1. Haberler
  2. Genel
  3. Babam ve Beşiktaş… Kaptan Değer Pamuk Duygu Yüküyle Yazdı

Babam ve Beşiktaş… Kaptan Değer Pamuk Duygu Yüküyle Yazdı

1980 senesinin Eylül ayıydı, Fenerbahçe Lisesi'nde ortaokula başladığımda Feneryolu'nda doğmuş, orada büyümüş, o zaman bana yüzbinlerce gibi gelen onlarca Fenerbahçeli çocuğun arasında okula başlamıştım. Sınıfta 40`dan fazla çocuk vardı, sadece bir kaçı Galatasaraylıydı ve ben tek Beşiktaşlıydım. Yetmezmiş gibi Fenerbahçe kongre üyesi bir dedenin torunu, ve neredeyse çok daha hasta bir futbol seyircisi olan ve çocukluğuyla genç kızlığı stadyumlarda Lefter'leri Can`ları izleyerek geçen Fenerbahceli bir annenin çocuğuydum. Kaldı ki daha ilkokul yıllarımda bile mahallede kan ter içerisinde top pesinde koştururken, bazı günler uzaklardan gelen boğuk seslerin, gürültülerin nerden geldiğini ilk başta anlayamamış, daha sonraları o gürültülerin mahallenin 19-20 yaşlarındaki 'rol modeli tribün abilerinin' o günlerde üstlerine sarı-lacivert ne bulurlarsa giyip gittikleri Fenerbahçe maçlarının oynandığı yerden geldiğini fark etmiştim. Uzun lafın kısası, Fenerbahçe Stadına sadece 1.5 kilometre mesafede doğmuş ve Kadıköy’ün orta yerinde büyümüş bir çocuk olarak neredeyse sarı-laciverti tutmaktan başka şansım yoktu. Sünnetimde gelen siyah-beyaz top ve Kartal Yuvası olmayan o yıllarda muhtemelen bir spor dükkânından alınmış beyaz şort ve siyah-beyaz çubuklu formanın yüzü suyu hürmetine midir bilmem ama, o sarı rengin baskısı içerisinde bile benim siyahla beyazın ve Beşiktaş’ın peşinden gitmemi sağlayan tek bir adam vardı, o da 7 çocuklu bir ailenin, hatta 7 erkek çocuklu bir ailenin tam ortancası olan babamdı. 2 numaralı ağabeyine gönülden bağlı olan ve onu kendisine rol model olarak seçmiş bir adamdı, bir şekilde Galatasaraylı anne-babaya ve Galatasaraylı en büyük ağabeyine rağmen 2 numaralı abisinin peşinden gitmişti o da, onun tuttuğu takımı tutuyordu. BEŞİKTAŞLIYDI...

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Herkese nasip olmayan Beşiktaşlılıktır”

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim, aslında kafamdaki “Ben o günün çocuklarının kupalar, şampiyonluklar pesinden gittiği o donemde, etrafımdaki insanlardan etkilenip rahatça Fenerbahçeli olabileceğim bir ortamdan neden etkilenmemişim, neden etrafımdakilerin büyük bölümü sarı renkli takımların taraftarı olurken ben Beşiktaşlı olmaktan rahatsız olmamışım “ sorusunun üç kelimelik cevabi buydu ..

Çünkü babam Beşiktaşlıydı…

1975 senesinin Mayıs ayında, Beşiktaş Türkiye Kupası final ikinci maçında, Trabzon`da 1-0 kaybettiği ilk maçın rövanşı için hınca hınç dolu İnönü’ye çıktığında ben de onunla birlikteydim… Hatırladığım ilk maçımdı onunla birlikte statta izlediğim, yaşım 6, demesi odur ki 3-4 yaşımdan beri beni maçlara götürürmüş ama benim aklımda bazen kalabalık ya da soğuk hava yüzünden beni götürmek istemediği zamanlardan kalan kızgınlıklarım ve hüzünlerim kalmış, çocukluk iste, nankörlük belki…

Doğuştan Beşiktaşlı mıydım?

Ama o gün, benim hayatımın ailem dışındaki en büyük aidiyetinin, keyfinin, mutluluğunun ne olacağını anladığım ve sevdamın başladığı gün olmuştu, burası kesin… Rahmetli Vedat Okyar’ın kaçırdığı penaltı da ilk golü Niko’nun atması da maçı 2-0 kazanan o takımın Beşiktaş tarihinin ilk Türkiye Kupasını havaya kaldırıp saha etrafında kupa turunu atması da şimdi 50`li yaşlarının başındaki bu adamın hafızalarında hala taze … Çünkü en güzel yerden izlemiştim her şeyi, onun omuzlarında…

“Doğuştan Beşiktaşlı “mıydım, sanırım bu duruma göre hayır, komple Beşiktaşlı bir aileden gelmiyorum çünkü, ama benim için “Bu çocuk Beşiktaşlı olacak “dediğini hiç hatırlamıyorum açıkçası, ben bir şekilde o`nun ve o renklerin peşinden gittim, onunla beraber… Sert görünümlü bir askerdi, ha bu arada okuyanlar için bir dip not, geçmiş zaman konuşuyorum ama hala sağ kendisi, 77 yaşında, Allah uzun ömürler versin, kemik gibi duruşuyla, tavrıyla, görünümüyle ve mesafesiyle Ruslara benzerdi, her şeyi ölçülüydü, titizdi ve asla falso vermezdi, misal onun ayağı kayıp düşmezdi, bir şeyi çarpıp devirmezdi, deviremezdi, ağlamak ne kelime duygulandığını bile belli etmezdi.

