
ZEYTİNİ ANLATMAYA BAŞLAMADAN ÖNCE, ŞU MUHTEŞEM FOTOĞRAFA BİR GÖZ ATALIM MI ?
“Göz göze gel yeter, dalında bir zeytinle, aramak gerekmez başka yerde, kapına dizilir mucizeler” diye sesleniyor bize Hasan Hüseyin SAÇAKLIOĞLU, yeni bir yılın ve yeni umutların ilk “pazarında”. Kucağında torunlarından birininin bugün 14 yaşında olan kızı bir içim “SU” ile beraber bize selam ediyor. Ankara Hukuk Fakültesi Mezunu, Türkiye Cumhuriyeti Hukuk Tarihi’nin yaşayan en eski ceza avukatlarından 95 yaşındaki bu “eskimeyen çınara”, dünyanın en güzel ve bereketli topraklarında kurduğu çiftliğindeki zeytin ağaçlarının gölgesinde, bütün sevdikleri ile beraber, daha nice nice sağlıklı ve mutlu yıllar diliyoruz biz de buradan…
BAŞKA BİR AKDENİZ MUCİZESİ: ZEYTİN

Zeytin Ağacı; Anavatanı Akdeniz’dir. Akdeniz’e kıyı şeridi olan ülkelerde ve Portekiz’de (Lizbon’a kadar) yoğun olarak yetiştirilir. Tek çekirdekli olan meyvesine zeytin denir. Boyu 10/15 metreye kadar uzayabilen, hiç yaprak dökmeyen, zor büyüyen ama çok dayanıklı olan bu ağaç binlerce yıl yaşayabilmektedir. Botanik biliminde “Olea Europaea” olarak geçer. “Olea” ailesinin küçük türlerinden biridir. “ZEYTİN VE ZEYTİNDEN ÇIKARILAN ZEYTİNYAĞI DÜNYANIN İNSANA BAHŞETTİĞİ EN BÜYÜK HEDİYEDİR”. Dünyada mevcut 800 milyon zeytin ağacının yüzde 98’i akdeniz havzasındadır. (Allah Aşkına, lütfen dikkatinizi bir kere daha çekmek istiyorum. Bu yaşam mucizesinin anavatanı ve yaşam alanının yüzde 98’i yani neredeyse tamamı Akdeniz!) Dünyanın her yerinde benzer iklimlerde yetiştirilmeye çalışılıyor olsa da takribi 3,5 milyon ton olan dünya zeytinyağı üretiminin yarısı tek başına İspanya’ya aittir. İkinci olarak 550bin ton ile İtalya gelir.Türkiye’nin payı bu sene geçen senelere göre artmış haliyle bile maalesef 200bin ton civarındadır. Komşumuz Yunanistan’da 300bin ton civarı ve neredeyse üretimini iki katına çıkarmış olan Tunus’da ise 350bin ton civarındadır. (Marmara, Ege ve Akdeniz kıyılarımızda yapılaşmaya derhal bir son verip her karış toprağına zeytin ağacı dikmek gerekiyor. Dünya ısınıyor. Zeytin zor şartlara dayanıklı bir ağaç. Bize bahşedilmiş olan bu “büyük nimete” dört elle sarılmak şart. Ülkemiz gerekli tedbir ve teşvikleri aldığı takdirde zeytincilik mesleğinde İspanya’yı bile geride bırakacak kapasiteye sahip bir iklim ve toprağa sahip olmasına rağmen böyle bir nimete nasıl sırt çevriliyor, anlamak hiç ama hiç mümkün değil!)

