1. Haberler
  2. Bizim Denizler
  3. KAPTAN TALİP ÖZCENGİZ’İN KALEMİNDEN OKYANUSLARIN EN ZORLU YARIŞI…VENDEE GLOBE !

KAPTAN TALİP ÖZCENGİZ’İN KALEMİNDEN OKYANUSLARIN EN ZORLU YARIŞI…VENDEE GLOBE !

Deniz düşkünü ve yelken seven biri olmama rağmen yarışmak ruhuma iyi gelmez. Denizde yarışmak bende biraz karmaşa yaratır. Buna rağmen, hem yarışları izlemeyi hem de yarışanları severim. Kendimi onların yerine koyarak anlamaya da gayret ederim. Poseydon’un evine ziyaretimiz ile başlayan yazı dizimize bu sefer; “ Denizlerin Formulası ” ve “ Denizlerin Everesti “ gibi çeşitli isimler de verilen, bana göre “OKYANUSLARIN EN ZORLU YARIŞI” adını vermeyi daha uygun bulduğum “ VENDEE GLOBE ” ( VANDE GLOB) ile devam etmek istiyorum. Bu yarışın üçlü sloganı; Tek Başına ! Yardım Almaksızın ! Hiç Durmadan !

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Her yarışta muhakkak öncelikli amaç, yarışı birinci bitirmektir. Bu yarış hariç. Biraz şaşırtıcı değil mi? Denizciliğin yazılı olan kuralları kadar yazılı olmayan kuralları da vardır. Bu yarışta öncelikli amaç “yarışı bitirebilmektir”. Bütün yarışlarda olduğu gibi,  ilk gelen muhakkak yarışın birincisi olarak kupayı havaya kaldıracak, podyumda ikinci ve üçüncüler olacak ama bana göre bu yarışı birinci veya sonuncu “bitirebilen”yelkenci arasında en ufak bir fark yoktur. Farkları yaratan başka şeyler var. Yazının sonlarına doğru ne demek istediğimi daha iyi anlatabileceğimi sanıyorum.

Küçük liman kasabasından okyanus geçişine

1844 yılında dünyayı tek başına yelkenle dolaşan Kanada’lı Kaptan JOSHUA’dan 1989 yılına kadar, çeşitli ülkelerden sayısız yelkenci, gerek tek başına gerek yarış organizasyonları içinde, dünya çevresini yelken ile dolaştılar. Ta ki; 1952 doğumlu, bugün denizi olan ülkelerde “Devlet Başkanı” gibi karşılanan, çılgın Fransız yelkenci Philippe JEANTOT (Filip JANTO) tarafından yarışa “HİÇ DURMADAN” şartının ilave edilmesiyle “ VENDEE GLOBE ” (VANDE GLOB) efsanesi doğana kadar. 4 senede bir yapılan ve 9 Kasım 2020 yani geçtiğimiz hafta dokuzuncusu başlayan yarışta, 6’sı kadın 33 cesur yelkenci okyanuslarda doğaya karşı çok büyük bir mücadele içine girecek. (Erkek yarışçılardan birinin doğuştan bir elinin bilekten olmaması bu yarışta başka bir inanılmaz olay parantez içinde belirtelim.) VENDEE(VANDE); 1789 devriminden sonra bir yerleşim bölgesine dönüşen, geçim kaynağı şarapçılık ve turizm olan, kuzeybatı Fransa’nın Atlas okyanusu kıyısında denizcilerin korkulu rüyası Biskay körfezine bakan önemli vilayetlerinden biri. Yarışın başladığı ve bittiği yer olan “Les Sables d’Olonne”(Le Sabl Dolon) ise 30bin nüfuslu küçük bir liman şehri. Yarışın başlangıcından ve sonundan üç ay öncesinde dünyanın her yanından deniz sevdalılarının akın ettiği bu küçük ama çok korunaklı liman şehrinin nüfusunun 350bin’lere kadar çıkması ne kadar inanılmaz değil mi? ( Ancak bu sefer pandemi nedeniyle alınan tedbirler ışığında aileler ve teknik ekipler dışında köye bütün giriş ve çıkışlar yasaklandı.  Teknelerin bağlı bulundukları marinadan sırayla başlangıç noktasına çıkışlarını, aileleri ile dokunaklı veda sahnelerini bizler gibi bütün meraklıları televizyonlarının başından izlemek zorunda kaldı.)

