1. Haberler
  2. Genel
  3. Karadeniz’in Derinlerindeki Tarihin Peşinde Bir Ömür…YAŞAR TARAKÇI

Karadeniz’in Derinlerindeki Tarihin Peşinde Bir Ömür…YAŞAR TARAKÇI

Tarih her zaman ilgimi çekmiş okuduğum araştırdığım birçok konu olmuştur. Böyle bir savaşın Sinop limanında meydana gelmesi ilgimi daha da yoğunlaştırdı. 30 Kasım 1853 Osmanlı-Rus, Sinop Deniz Savaşı Sadece bir baskın olarak anlatıla gelmiştir. Belki bunun bir nedeni Rus Çar’ının “saldırmayacağız savunmada kalacağız” sözü olabilir. Karada savaş başlamış Rus donanması Osmanlı sahillerinde korsan faaliyetlere girişmişti. Bu durum İngilizlerin Doğu Akdeniz politikalarına uygun değildi. Bu defa Güçlenen Rusya’nın Türk boğazlarını ele geçirme ve sıcak denizlere inme tehlikesi İngiltere’nin Doğu Akdeniz ve Hindistan yolunun Rusya tarafından tehdit edileceği endişesi doğurdu, Osmanlı ve Rus Devletlerini savaşa sokarak Osmanlı Devletini Rusya’ya karşı kullandı. İki rakibini zayıflatıp bir denge unsuru kurarak kendi çıkarlarını koruyordu. Sömürgeleştirmek ve Doğu Akdeniz’de tek güç olma politikasının başarısıydı. Sinop faciasını araştırdıkça bir baskın olmadığını İngiliz çıkarlarına alet edildiği gördüm...SUALTI FOTOĞRAFLARI: TAHSİN CEYLAN

featured
Google'da Abone Ol
1
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Deneyimli Dalgıç ve Yerel Tarih Araştırmacısı Yaşar Tarakçı

Sinop’tan önce baskınlar Osmanlı’yı yıprattı

Daha önce Rusya, Fransa yine İngiltere’nin yönetiminde ve her üç devletin isteği olan Yunan Devletinin kurulabilmesi amacıyla Mora isyanında Yunanlıları destekleyip Osmanlı ve Mısır güçlerini durdurmaları gerekiyordu. Osmanlı dönemin üçüncü büyük donanmasını oluşturmuş Mısır daha önce sanayi devrimi ve ordusunun ıslahatlarını tamamlamıştı. Osmanlı devleti de Yeniçeri ocaklarını kaldırmış Kara ve deniz gücünde ıslahata girişmişti Güçlü bir Osmanlı ve Osmanlıya bağlı Mısır valiliği İngiltere’nin Doğu Akdeniz politikalarının önünü tıkıyordu. İngiltere ve Fransa bu büyük gücün engellenmesi için öncelikle Avrupa kamuoyunda basın yoluyla Osmanlıya karşı infial yarattılar. Halklarını Türkiye aleyhine kışkırtarak Osmanlıyla savaşı meşrulaştırdılar. Navarin’de Rusya, Fransa İngiltere ittifakı ile savaş ilan etmeden baskınını gerçekleştirdiler. Yapılan kalleş baskın neticesinde, güçlenen Osmanlı ve Mısır donanmaları ile yetişmiş personelini yok ettiler. Mora’ya asker çıkardılar, Mısır kuvvetlerinin geri çekilmesini sağladılar on iki adayı işgal ettiler. Ruslar Balkanlar ve Kafkasya üzerinden harekete geçtiler.  İngilizlerin bu politikasının başında dönemin başbakanı George Canning vardı; Navarin baskınının ve Yunan devletinin kurulmasının baş mimarıydı. Sırada Mısır’ın etkisizleştirilmesi vardı bunun için Mustafa Reşit Paşa kullanıldı. Sözde Osmanlı devletinin çıkarlarını korumak adına Mısır’a savaş açıldı İngiltere’nin de destek verdiği bu savaşta Mehmet Ali Paşa’nın askeri gücü zayıflatıldı.

