
“Hocam bir kadeh buldum”
Sena Gürelsu’nun ‘Açma’ sorumlusu Sercan Öngen ile konuşurken heyecanını arttıran bir buluntuya kavuştuğunu anlıyorum. Sena, “Şengül hocam, kil tabakası üzerinden bir toprak alet çıkıyor” sözleri, ekibin pek çok üyesinin dikkatini çekiyor. Diğer açmalardaki öğrenciler ve akademisyenlerde buluntuyu incelemek için gelirken Sena, malayı bırakıp hassas fırçayı eline alıyor. Kil tabakanın üstündeki pek çok toprak kabın içinden altı gözüken buluntu, kolayca kendini Sena’nın ellerine bırakıyor. Kazı başkanı Doç. Dr. Şengül Aydıngün’ün hızlı adımlarla gelerek açma çukuruna inmesiyle ekip gözlerini deneyimli arkeoloğa çeviriyor. Doç. Dr. Aydıngün, “Çok güzel, daha önce bulduğumuz cam parçanın devamı. Eksik parçayı tamamladınız tebrikler” sözleri arkeoloji ekibin yeni buluntular için daha çok çalışmasını kamçılıyor” sözleri herkesi mutlu ediyor.

Topraktan Çıkan Amfora
Çıkartılan topraklarla doldurulan zembiller el arabalarına boşaltılırken ünvanı ya da yaşı fark etmeden herkes tarafından yakındaki alana götürülmesi gerekiyor. Günde 80-100 kez toprakla doldurulan el arabaları binlerce yıllık geçmişe sahip alanda tarihin derinlerine inilmesine yardımcı oluyor. Çalışmalar için önemini belli eden Ayberk Enez, bu kez 2 gün önce bulunan amforanın Şengül Aydıngün onayıyla artık çıkartılması için uygun vaktin geldiğini söylediğinde herkes dikkatini veriyor. Bir gün önce bulunmasına rağmen alttaki devamının ve etrafında ki mimarinin ortaya çıkartılması için bekletiliyordu. Kuyumcu titizliğini gösteren doktora öğrencisi Burak Arslanmirza, amforanın 4 parçaya ayrılan gövdesini Aydıngün’e teslim ediyor. Celal Bayar Üniversitesi’nden Kazı Başkan Yardımcısı Dr. Ülkü Kara’nın ilk tahmini eserin 7 ya da 8’inci yüzyıla ait olduğu yönünde. Dr. Kara, “Alanda Geç Roma’ya ait amphoraların dışında ağ ağırlıkları bulmuştuk. Buluntular bölgenin balıkçılığına dair ipuçları veriyor” dedi.

Kazı Başkanı Aydıngün:
“Depremler ve savaşların ardından tekrar kurulan Bathonea”
Bathonea Kazı Başkanı Doç. Dr. Şengül Aydıngün, İstanbul Cerrahpaşa Üniversitesi, Celal Bayar Üniversitesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nin yanı sıra Polonya Bilimler Enstitüsü ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden pek çok uzmanla süren kazıları Milliyet’e anlattı. Aydıngün, “Bu yıl ağırlıklı olarak alanda İstanbul’un Roma ve Bizans dönemlerindeki liman yapılarını çalışıyoruz. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın belirlediği COVİD 19 kurallarına göre kazıya çok dikkatli başladık adeta heyetçe karantinadayız. Dışarıyla temasımız oldukça sınırlı. Kısa sürede yeni bilgiler edindik. 10-11. yüzyılda yaşanmış büyük bir depremin izlerine dair kanıtlar bu yılın önemli bilgilerinden. En alt tabakada M.Ö. 2000’li yıllara ait izler var. Anadolu’nun içlerinden Hititler, Ege’den Mikenler, Akdeniz’den Kıbrıs (Alasia) ve Balkanlardan gelen Tunç Çağı topluluklarının seramik, heykelcik ve kurşun figürinlerini önceki yıllardaki bulmuştuk. Bu tabakanın üzeri büyük bir doğa olayı ardından deniz yükselmesi ya da sismik bir hareket ile (tabaka çökmesi) kapanmış. Neredeyse bin yıl kadar bölgede hiç yaşam izi olmamış” dedi.