Yarışın tarihçesi hakkındaki bu kısa girişten sonra gelin bu zorlu yarışa katılan teknoloji harikası kanatlı tekneleri biraz tanıyalım. Evet, yanlış okumadınız “Kanatlı Tekneler”. Prensip olarak uçaklardaki kanatlar ile aynı işlevi olan, iskele ve sancak her iki tarafta teknenin gövdesine monte edilen ucu yukarı kıvrık bu kanatlar, yüksek süratlerde tekneyi sudan kaldırarak sürtünmeden dolayı sürat kaybını önlüyor. İkincisi ve bana göre daha önemlisi; dalga etkisini belli bir oranda azaltarak teknenin üzerindeki gerilimlerin tekneye ve ekipmanlarına zarar verme olasılığını azaltıyor. Teknelerin olmazsa olmaz standart özellikleri ise şöyle;  IMOCA Tek Gövde klasında( Klas kuruluşları teknelerin standart özelliklerini belirleyen ve üretim safhası dahil olmak üzere bunlara riayet edilmesini sağlayan kuruluşlardır.), maksimum 18 metre boy ve 4,5 metre su çekimi, takribi ağırlıkları 7,5 ton. En’leri 5,5 metre, hepsi tek direkli ve direk boyları 30 metre civarı. Teknenin eni, direk boyu ve yelken alanı konusunda bir kısıtlama yok ama aşağı yukarı bütün tekneler dayanıklılık açısından ortak bir noktada birleşmiş. (Direğinizi 40 metre de yaparsınız ama ilk fırtınada kırıldıktan sonra maliyeti iki katına çıkmış bir direğin kime ne faydası var). Teknenin yapım malzemesinin kökeni 1958’lere dayanan karbonfiberdir. Karbonfiber, çelikten 5 kat daha hafif ve 3 kat daha dayanıklı “ icat” edilmiş bir teknoloji harikasıdır. Günümüzde yarış arabalarından uzay mekiklerine kadar çok geniş bir yelpazede kullanım alanı olan, üretimi çok zahmetli ve bu yüzden çok pahalı, katran-naylon-orlon karışımı bir malzemedir. Bu yarışta zaruri durumlar dışında motor gücü kullanmak yasaktır.

Tuvalet tıkanıklığı büyük sorun

Bu zaruri durumlar da sadece Yarış Komitesi İcra Kurulu tarafından kabul veya reddedilir. Uluslararası hava raporları dışında dışarıdan hava durumu ile ilgili yorum ve/veya yardım almak yine yasaklardan biri. Bütün yarış boyunca “organik” olmayan hiçbir şey, nerede olursanız olun, yani kıyıdan ne kadar açıkta olursanız olun, kesinlikle denize atılmaz ve yarışın sonuna kadar teknede muhafaza edilmek zorundadır. Teknede tuvalet olarak bir kova vardır. Bütün işinizi bunla görmek zorundasınız ancak denize boşaltırken “çok dikkatli” olmanız gerektiğini, aksi takdirde bir gün önce yediğiniz yemeklerin tekrar tadına bakmak zorunda kalabileceğinizi sanırım söylemeye gerek yok.( Anlamayanlar anlayanlara soruyor ve burada hep beraber gülüyoruz.) Yeri gelmişken, genel olarak bütün yelkenli tekneler veya motor yatlarda en büyük sorunlardan biri tuvalet tıkanıklığıdır. Tekne tuvaletlerine asmaları için arkadaşlarıma bir hoşluk olsun diye hediye ettiğim hem İngilizce hem Türkçe bir özlü sözü sizle paylaşmak istiyorum;  “ DO NOT THROW ANYTHING INTO THIS TOILET UNLESS YOU HAVE EATEN IT FIRST ”  Kısaca “YEMEDİĞİN ŞEYİ BU TUVALETE ATMA” ). ( Not: Bu bana ait bir söz değildir, bir teknede gördüm ama nerede gördüğümü hatırlamıyorum.)