Sevgisini de göstermeyi pek bilmezdi belki ama hem beni hem de sonraları aynı bizim gibi iflah olmaz bir Beşiktaş fanatiği ve Ali Gültiken sevdalısı olmuş ve bugun iki yeğenimi de kendisi gibi hasta Beşiktaşlı yapmış kız kardeşimi sevdiğini ve üstümüze titrediğini bilirdim, bilirdik, bir şekilde o sinirli ve sıkıntılı olduğu zamanda bile evdeki anne figürü dengeyi sağlar ve ortayı bulurdu. 1982 senesinin bir yaz başlangıcında televizyonda heyecanla Eskişehirspor-Beşiktaş maçının başlangıcını beklediğimiz dakikalarda da sıkıntılı ve huzursuzdu.

Serde Beşiktaşlılık Var…

Yerinde duramıyordu daha doğrusu, çünkü tek kanallı TRT televizyonu 1981-82 sezonunun son haftasındaki Eskişehirspor- Beşiktaş ve Trabzonspor–Adanaspor maçlarını dönüşümlü olarak verecekti. Yaşım henüz 12, gazeteler sadece son sayfasında spora ve futbola yer veriyor, internet ne kelime bilgisayar yok, ben sadece maçı kazanırsak şampiyon olacağımızı biliyorum ama durumun vahametini onun kadar anlamam mümkün değil… Maç başlayıp da Ziya’nın golüyle 1-0 öne geçtiğimizde hiçbir tepki vermedi, serde Beşiktaşlılık var, elimizdekini son anda son dakikada vermeye bayılırız, her halde onun getirdiği bir endişe içerisinde hep yaptığı gibi tırnak uçlarını yiyor, etrafta olup bitenlerden kopmuş gibi televizyona konsantre maçı izliyordu, ben yok gibiydim sanki o anda orada ..

Nitekim ikinci yarı başladığında da ne maçta ne skorda ne de evdeki ruh halinde herhangi bir değişiklik olmadı… Derken bir şey oldu, ekran karardı, yayın kesildi, hatırlamıyorum ama muhtemelen TRT`nin o döneminde her yayın kesildiğinde konan Necefli Maşrapa bile ekrana gelmiş olabilir, neyse ki bu durum uzun sürmedi ve yayın 4-5 dakika sonra geri geldi ve biz o anda gol yediğimizi öğrendik, tam bunun üzüntüsünü yaşarken spikerin şampiyonluktaki rakibimiz Trabzon`un kendi maçında 1-0 öne geçtiğini söylemesiyle gerilim tavana vurdu… Hesap kitap yapamıyorum, kazanırsak şampiyon olacaksak ve şu anda da kazanamıyorsak durum kötü olmalı diye düşünüp cesaretimi toparlayıp sormaya başladım,

Baba ne olacak ha, şimdi ne olacak baba

Adamın oturup bana averaj hesabını yapacak ruh hali yok, gerçi izahat da uzun değil, “biz kazanamayıp berabere kalırsak da şampiyon olma şansımız var, ama Trabzon 5 farklı kazanmazsa “diyebilir, çünkü ben çocuk aklımla o an “bunu anlatmak bu kadar zor mu “diye düşünüyorum… Zormuş demek ki, çünkü tüm bu bitmek bilmeyen sorularımın ve işlerin kötü gitmesinin getirdiği gerginlikle karşı dairedeki komşularımıza geçmemi istedi benden, orada seyretmemi istedi maçın kalanını… Kızmıştı besbelli, haklıydı da… Ne üzüldüğümü ne yalvardığımı hatırlıyorum, ters giden ve sıkıntılı bir şeyler vardı çünkü, ben de karşı daireye geçtim, hiç ses çıkartmadan, çünkü o söyledikleri tartışılabilir ve ses çıkarılabilir bir adam değildi… Yan daireye geçmiştim, orada maç izlenmiyordu, çekingenlik mi yoksa ne olup bittiğini tam kavrayamamaktan mıdır bilinmez bir türlü ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, kapıyı çalmalı mıydım acaba tekrardan…

Hıçkıra hıçkıra ağlamak… Beşiktaş mutluluğu bu

Bu git-geller devam ederken aradan bir 10 dakika geçmemişti ki kapı çalındı, heyecanla gittim açtım. O adam, o güne kadar hiçbir ekstra veya aşırı hareketini görmediğim o koca adam, asansörün hemen yanında kollarını açmış, kolları ve suratındaki tüm damarları gerilmiş, apartmanın içinde avazı çıktığı kadar “Ziyaaa, Ziyaaa, Ziya attı oğlum, 2-1 öne geçtik “diye bağırıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu ..