ZEYTİN: BEREKET,BARIŞ VE MEDENİYETİN TEMSİLCİSİ !
Zeytin Ağacı’nın diğer bir adı İLK AĞAÇ’tır. Zeytinyağı, “Hayat İksiri” denen büyülü sıvının hayata geçmiş halidir. Tarihte zeytine nereden başlayacağımızı bile kestirmek kolay değil. Yunanistan’ın turistik adıyla “Santorini” olarak bilinen, asıl adı Thera/Thira/Tera/Tira olarak da geçen bu adalar grubu, aslında içine deniz dolmuş dev bir volkan kraterinin kenarlarıdır. 3600 yıl önce devasa bir volkanik patlamayla merkezi Girit olan ve bütün Ege’yi kaplayan MİNOAN medeniyeti bir kalemde tarih sayfasından silinmiştir. İşte bu adada yapılan arkeolojik çalışmalarda 40bin yıllık zeytin yaprağı fosilleri bulunmuştur. Antik Yunan Medeniyeti’nin doğuşu ise bu korkunç volkanik felaketin arkasından başlar.

Tanrıların Tanrı’sı ZEUS artık kurdukları şehre bir isim vermenin zamanı geldiğini söyler. Kentin koruyucu tanrısı(veya tanrıçası) kente en değerli armağanı veren olacaktır. Bunun için Zeus’un kardeşi Denizler Tanrısı POSEYDON ve en sevdiği kızı Bilgelik, Savaş ve Sanat Tanrıçası ATHENA (aynı zamanda adalet, kutsallık, bolluk, bereket, barış, arınma, yeniden doğuşun temsilcisi) arasında kıyasıya bir yarış başlar. Poseydon; denizden getirdiği (veya 3 dişli mızrağı ile vurduğu bir kayada açılan delikten çıkan su ile beraber gelen) rüzgardan bile hızlı, çok güçlü ve savaşlarda orduların çok işine yarayacak bir “AT” getirip Tanrılar Meclisi’ne sunar. Athena ise sadece bir “ZEYTİN DALI” getirir. Bu daldan büyüyecek olan ağaç; yüzlerce hatta binlerce sene yaşayacak, meyvesi ve meyvesinden çıkan sıvı insanlığı doyuracak, şifa verecek, yaraları iyileştirecek, geceleri ışığıyla aydınlatacak, gölgesiyle güneşten koruyacak ve gövdesinden elde edilen odunlar ile insanları ısıtıcaktır. Yarışı açık ara ATHENA kazanır. “İLK AĞAÇ” bugünkü Akropol’ün olduğu tepeye dikilir ve şehre “ATİNA” adı verilir. (Maalesef tanrılar arasında da insanlar arasında olduğu gibi nefret ve kıskançlık hiç bir zaman eksik olmamış. Babasının yenilgisini hazmedemeyen oğlu HALİROTHİOS dikilen zeytin ağacını kesmek için baltayı kapar ama balta büyülü bir şekilde ters döner ve kendi kafasını keser.)
Zeytin ağacının ne kadar kutsal olduğuna dair bir başka güzel bir örnek ise, Antik Yunan’da zeytin hasadının sadece “bakireler” tarafından yapılması kuralıdır. Zeytin ağacına verilen önem kanunlarla da güvence altına alınmıştır. ATİNA’lı en önemli devlet adamlarından Bilge SOLON yazdığı kanun kitabında; “BİR ZEYTİN AĞACINI, HER NE SEBEPTEN OLURSA OLSUN, İZİN ALMADAN KESEN HERKES, ÖLÜM CEZASI İLE CEZALANDIRILIR” diye bir kanun maddesi koymuştur. Antik Yunan uygarlığında kutsal bir aileden gelmenin işareti bir zeytin ağacı altında doğmuş olmak olduğu söylenir. Akabinde peşpeşe gelen bütün semavi dinlerin yaratılış hikayelerinde de zeytin ağacı hep var olmuştur.