Bu portalın ana konusu denizcilik olmasına rağmen, denizcilik ile ilgisi olmayan ama ilgi duyan okurlara da hitap etmesi için, “bize” çok doğal gelen bir sürü teknik detaya ve mesleki terimlerin orijinal isimlerine karşılık, olabildiğince yalın kelimeler ve cümleler kurmaya dikkat ettiğimi özellikle belirtmek isterim. Amacım, bir kahve içimlik bu yazıdan herkesin aynı keyfi alması !

Şimdi buyurun; işte size bu yarışın fırtınalar ve dev dalgalardan başka en büyük üç tehlikesi !

  • Yarıbatık Konteynerler. ( Dünya sularında, bu yazıyı okuduğunuz an itibariyle yük gemilerden fırtına, çatışma ve saire, sebeplerden dolayı bir şekilde denize düşmüş, boyları 6 ila 12 metrelik konteyner adı verdiğimiz çelik kutulardan yılda ortalama 1500 tanesi yüzüyor. Bunların bir kısmı hemen batıyor fakat önemli miktarda bir kısmı yarı batık yüzer vaziyete mayın gibi dünya denizlerinde batana kadar dolaşıp duruyor. Geceleyin fırtınalı bir havada örneğin 20 deniz mili sürat ile seyrederken çarpmanız durumunda bir yelkenli tekne çok ağır hasarlanabilir. Ölümcül fiziksel yaralanmalara dahi sebep olabilir.
  • Uyuyan Balinalar. ( Balina avcılığının sonra ermesiyle birlikte nesli tükenmekten kurtulan  ve sayıları hızla çoğalan bu dünya harikası yaratıklarından birine, su üzerinde şekerleme yaptıkları sırada farkında olmadan ok gibi sessizce yol alan  bir yelkenlinin çarpmasıyla, tekneye, teknenin içindekilere ve o zavallı balinaya olabilecekleri siz düşünün artık. )

  • ( Bildiğiniz üzere aysbergler, kuzey ve güney kutbu buzullarından koparak denizlerde akıntılarla sürüklenen buz parçalarıdır. Küresel ısınma nedeniyle ana buzullardan kopan parçalar çoğalmakta ve dünya denizlerinde dolaşan aysbergler de buna pararel olarak çoğalmaktadır. Özellikle Güney Okyanusu’nda ve Kuzey Atlantik’te dolaşan yelkenliler için dalgalı denizlerde ve geceleyin büyük tehlike arz etmektedir.)

Gelin şimdi insanın fiziksel ve ruhsal dayanma sınırlarını zorlayan bu yarışın rotalarına bir göz atalım. “Üç Burun” lu yarış dediğimiz bu ürkütücü maceranın birinci etabı Güney Afrika kıtasının en ucu Cape of Good Hope (Ümit Burnu); ikinci olarak Hint okyanusunu bitirdiğinizde karşınıza çıkan dev Avustralya kıtasının güney batı ucundaki Cape Leeuwin (Lyuin Burnu) ve son olarak üç okyanusun buluştuğu Güney Amerika kıtasının dehşet fırtınalarıyla ünlü Cape Horn (Boynuz Burnu). Bu safhada biraz Antarktika Okyanusu veya Güney Okyanusu dediğimiz dünyanın bu dördüncü okyanusundan biraz bahsetmek istiyorum. Yüzölçümü Türkiye’nin yüzölçümünden takribi 25 kat daha büyük olan, arada bir kara engeliyle karşılaşmayan akıntıları ve rüzgarları sebebiyle öngörülemeyen fırtınalara sebep olan, akıllara durgunluk veren dev dalgalar doğurma potansiyeline sahip bu okyanus, tartışmasız dünyanın en tehlikeli sularına sahiptir. ( Güney Okyanusu dediğimiz okyanus Pasifik, Hint ve Atlantik okyanuslarıyla kesintisiz olarak birleşmiştir. Boynuz Burnu’nu en tehlikeli su geçidi yapan Pasifik, Atlantik ve Güney Okyanusu rüzgar ve akıntılarının birbirleriyle çarpıştığı yer olmasıdır. Dev ticaret gemilerinin bile bazı  mevsimlerde geçmekten kaçındığı bu burunda senede sadece bir kaç hafta “ güzel havalar ” olur gerisi kabustur.) Bu yarışın Fransa’dan kasım ayında başlamasının ana sebebi,  Güney Okyanusu geçişini Avustralya’nın olabildiğince yaz aylarına denk getirmek suretiyle fırtınalardan mümkün olduğunca az etkilenmektir.  Güney Okyanusu’nda meşhur dev dalgaların oluşması iki sebeptendir. Birincisi; çok güçlü karşı akıntılar ile göğüs göğse çarpışan dalgalar dev dalgalara dönüşebilir. İkinci olarak; zıt yönlü ve aynı yönlü dalgalar, üstdüşüm ilkesi gereği birleşerek dev dalgalara dönüşebilir. Şimdi sırtınızı koltuğunuza yastlayın ve aşağıda size tarif etmeye çalışacağım sahneyi hayal etmeye çalışın.

