savunmuştur. Bu nedenle, Avrupa ülkelerinin Ukrayna için daha fazla mali ve askeri sorumluluk üstlenmesini şart koşabilir. Böylece ABD’nin rolü azaltılmış olur.
Savaştan zarar gören bölgelerin yeniden inşası için uluslararası bir fon oluşturulmasını destekleyebilir, ancak ABD’nin bu fondaki mali katkısını sınırlı tutmayı önerebilirdi.
Trump, ABD ile Rusya arasındaki ilişkilerin düzeltilmesi gerektiğini sıkça dile getirdi. Dolayısıyla, savaşı sona erdiren bir anlaşmanın ardından iki ülke arasındaki ticaret ve diplomatik ilişkilerin yeniden güçlendirilmesini önerebilir.
Trump, ABD’nin dış müdahalelerde fazla harcama yaptığına inanıyor. Bu nedenle, Ukrayna’ya yapılan askeri yardımların azaltılmasını içeren bir anlaşmayı destekleyebilir. Bu, Ukrayna’nın Rusya ile uzlaşmaya daha açık hale gelmesine yol açabilir.
Trump’ın bu tür bir anlaşmayı tercih etmesi, büyük ölçüde Rusya ile ilişkileri geliştirme arzusuna, Avrupa’nın daha fazla yük alması gerektiğine dair görüşlerine ve ABD’nin dış politikasında maliyetleri azaltma hedeflerine dayanır. Ancak bu yaklaşım, Batı ittifakında ciddi eleştirilere yol açabilir ve Ukrayna’nın egemenlik haklarının göz ardı edilmesi olarak görülebilir.
NATO VE AB İLE İLİŞKİLER
Donald Trump’ın başkanlığı döneminde NATO ve Avrupa Birliği’ne (AB) yönelik yaklaşımı, eleştirel ve pragmatik bir çizgi izlemiştir. Trump’ın geçmişteki açıklamaları ve politikaları dikkate alındığında, NATO ve AB konusundaki davranışları şu şekilde öngörülebilir:
Trump, NATO’nun önemini kabul etmekle birlikte, ABD’nin ittifak içindeki finansal yükünün adil olmadığını sık sık dile getirmiştir. Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırması gerektiği konusunda ısrarcı olmuş ve ABD’nin NATO’daki yükümlülüklerini bu çerçevede gözden geçirebileceğini ima etmiştir. Bu nedenle, yeniden güçlü bir lider olarak NATO desteğini azaltması olasıdır, ancak tamamen çekilmesi beklenmez. Bunun yerine, Avrupalı müttefiklerin daha fazla harcama yapmasını talep etmeye devam edebilir.
Trump, AB’yi ticaret politikaları nedeniyle sık sık eleştirmiş ve AB’yi ABD’nin ekonomik çıkarlarına bir tehdit olarak görmüştür. Brexit’i desteklemesi ve AB’nin ticari yaklaşımına karşı uyguladığı gümrük tarifeleri, Trump’ın Avrupa ile ilişkilerde ekonomik çıkarları önceliklendirdiğini göstermiştir. Bu nedenle, AB ile ilişkilerinde gerilimli bir çizgi sürdürmesi ve AB’nin ABD’ye yönelik politikalarını sorgulamaya devam etmesi beklenebilir.
Trump, geleneksel ittifakları sorgulasa da Avrupa’yı tamamen dışlamaktan kaçınmıştır. NATO’yu eleştirmiş olsa da ittifakın ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiğini ifade ettiği anlar olmuştur. Avrupa ile ilişkilerde pragmatik bir yaklaşım benimseyerek, güvenlik ve ticaret meselelerinde çıkarlarını ön planda tutabilir.
Trump, başkanlığı sırasında Rusya’ya yönelik karışık sinyaller vermiştir. Bir yandan Rusya ile daha iyi ilişkiler kurmayı savunmuş, diğer yandan Kongre’nin zorlamasıyla Rusya’ya yönelik yaptırımları uygulamıştır. Avrupa ülkelerinin, özellikle Baltık ülkeleri ve Polonya’nın, Rusya’ya karşı ABD’nin güçlü bir güvenlik taahhüdünü sürdürmesini beklediği düşünüldüğünde, Trump bu konuda daha esnek bir tutum sergileyebilir.
Trump, ABD’nin ticaret açıklarını azaltmayı ve Avrupa’nın ABD’ye yönelik tarife ve kısıtlamalarını hedef almayı sürdürebilir. Bu durum, Avrupa ile ekonomik ilişkilerde yeni gerilimlere yol açabilir.
Trump, NATO’ya bağlılığını sorgulamış ve örgütün “eskimiş” olduğunu iddia etmiştir. Ancak, ittifakın tamamen desteklenmemesi, ABD’nin küresel liderliğini zayıflatabileceği için bu tür bir politika sınırlı ölçüde uygulanabilir. NATO desteği tamamen kesilmese de Avrupa’nın savunma harcamalarını artırması yönünde daha fazla baskı yapılması muhtemeldir.