İlk kez, ama ilk kez babamı ağlarken görüyordum, sonra da uzun yıllar görmeyecektim bir daha… Beni tuttu, kollarımdan havaya tek hamlede kaldırdı, kaptı ve içeri geçip maçı yeniden birlikte izlemeye başladık. Sadece 5-6 dakika sonra attığımız buz gibi tertemiz golün ofsayttan olduğunu düşünen ve o maçı kazanamazsa küme düşecek olan Eskişehirspor takımı oyuncuları sahada tekme tokat bir meydan muharebesi başlattığında da, Beşiktaşlı futbolcular kendilerine yapılan faul pozisyonlarından sonra neredeyse yerde saçlarından çekilerek zorla ayaga kaldırıldığında da, yan hakemin kafasına tribünlerden taş geldiğinde de, ardından orta hakemin göğsündeki kokart sökülmeye teşebbüs edildiğinde de ve nihayet tüm bunlara dayanamayan hakemlerin can güvenlikleri olmadıkları endişesiyle maçı tatil ettiklerini ilan edip soyunma odasına gittiği dakikalarda da gözündeki yaş dinmedi..

 

Maç tatil edildikten sonra ben ona defalarca “Baba ne olacak şimdi bitmedi maç, ne olacak şimdi, şampiyonluk olamadık mı? diye soruyordum ve o bu kez hiç bıkıp usanmadan her seferinde bana “Bir şey olmaz oğlum, bu iş bitti, 3-0 galip geleceğiz, hükmen “ diyordu, benim hükmen’in ne demek olduğunu bilmediğimin farkında olmadan… İlerleyen saatlerde federasyon acil olarak toplandı ve sonucu 3-0 olarak açıkladı ve babam oturduğu koltukta öylece kaldı, hiç tepkisiz… Omuzları düştü, sanki uzun yıllardır üzerinde taşıdığı bir yükten, bir günahtan, bir kabahatten kurtulmuş gibiydi. 23 yaşındayken, bana anlatıp durduğu Kaya, Süreyya, Sanlı, Yusuf, Sabri’li kadroların ona yaşattığı son şampiyonluk sevincinden bu yana tam 15 sene geçmişti… 1967`den o zamana geçen, kahır dolu, tribünlerde Başın öne eğilmesin, aldırma Kartal aldırma “ağıtlarıyla gecen 15 koca yıl …

Ve sonunda şampiyon bir takımın taraftarıydı yine…

Babam Kemal ve annem Nedret bu fotoğrafı çektirirken stadyum ‘İnanın çocuklar güzel günler göreceğiz güneşli günler’ tezahüratıyla coşuyordu

Tam 15 sene sonra ve tam 38 yaşında…

O an onun maç sırasındaki gerginliğini o çocuk halimle anlamıştım, tıpkı daha önce bilmediğim şampiyonluk  denen şeyin bu kadar güzel, bu kadar özlenebilecek ve insanı mutluluktan ağlatabilecek kadar harika bir his olduğunu anladığım gibi…

Bugün Beşiktaş, insana ızdırap verip sonunu zor getirdiği, zor kazandığı herhangi bir maçını bitirdiğinde onu ararım, heyecandan izlememiştir çoğunlukla, takılırım, ‘Bulamadın mı baba başka tutacak takım’ derim, o an heyecandan titreyen sesinden skoru bilmediğini anlarım bazen, hemen sonucu söylerim, rahatlatırım onu…

 

Tıpkı 2009 yılında Fenerbahçe ile İzmir’de oynadığımız kupa finalini işlerim gereği Atina”da izlemek zorunda kalıp, Bobo`nun bizi 2-1 öne geçiren golünden sonra heyecana dayanamayıp maçı izlediğim restorandan çıktıktan sonra telefonumu kapatmam, sokaklarda totem gereği maç bitene kadar dolaşmam ve sonrasında maçı 4-2 kazandığımızı öğrendikten sonra ilk iş olarak onu arayıp ‘Siyaaaaaaah’ diye bağırdığımda karşı taraftan gelen ‘Beyaaaaz’ sesinin ağlamaklı olduğunu hissetmem gibi…

Ve ona “İyi ki Beşiktaşlıyız “demem gibi…

Benim güzel babam…

Bana bu dünyada dürüst isminin yanında verdiğin en güzel hediye Beşiktaş ve Beşiktaş sevgisidir…

“Herkese nasip olmayan Beşiktaşlılıktır”

Bunu dünyalara değişmem…

Çok yaşa sen…

KAPTAN DEĞER PAMUK

 

 

Babam ve Beşiktaş… Kaptan Değer Pamuk Duygu Yüküyle Yazdı
0







Giriş Yap

Deniz Kartalı ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!