Şiddetli fırtınada okyanusun ortasında bir denizcisiniz…

Televizyon haberlerinde sıklıkla gördüğümüz; ağaçların yan yattığı, bazılarının köklerinden söküldüğü, insanların rüzgarın şiddetinde yürüyemediği, denizden gelen dalgaların havaya karıştığı sahneleri hepimiz hatırlarız. En yakın sahilden binlerce mil uzakta, sıfırın çok altında derecelerde esen buz gibi rüzgarlar eşliğinde, altı katlı bir apartman  yüksekliğinde 15-20 metrelik dalgalara tırmanan teknenizin, akabinde lunaparklardaki heyecan trenleri gibi bir anda aşağıya düşmeye başladığını, bu arada kurduğunuz yelkenleri toplamanız gerektiğini, alt-ölü noktaya geldikten sonra tekrar yelkenleri kurmanız gerektiğini, ve bunu saatlerce, günlerce ve haftalarca yapmak zorunda kaldığınızı düşünün. Ne oldu ? Kahveniz buz gibi oldu değil mi? Alt-ölü dalgadan üst-ölü dalgaya kadar geçen o onlarca saniyeler içinde uyuklayarak ayakta kalmaya çalışan bir denizciyi gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Rüzgarın kulakları sağır eden uğultusu, teknenin her yerinden gelen gıcırtılar, soğuk ve ayaz, üzerinde korkunç yükler taşıyan yelken halatlarını çözmek ve sonra yeniden toplamak, bütün bir gece veya bir sürü geceler süren bu akıl almaz mesai. Bitmek bilmeyen dakikalar, saatler hatta günler…

Yavaş yavaş kıvama geldiğimizi düşünüyorum artık. Ne dersiniz? Hadi bir yudum daha kahvemizden alarak biraz rahatlayalım.