ZEYTİN ÇUVALLARDA SIKILMAK İÇİN SIRASINI BEKLERKEN ALTINDAN SIZAN YAĞA “GÖZ
YAĞI” DENİRMİŞ. KİM BİLİR NE LEZZETLİDİR O YAĞ !
Anadolu’da zeytin ağacına “ÖLMEZ AĞACI” derlermiş. Tahrip olmamış zamanlardan bugüne kalan ne kadar naif ve bilgece bir isim değil mi? Zeytinyağı’na ise “ZEYTİNİN ALIN TERİ” demişler. Derin bir derya olan zeytin kültürü içinde en ilgimi çeken ve bana ilhan veren “DALINDA OLGUNLAŞMIŞ ZEYTİN” olmuştur. Ülkemizde; Karaburun yarımadasında yetişen bazı ağaçlardan elde edilen bu zeytine hurma zeytini (erkence) deniyor. Yunanistan’ın Tasos adasında ve Girit adasında yetişen tirubolea cinsi bazı zeytinler yine hurma zeytini gibi dalında olgunlaşabiliyor. Bir de Tunus’un dokar cinsi zeytinlerinden bazıları yine aynı şekilde dalında olgunlaşarak yenecek kıvama gelebiliyor(muş). Bilimsel olarak buna bir çeşit mantarın sebep olduğu söyleniyor ama bana göre bu; dünyada eşi emsali olmayan EGE DENİZİ’nde esen “MELTEMİ/MELTEM” rüzgarlarının “ZEYTİN YETİŞTİREN İNSANLARINA” verdiği bir hediye. Dedemin ve babamın memleketi Hanya’nın biraz batısındaki “Vouves” köyündeki zeytin ağacı tam 4000 yaşındaymış. Evet, yanlış duymadınız. Tam 4000 yaşında ve dünyanın en eski zeytin ağacı. Seferihisar’daki 1800 yaşındaki zeytin ağacı da ülkemizin en eski zeytin ağacı ünvanına sahip. (Her ikisini de henüz ziyaret edemedim ama mutlaka ziyaret etmek ve altlarında oturup vakit geçirmek çok isterim. Sizlere de tavsiye ederim.) Ayrıca; bilimsel olarak kanıtlanmış olmamasına rağmen 5000 hatta 6000 yaşında olduğu rivayet edilen Lübnan’daki Nuh’un İkizleri(yan yana iki zeytin ağacı), İtalya’da çizmenin topuğunun hemen üstünde Puglia yöresinde 3000 yıllık, İspanya’nın doğu kıyılarında 2000 yıllık, Portekiz’in başkenti Lizbon’un biraz kuzeyindeki Loures şehrinde yine 2850 yıllık zeytin ağaçları, en çok bilinenler arasında.
TAM BURADA, YİNE YÜREĞİME KAZINMIŞ BİR ANIYI PAYLAŞMANIN TAM SIRASI SANKİ, AKLIM ZAMANA YENİLMEDEN…

“1990’lı yıllar. Ayvalık’ın altında, Dikili’nin üstündeyiz. Önümüz masmavi Ege, arkamız altın sarısı tarlalar ve bitmiyor Yaz. Her haftas onu hiç üşenmeden kopup kopup geliyoruz İstanbul’dan. Gençliğimiz tam gaz. Bereket fışkırıyor topraktan. Ne ekersem ekeyim boynuma sarılıyor her şey bir dahaki yaz. Komşu evle aramızda, yeşil olsun istedim biraz. Bütün şiirler mavi ya, biraz renk olsun istiyorum aramızda onla. Yan yana diktiğim mazılar, her yaz sonu eksiltiyorum yaşım gibi, ama heyhat yine karşımda yemyeşil bir duvar her bahar. Kırılmasın diye topluyorum parmak kalınlığında şeftali ağacından batan yaz güneşlerini. Bir hoşluk olsun diye diktiğim kırmızı güller, artık geçit bile vermiyor aralarından. Gün kırılmış içinden akşamlar dökülüyor yavaş yavaş. Bir çağrı geliyor doğruca Cunda Adası’ndan. Doğru mu bilmem nereden bilsem bilemem. Dur bekle diyorum kendime içimden. Yaşamak nasıldır, ben çok iyi bilirim (u)cunda! diye bir cevap salıyorum meltem rüzgarlarından. Şiir severler var orada bilirim, orada Bekir var şu Coşkun olan hani. Onun o adaya sonsuza kadar serptiği insan olmaklar var falan hani. Güneş batacak ya birazdan, ondan be gözüm ondan, bence ondan, biraz da ondan, çoğunlukla ondan. Tabi ki geliyoruz birazdan. Hazırlanıyorum bir an. Üzerimde yaz yanıklarımı saklayan bir mintan. Altımda bir pantolon bir cüzdan. Tam o sırada, yanakları al al olmuş küçük bir kız koşturuyor bana doğru, içinde büyük bir heyecan. Atıyor bir yana çok sevdiği bisikletini.