Genel Değerlendirme
Trump’ın NATO ve AB’ye yönelik yaklaşımı, ekonomik çıkarlarını ve ABD’nin finansal yükünü ön planda tutarak şekillenebilir. NATO’yu zayıflatma ya da AB ile tamamen kopma gibi radikal adımlardan ziyade, yük paylaşımı, ekonomik baskı ve pragmatik ilişkilerle denge kurmaya çalışacaktır. Ancak bu politikaların, Avrupa ile ilişkilerde gerilim yaratması muhtemeldir.
ÇİN İLE İLİŞKİLER VE TAYVAN KONUSU
Trump, başkanlığı döneminde “Önce Amerika” (America First) politikası çerçevesinde dış politikada ekonomik ve stratejik çıkarları ön planda tutan bir yaklaşım sergilemiştir. Trump’ın Çin’e yönelik politikaları ise özellikle ekonomik rekabet ve jeopolitik denge çerçevesinde şekillenmiştir. Geçmişteki beyanları ve eylemleri göz önüne alındığında, Tayvan ve Çin ile ilgili olası politikaları aşağıdaki şekilde değerlendirilebilir:
Trump, Çin’in ekonomik ve askeri yükselişini ABD’nin çıkarlarına bir tehdit olarak görmüş ve bu çerçevede Tayvan’ı destekleme eğiliminde olmuştur. Özellikle, Tayvan’ı silahlandırma ve diplomatik desteği artırma yönündeki politikalarının devam etmesi beklenebilir. Bu, Çin’e karşı bölgesel bir denge oluşturma stratejisinin parçasıdır.
Trump döneminde ABD, Çin’e karşı ticaret savaşları başlatmış ve Çin ekonomisine zarar vermek için tarifeler, teknoloji kısıtlamaları ve ekonomik yaptırımlar uygulamıştır. Benzer şekilde, Çin’in Tayvan üzerindeki baskısını artırması durumunda, Trump’ın ekonomik yaptırımlar yoluyla Çin’i caydırmaya çalışması olasıdır.
Trump’ın geçmişte ABD’nin askeri gücünü öne çıkaran açıklamaları ve savunma harcamalarını artırma politikası, Tayvan Boğazı’nda Çin’i caydırmak için daha aktif bir askeri varlığı desteklemesine yol açabilir. Bu, bölgedeki müttefiklerle daha yakın iş birliğini de içerebilir.
Trump, Tayvan’la diplomatik ilişkileri geliştirmeyi ve Çin’in “Tek Çin Politikası”na meydan okumayı tercih edebilir. Geçmişte, Tayvan lideriyle doğrudan telefon görüşmesi yaparak bu konuda geleneksel diplomatik normları ihlal etmişti. Bu tür cesur adımlar, Tayvan’ı desteklerken Çin’i kışkırtabilir.
Trump, genellikle doğrudan ve sert bir dil kullanmayı tercih etmiştir. Bu, Tayvan konusunda da Çin’i açıkça hedef alan açıklamalar yapma olasılığını artırabilir. Ancak bu söylemin, Çin’le olan ilişkilerde gerilimi artırabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Risk ve Fırsatlar
Sonuç olarak, Trump’ın Tayvan ve Çin politikası geçmişte olduğu gibi güçlü bir ekonomik ve askeri caydırıcılık politikasıyla şekillenebilir. Ancak bu politikaların bölgesel ve küresel etkileri dikkatlice değerlendirilmelidir.
Cumhuriyet Donanması’nın "Altın Çocuğu" olarak anılan, 20. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek, vefatının 8. yıl dönümünde Rahmi M. Koç…
İspanya’dan yola çıkan ve İtalya üzerinden takviye alan Küresel Sumud Filosu, 26 Nisan’da Gazze’ye insani yardım ulaştırmak amacıyla denize açıldıktan…
Türk Loydu Vakfı’nın 71. Olağan Genel Kurulu, 29 Nisan 2026 tarihinde Türk Loydu Merkez Binası’nda gerçekleştirildi. Mevcut başkan Oral Erdoğan…
Gazze'ye insani yardım için giden Sumud Filosu, Yunanistan açıklarında İsrail'in hedefi oldu. Sumud Filosu, İsrail'in 20 Türk aktivisti alıkoyduğunu duyurdu.…
Plüton, 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği tarafından “gezegen” statüsünden çıkarılarak “cüce gezegen” olarak yeniden sınıflandırılmıştı. Bu karar, kamuoyunda yankı uyandırmıştı.…
Greenpeace Türkiye, Küresel Sumud Filosuna katılan Arctic Sunrise gemisinde yerini aldı. Greenpeace Türkiye’den Barış Eceçelik, Greenpeace’in gemisi Arctic Sunrise ile…