Dünyada 1950’lerden beri yaklaşık 3000 kişi Everest’e tırmandı.  Uzaya giden astronot sayısı ise toplamda 565 kişi. 1989 senesinde birincisi yapılan bu yarışa 13 tekne katıldı ve sadece 7 tanesi geri dönebildi. Bugüne kadar toplamda 138 yelkencinin katılmaya “cüret” ettiği bu yarışı sadece 71’i tamamlayabildi. Bu yarışçıların 7 tanesinin kadın olması bu maceraya ayrıca bir güzellik katıyor bunu da özellikle belirtmek istiyorum. 2020/2021 yani şimdiki yarışa ise 33 tekne katılması ve bunların 6’sının kadın olması ise,  yarışın popülaritesinin kadınlar arasında da gitgide arttığının bir işareti. Başka önemli bir ayrıntı ise, yarışa başladıktan sonra azami 10 gün içinde tekrar başlangıç noktasına dönmek kaydıyla teknenizde oluşan arıza ve hasarları yarıştan atılmadan yaptırabilme şansınız. Dışarıdan en ufak bir fiziki yardım almak yarıştan atılmanız için yeterli bir neden. Teknede bir şekilde suyu biten yarışçıların yağmur suyu toplayarak veya yelkenlerinde biriken çiylerle yarışı tamamlamak zorunda kalmaları buna güzel bir örnektir. Genel olarak teknenin “kıçından” gelen rüzgarlara uygun rotalarda, toplamında 24000/28000 arasında deniz mili kat ederek yapılan bu yarışta uygun rüzgarlarda 24 saatte 500 deniz mili civarında seyir yapan tekneler olmuştur. Bu yarışta tüm zamanların en iyi derecesi, 74 günde 24000 deniz mili kat ederek yarışı tamamlayan Fransız yarışçı Armel Le Cleac’h ( Armel Lö Kleaş)’ e aittir. İlk yarışın birincisinin 109 günde yarışı tamamlandığını düşünürsek, yıllar içerisindeki teknolojik gelişmelerin teknelerin gelişimine de yansıdığı apaçık ortadadır. Ekvator çizgisini geçerken “skipper” ların(skipper yelkenli kaptanlarına verilen ad)“usülen” şampanya patlatırken çektikleri “özçekim” kısa filimler, Cape Horn (Boynuz Burnu)’u döndükten sonra “Artık eve az kaldı”  çığlıkları, küçüçük bir pasta ile yapılan noel kutlamaları, bir aysbergin yanından geçerken “iyi ki gece değildi” demeleri görülmeye değer sahnelerden birkaçı…

Şimdi gelelim yazımın başında bahsettiğim “ farkları yaratan şeylere…”  Bu yarış; yelken sporunda en başarılı ülkelerden biri olan Fransız’ların icadı olsa da ezeli rakipleri İngiliz’lerle  her zaman ezeli bir rekabet içerisinde oldukları gerçeğini değiştirmez. Yelkencilik, bir centilmen sporu olmanın çok ötesindedir. Denize çıkan herkesin kalbi aynı atar. Ortak bir kaderi paylaşmanın ivmesiyle dayanışma ruhunun zirve yaptığı emsalsiz bir yaşam tarzıdır. Şimdi size aşağıda iki ayrı olayı anlatacağım ve kaderin cilvesine tanık olacaksınız. Birinci olay 1996 yılı yarışında, Güney Okyanusu’nda yaşandı. İngiliz Pete Goss ( Pit Gos ) saatte 80 deniz mili esen bir fırtınada, ( Size denizde seksen deniz mili hızla esen bir fırtınayı nasıl anlatayım. Kıyamet günü gibidir. Ufuk çizgisi yoktur. Neresi gökyüzü neresi deniz ayırd etmek çok zordur. Hava deniz suyu doludur nefes almak bile zordur, dalgaların hangi yönden geldiğini kestirmek zorlaşır.) iki gün arkasından gelen Fransız Raphael Dinelli ( Rafael Dineli ) tarafından verilen imdat çağırısını duyar ve hiç düşünmeden geri döner. 48 saat boyunca o fırtınada kendi hayatını tehlikeye atarak arama çalışması yapar. Sonunda tek kişilik, ufacık bir can salı içerisinde Rafael’i  bulur ve  dalgaların arasından çekip çıkararak tekneye almayı başarır. ( Böyle bir fırtınada, teknede tek başınayken yarı baygın bir adamı denizden çıkarmanın zorluklarını  ve tehlikesini size anlatmaya çalışmayacağım. ) Rafael donmak üzeredir. O fırtınada hem Rafael’e hemşirelik yapar hem tekneyi yönetir ve onu mutlak bir ölümden tekrar hayata döndürür. Rafael birkaç gün içinde tekneden kız arkadaşına evlenme teklif edecek kadar iyileşir ve ileride yapılan düğünde Pit onun sağdıcı olur. Pit Gos, bu akıllara durgunluk veren  şartlarda gerçekleştirdiği can kurtarma harekatı sebebiyle Fransız Devleti tarafından en üst düzey onur ödülü olan Legion d’honneur (lejyon donör) ile ödüllendirilir. İkinci hadisemiz yine bir İngiliz ve Fransız arasında Portekiz açıklarında 2012 yarışında yaşandı.  İngiliz Alex Thomson ( Aleks Tomson);  neredeyse  yarışın sonları diyebileceğimiz bir anda, Portekiz’in açıklarında salması kopan Fransız yarışçı Jean Pierre Dick ( Jan Pier Dik )’ i tehlikede gördüğü için rotasından çıkarak yanına gelmiş ve emniyetli sulara kadar kendisine eşlik etmiştir. ( Salması kopan bir tekne 30 dereceyi aşan yatmalarda her an alabora olabilir, yani ters yüz olabilir.) Bütün hırslarını geride bırakıp bu kadar zorlu bir yarışın sonlarında, tehlikede gördüğü başka bir denizcinin yardımına koşarak gösterdiği alçak gönüllü davranışı sebebiyle Fransız Konsolosluğu tarafından Aleks’e  şövalyelik ünvanı verilmiştir. Denize sevdalı istisnasız herkesin gönlüne adını altın harflerle yazdıran bu iki cesur ve asil “denizci” ye biz de buradan selametler diliyoruz.