Günün sonunda öğrencilerin, akademisyenlerin ve açma sorumlularının yorgunluklarına değecek buluntulara kavuşmanın mutluluğu yaşadığını görüyorum. Ayberk Enez, kazının günlük ilerleyişini not etmek ve ertesi günkü rotayı belirlemek için nivo ölçümü yapılmasını istiyor. Buluntuların deniz seviyesinden yüksekliğini ölçmek için kullanılan Nivo’yu Ayşenur Ağyar tutarken, Batuhan İldokuz ölçmeyi yapıyor ve ‘5,82 metre’ diye bağırıyor. 3 açmadan da alınan notlar, gün sonu temizliği yapılmasını ve kullanılan aletlerin yerlerine konulmasının habercisi. Bir inşaat alanında bulunabilecek el aletlerinin yanı sıra öğle saatlerinde yenilen yemeklerden kalan çöpler geri dönüşüme gönderilmek üzere arkeolojik alanda toplanıyor. Arkeologlar arkalarında bıraktıkları her atığın doğaya karışarak büyük zarar verebileceği bilincinde olduğu için temizlik ve toparlanma yarım saat sürüyor. Toplanan tüm malzemelerin sayımı ve listelenmesi yapıldıktan sonra çam, incir, erik, dut gibi ağaçlarla zengin bir biyolojik yaşam sunan alanda yürüme fırsatı elde ediyorum.

Gece gündüz güvenlik sağlanan alanda ağaçların özgürce yeşermesi ve doğanın gereği olarak meyve vermesi gençlerin coşkusuna eşlik edilmesi yorumunu yaptırıyor. Hayli yorulmalarına rağmen el arabalarına yükledikleri her malzemeyi depoya götüren ve sırayla içeri alınmasına refakat eden öğrenciler mesailerinin henüz bitmediğini kazı evinde devam edecek işleri olduğunu söylüyor.
Osmanlı Döneminin Tersanesi Korunaklı Küçükçekmece Lagünü

Kazı Başkanı Doç. Dr. Şengül Aydıngün ile sohbetim sırasında Bathonea Limanı’nın 12’inci yüzyıldan itibaren Yenikapı’daki Theodosius Limanı ile aynı kaderi paylaştığını öğreniyorum. Bathonea Limanı’nın da Latin istilası sonrası kullanılmadığını uzun süre terk edildiğini söyleyen Aydıngün, daha yakın tarihimizle ilgili bir detay veriyor. Aydıngün şu bilgileri veriyor:
“Osmanlı döneminde Bathonea’nın bir kısmının tersane olarak kullanıldığını sanıyoruz. Gölü çepeçevre saran taş teraslı kıyıların ve bazı kıyı yapılarının tersane olduğu düşünülüyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de donanmaya tersane olarak hizmet etmesi güzel. Kazılardan çıkan malzemeler bunu gösteriyor. Küçükçekmece Lagün Gölü’nün geçmişten günümüze kadar sürekli Marmara Denizi ile bağlantılı olması korunaklı bir iç liman olarak kullanılmasını sağlıyor”

