
Denizlerimizde bir zamanlar Kalkan vardı… Kalkan; Eti oldukça lezzetli bir dip balığıdır ve denizin kumlu alanlarında yaşar ve ürer. Dişileri ilk bahar yaz aylarında 10 – 40 metre derinlikte 10 ila 15 milyon yumurta salar. Erkeklerin döllemesi sonrasında 7 ila 8 günde mekik şeklini alan larvalar 8 – 10 santim büyüklüğe erişene dek sığ sularda planktonlar ile beslenerek büyür. 5 yıllık sürenin sonunda dişi Kalkanlar üreme olgunluğuna erişir. Kalkan bu olgunluğa geldiğinde en az 3 ila 5 kiloya ve boyu da 40 santime erişmiş olur. Kalkan’ın en yoğun ve bol olduğu yer Karadeniz de; Romanya ve Bulgaristan kara sularıdır. Buralar adeta kara da çöl diye tanımlanan çok geniş denizin çayır ve kum sahalarıdır.
Bizim Karadeniz kıyı şeridimiz Romanya ve Bulgaristan toplamından çok fazla olmasına rağmen; kıta sahanlığı bakımından Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler içinde maalesef en fakiriyiz. Balıkçılarımız av mevsimi başladığında Karadeniz’in uluslar arası sularında ikili anlaşmalar gereği Kalkan avlamaya gider. Karadeniz, İstanbul, Marmara körfez kıyılarımız başta olmak üzere kıyıların kum ve deniz çayır alanları 70’li yılların sonlarına dek Kalkan balığının en çok yaşadığı ve çoğaldığı alanlardı…

Balıkçılığı yönetenlere sesleniyorum…
Kalkan, küçük deniz canlıları ile beslenir. Dip canlılarından, yengeç, karides gibi olanlar dışında, İstavrit, İzmarit, Zargana ve bir zamanlar vatanı Marmara olan Uskumru ile beslenir. Bu alanlar özellikle Marmara kıyıları..! Endüstriyel üretim ve işleme dahilinde ihracat yapan şirketlerin isteği doğrultusunda algarna avcılığına açıldı. 5 metre dahi derinliği olmayan kıyılarda balıkçılar gece gündüz algarna ile karides avlayarak; karada orman diye tanımladığımız deniz çayırlarını yok ettiler. Bu çayırların denizdeki canlılığın üreme ve belli bir zaman aralığında çoğalma alanları olduğunu en iyi bilen bilge balıkçılardır. Balıkçılığı yönetenler maalesef endüstriyel avcılığın dümenine şirket balıkçılığını destekleme bağlamında eklendiler.

Nezih Bilecik gibi değerleri dinlemeliyiz
Bilge balıkçıları ve bu konuda araştırmalar yapan deniz bilimci; Nezih Bilecik gibi akademisyenleri dikkate almadılar. 70’li yılların sonunda bu yıkımdan o yıllarda en az etkilenen İstanbul Boğazı’ydı. 80’li yıllarda hızla çoğalan kaçak Midye avcılığı, kıyılarda gırgır ve kaçak trol avcılığı sayesinde maalesef boğazın meraları da yok edildi. Boğazın meşhur BEYKOZ KALKANI da bu yıkımdan nasibini aldı. Kalkan’ı her balıkçı tezgahında satamazdı zira kesim ve ayıklaması ustalık gerektirirdi. Her balık restoranı bu nedenle müşterilerine Kalkan ikram edemezdi. 70’li yıllarda Müşterilerine özel tavada pişirilmiş Kalkan satan restoranları ve balık tezgahlarında Kalkan doğrama kütükleri olurdu. Anadolu Kavak’ta en eski balık restoranlarından Doğanay’ın sahibi rahmetli Muhittin Çavdarlı; her sabah Beykoz’dan motor ile getirttiği Kalkanları restoranın önünde sabit duran kütük üstünde satır ile pişirilmeye hazırlayan ustasını; nargilesini fokurdatıp keyifle izlerdi. Bazen denk geldiğimde havyarlarını alıp eve rahmetli anneme götürürdüm. Annem kalkan havyarının mücverini yapardı.

Geçmişe götüren bir anı…
Yanlış ve kaçak avcılığa bağlı kıyılarımızdan hızla yok olan kalkanı Trabzon Su Ürünleri Araştırma Enstitüsü üretip denizlerimize salma projesini başlattı. Mustafa Zengin ve konusunda bilgi deneyim sahibi akademisyenler sayesinde özel havuzlarda büyütülen milyonlarca kalkan yavrusu; Karadeniz’in uygunluk arz eden sahalarına her sene bırakıldı. Yavru kalkanlar istenen üreme ve boy büyüklüğüne erişmeden balıkçıların adeta yağmalarcasına avlanması ile tutuldu. Balık restoranlarında; tavada pişirilerek yavru ve yerli kalkan olarak satıldı ve satılmaya da devam ediliyor… 70’li ve 80’li yıllar İstanbul’un taşı toprağı Altın(!) olması en çok göç aldığı yıllardır. Anadolu’nun her köşesinden gelen ve balığı tavada gören insanlara balık satmak, onları balık olmayan balıklar ile beslemek çok kolaydı. O yıllar denizlerimizde vatoz bolluğu vardı. Tezgahta ve pazarda balık satanlar; vatozun kuyruğunu kesip kalkan diye satıyordu. Bu gün bile eskiden denizlerimizde bol olan uskumrunun adı kullanılarak Norveç’ten ithal edilen balık… Palamudun adı kullanılarak balıkçı arsında Tombik olarak bilinen balık gibi birçok yerli balığın adı kullanılarak satılıyor. 80 sonrası gıda kullanım ve tüketim bilgisinden ne yazık ki bilerek uzak tutulan toplum maalesef gıdayı denetleme ve güvenliğini sağlama bağlamında eğitim ve uygulamaların yetersizliğine bağlı en hafif deyim ile savruldu.
70’li yılların başı…Anadolukavaklı her genç gibi bende balıkçılığa başladım. Okuldan geriye kalan zamanda denize çıkmak bizler için adeta tatil gibi olurdu. Sömestr tatiline girmiştik. Balıkçı bir arkadaşımın önerisi ile Karadeniz’e kalkan avına gittik. Hava kış olduğu için çok soğuktu. Paraketayı yemlerken parmaklarımız donardı. Parmaklarımızı oynatmakta bile güçlük çekerdik. Bizim gibi özellikle Rize ve Trabzon’dan kalkan avına gelen balıkçı tekneleri vardı. O gün müthiş bir fırtına patladı. Biz paraketaları denize salmadık ayakta dahi durmak imkansızdı. Denizden silah sesi geldi. Kamaranın camından sesin geldiği yöne baktık. Sanırım denize daha önce saldıkları paraketayı çekmeye çalışıyorlardı. Fırtına bizi Romanya karasularına sürükledi ve Romanya Sahil güvenlik botu bizi Köstence limanına yöneltti. Limanda dışarıya çıkamadığımız için iki gün mahsur kaldıktan sonra elçilikten gelen bir yetkili sayesinde ifadelerimiz alınarak Türkiye ye dönüş yaptık. Döndüğümüzde Rizeli olduğunu öğrendiğimiz kayık reisinin fırtınada paraketaları çekmek istemeyen tayfayı vurduğunu öğrendik.




