Her biri milyonlarca euro değerinde sponsor yatırımı gerektiren, arkasında muazzam bir ekip ve lojistik desteği olan, ortalama üç ay sürecek, sınırları zorlayan bu  “OKYANUSLARIN EN ZORLU YARIŞI” nın kahramanları sizi pandemi süresince koltuklarınıza çivileyecek bundan eminim! Bu yarışta ilk on dereceye giren yarışçılar, diğer reklam ve yayın gelirleri yanında “sembolik” kalan bir para ödülü ile de ayrıca ödüllendirilir. Toplamda 600bin euro olan bu yarış komitesi ödülleri, birinciye 160bin euro ve onuncuya 10bin euro’ya kadar azalan şekilde dağıtılır.

Denizcilik zordur. Yelkencilik zor bir spordur. Açık deniz yelkenciliği hele çok daha zordur. Hele hele açık denizde tek başına yelken yapmak çok daha zordur. Hele hele hele ( etti üç ) açık denizde tek başına dünyayı dolaşmak daha da zordur. Hele hele hele hele ( etti dört ) bunu bir de “HİÇ DURMADAN” yapmak imkansızı başarmaktır. Solo(tek başına) yelken yapan yelkenciler de diğer bütün denizciler gibi jurnal( olay kayıt defteri ) tutarlar. Bir kurtarma ekibi  tarafından içinde kimse olmayan bir solo yelkenlinin kayıt defterine yazılmış şu SON sözler insanın kanını dondurmaya yeter de artar bile: “..ŞİMDİ DİREĞE ÇIKIYORUM.”

Denizi en çok kadına benzetirler. Bana göre denizler bir ananın karnıdır. Karalar ise denizin kabuk bağlamış yaralarıdır. Deniz bize izin verdiği sürece karada yaşarız. Denizleri sevmek aynı zamanda kendini sevmektir, öz saygıdır. Denizi korumak, kendini korumaktır. Deniz sevgisini herkese ve özellikle gelecek nesillere aktarmak ise, kutsal bir vazifedir.

 

Bütün denizcilere, denizi sevenlere ve de sevmeye başlayanlara Allah Selamet Versin !

Haydi Vira Bismillah, Yelkenler Fora !

( Son olarak; içimize işlemiş bu yukarıda “cümle” çevrilmez, çevrilemez diye düşünüyorum. Ne yaparsanız yapın olmaz, bir türlü olmaz, olsa da kuru olur, yavan olur, gitmez. Aynı adınız gibidir. Söylendiğinde dönüp bakarsınız sadece…Hepsi o kadar )

Sağlıcakla Kalınız !

Talip Özcengiz

KAPTAN TALİP ÖZCENGİZ’İN KALEMİNDEN OKYANUSLARIN EN ZORLU YARIŞI…VENDEE GLOBE !
0







Giriş Yap

Deniz Kartalı ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!