Vikingler ve Varangianlar İstanbul’da
Bathonea’da 6 yıl önce ilk Viking izlerinin çıkması ve kaynaklarda Vikinglerin İstanbul’un dışında bir bölgede tutulduğunun yazılması Polonya Bilimler Akademisi Arkeoloji ve Etnoloji Enstitüsü Geç Antik ve Erken Ortaçağ Araştırmaları Merkezi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Błażej Stanisławski’nın çok ilgisini çekmiş. Kazı ekibine katılan Stanisławski ile sohbetimize katılan Doç. Dr. Aydıngün, “Vikingler 8-11’inci yüzyıllar arasında İstanbul’da 300 yıl bulunmuş. Hem Vikingler hem de Rus kolu olan Varangianlar önceleri küçük gruplar halinde ticaret ve paralı askerlik için gelirken şehrin surları dışında kendilerine yer bulmuşlar. Nestor’un Kroniği adlı tarihsel kitaba göre, Vikingler ve Varangianlar’ın şehrin uzağında bulunmalarına ve sadece 30-35 kişilik gruplar halinde şehre girmelerine izin verilmiş. Sur içine gün doğarken askerler eşliğinde girmeleri, gün batmadan çıkmaları istenmiş. Hem tüccar hem savaşçı oldukları için Konstantinapolis’i ele geçirmelerinden korkulmuş ve bugünkü Aya Mama Deresi’nin 20 km uzağında bir liman yakınında kalmalarına izin sağlanmış. Hatta Hıristiyanlıkla İstanbul’da tanışmışlar” dedi.

“7 delil ile Vikingler göl kenarındaydı”
Viking ve Bizans tarihçisi Prof. Dr. Błażej Stanisławski, Bathonea’da bulunmasının ise çocukluk yıllarından beri kendisinde olan Viking tarihini keşfetme güdüsünün ve bu konuda eğitim alma sonucu olduğunu söyledi. Prof. Dr. Stanisławski, “Nestor’un Kroniği’ne ve bulduklarımıza göre Vikingler ve Rus (Rhos) kolu Varangianlar Bathonea’da mahalle kurmuş olabilir. Çünkü, Bizans surlarının dışında tutuluyorlar. Şimdiye kadar tutuldukları yer hakkında net bilgi yoktu ama Bathonea’da olduklarına dair delilleri sıralamak isterim. 1-Küçükçekmece keşfedilen liman. Şehre yakın büyük uluslararası limanın yapılma nedeni ticaretin sürmesi. Yani şehre giremeyen yabancıların bulunduğu uluslararası bir liman. 2- Varangian ve Vikingler’in yerleştirildiği yerin Aziz Mamas Kilisesi’ne yakın yani bugünkü Ayamama Deresi’nin batısında olmalı. 3- Bathonea’da Aziz Mamas damgalı 11 tuğla bulunması. Bu da ilk arkeolojik bulgular. 4- Bathonea’daki sağlık ve dini merkez. 5- 1077 yılındaki yazılı eserde Bizans İmparatoru VII. Mikail’e yardım için gelen paralı asker olan Vikinglerin Küçükçekmece’de beklediğini biliyoruz. 6- Bathonea’da bulunan amberden haç. O dönemde amber sadece Kuzey Avrupa’dan çıkartılıyordu. 7- Amforanın da çıktığı bazilikal yapıda bulunan Ourobos kolye. Viking mitolojisinde yılan Jörmungandr. Viking kralı Ragnar Lodbrok’un sembollerinden biri” dedi.

200 yıl önce dedesinin ‘Türkiye Günlükleri’ İstanbul’a çekti
Polonya’da yönetici sınıfından bir aileden gelen Prof. Dr. Błażej Stanisławski, Viking ve Bizans tarihine ilgisinin çocukluk yaşlarında başladığını söyledi. Bu tutkusunun peşinden İstanbul’a geldiğini söyleyen Stanisławski, “Büyük dedem Edward Prince Raczynskı (1786-1845) Napolyon’un ordusunda general olarak savaşmış. 1812 yılında Napolyon ile Ruslara karşı savaşanlardan. 1819 yılında İstanbul’a ve Çanakkale’ye gelerek seyahatlerde bulunmuş. Breslau’da ‘Türkiye Günlükleri’ adlı bir kitap yazmış. Çizimlerle anlattığı İstanbul ve Çanakkale’yi çok merak ettim. Viking değilim ama gençlik yıllarımda Viking yerleşimi Polonya-Volin adasında kazılara katıldım. Hem dedemin anlattığı İstanbul’u hem de Viking izlerini birleştiren Bathonea’da çalışmak büyük şans” dedi.




