Nasıl kıydı ona bende halen muamma. Onda büyük bir heyecan bende müthiş bir merak . Cepleri dolu dolu rengarenk elbisesinin aynı kendi gibi. Ve tam karşıma dikiliyor bildiğim en gururlu ve cesur haliyle. Avuçlarında mıydı mucize yoksa gözlerinde mi, belki de ikisinde birdendi. Baba! Zeytinyağı yapacağız baba ! diye bağırıyor bir yandan avaz avaz. Gözlerim gözyaşı dolu, ellerim titrek ve mutlu. Cesaret diyorum kendime küçük bir kap bulacak kadar. Dolduruyoruz bir süzgecin içine zeytinleri tek tek. Sen de birkaç, ben diyeyim sonsuza kadar. Yörenin taşı olacak üzerine koyduğumuz taş, ve sabah güneşine göre yerleştirilecek bütün tesisi(miz). Neler neler konuşulacak üzerinde bu akşam, ve daha nice akşamlar. Masal kılıklı hikayeler anlatılacak gece inene kadar gözlerimize. Zeytin terleyince mi olur zeytinyağı, yoksa sıkılınca mı acaba. Biz hiç “sıkılmadığımız” için onunla belki de hiç bilemeyeceğiz. Çünkü hiç bitmez onunla birbirimize söyleyeceklerimiz, bitmeyecek sonsuza kadar…”
Bir KAHVE MOLASI’nın daha sonuna geldik sevgili dostlar. Size bu yazının başında şu zeytini “sıkmadan” anlatmaya çalışacağım diye söz vermiştim. Bu mucizenin kanıtlanmış ve de kanıtlanmamış faydaları zaten buraya sığmaz, benim de boyumu aşar. Boyumu aşmayacak bir şekilde bütün kalbimle şöyle sesleniyorum size;

Saf, katıksız bir “sızma” zeytinyağı bulursanız eğer, ‘ÇOK ŞÜKÜR, BAK BURADASIN İŞTE’ deyin ona gönül gözünüzle. Sakın yemeklere salataya falan kullanmayın onu. Her sabah uyandığınızda veya günaşırı, bir çorba kaşığı, aç karnına, güneş varsa güneşe karşı, yoksa gökyüzüne bakarak, o da olmuyorsa gözlerinizi yumarak için ve bütün sevdiklerinize içirin zorla karışık bir ricayla. Üzerine su dahil hiçbir şey içmeyin, bir şey yemeyin, aradan dünya saati ile yarım saat kadar geçsin hele. Kanınıza karışsın nimet! Şölen zamanıdır şimdi. Bırakın sizi siz yapan her şey birbirini kucaklasın içinizde! Göreceksiniz, hem sağlığınıza hem de ruhunuza iyi gelecek, benden size söz.
SÖZ VERİYORUZ, DEĞİL Mİ ÖZGÜR!
EVET! DİYOR HİÇ KANAT ÇIRPMADAN ÜZERİMİZDEN ÖZGÜRCE GEÇEN BİR MARTI.
Ölene kadar bir daha kanat çırpmasa, olacaktı sanki. Düşün kendinden o kadar emin bu yeni yetme martılar…




