Eser: İvan Ayvazowski

Kırım Savaşı’nın mimari olmak isteyen George Canning

1840 Yıllara gelindiğinde bu defa Osmanlı devletini bir an önce ortadan kaldırmaya çalışan ve İngiltere’ye ittifak teklif eden Rus Çar’ı İngiltere’den destek göremiyordu, çünkü bu durum İngiltere’nin menfaatleri ile uyuşmuyordu. Güçlenen ve Akdeniz’e inecek bir Rusya Doğu Akdeniz’de İngilizlerin çıkarları ile uyuşmuyordu. İngiltere Balta limanı anlaşmasıyla büyük menfaatler sağlamış Osmanlı Devletini gizli sömürge haline sokmuştu. Bu yıllarda Ubicini’ Osmanlı hakkında yazdıkları Avrupa kamuoyunda Osmanlıya sempati uyandırmış Mübarek yerler meselesi, Macar milliyetçilerin Rusya ve Avusturya’ya rağmen iade edilmemesi Avrupa kamuoyunda Osmanlı’nın desteklenmesi sağlamıştı. Osmanlı’ya “Hasta Adam” yakıştırması yapan Rusya’nın tehdidi karşısında İngiltere’nin ve Fransa’nın Osmanlı Devleti yanında yer alması için bu defa yeğen Canning amcasının yaptığı gibi Rus gücünün yok edilmesini sağlayacak Sinop deniz savaşı ile Kırım savaşının mimarı olacaktı.

Kırım savaşın başlaması ve Avrupa kamuoyunda infial yaratacak bir olgunun ortaya çıkması gerekiyordu. İngiliz Büyükelçi’nin senaryosunu kurguladığı gelişim Osmanlı Devlet adamlarının siyaset bilimindeki yetersizliği sonucu Patrona Osman ve Riyale Hüseyin Paşa’lar ile birlikte dört bin vatan evladının yem edilmesinin öyküsüdür. Bu senaryoların kurgusu Amca Caning’in Navarin baskınını ve Yunanistan’ın kurulmasını, yeğen Caning’in Sinop deniz savaşı ile Kırım savaşlarının planlayıcıları ve mimarları olarak diplomasi başarılarının zaferleriydi. Bunu daha iyi kavrayabilmek için Osmanlı’nın bir süper güç durumundan çöküşe giden safhaları analiz edebilmek ve tarihin nasıl tekerrür ettiğini görebilmek adına Osmanlı’nın çöküşe giden safhalarını araştırdım bu sadece Sinop deniz savaşı değil o güne kadar meydana gelen olayların sonucuydu. Bu tarihsel gelişmeleri araştırıp özetlemeye çalıştım.

 

İki Osmanlı Paşası Patrona Osman ve Riyale Bozcaadalı Hüseyin

Patrona Osman Paşa ve Riyale Bozcaadalı Hüseyin Paşa’nın verdiği karar Sinop Limanında düşmanı karşılamak ve savaşmak üzerineydi. Bu kararın arkasında Karadeniz’de yakalandıkları fırtına Sinop Limanına sığınmalarında personelin yetersizliği yer almaktaydı. Her iki Paşa da bu mürettebatla açık denizde savaşamayacaklarını ve bir fırtınada gemilerini kaybedeceklerini anlamışlardı. Gemi komutanları ile yaptığı toplantıda Osman Paşa Durumu şu sözlerle ”… Bu mürettebat ile açık denizde savaşırsak gemilerin mevkiini koruyamayız perişan oluruz.” İfade etmişti. Bu nedenle de düşmanın kendilerini bulacağını ve savaşı Sinop limanında yapmaları gerektiğine karar vermişlerdi. İkinci faktör Batıya doğru seyir oldukça tehlikeliydi. Yakalanacakları bir fırtına tecrübesiz gemicilerin yetersiz kalacağı görüşüydü. Sinop limanında yelkenleri saracak gabyar kalmamıştı fırtınada camadan vuramayacakları hatta günümüzde motorlu modern gemilerin bile tehlikeli bildikleri Kerempe Burnu ile Kefken açıklarının dalga ve akıntılarının yarattığı tehlikeli deniz gemilerin savaşmadan kaybına neden olacağı endişesiydi. Tüm bu faktörler karşısında; düşmanın üstün gücünü görmesine rağmen gemileri açık denizde savaşarak ya da fırtınada batarak kaybetmektense savaşarak şehit ya da gazi olmayı tercih ettiler. Bu yüzden demir alıp kaçmayı düşünmediler. Aksine kendinden bir buçuk kat fazla insan gücüne sahip ve birinci sınıf savaş gemilerine karşı korvet ve firkateynlerden oluşan filonun hiçbir şansının olmadığını biliyorlardı. Kat kat üstün düşman gücüyle savaşmak azminden vaz geçmediler. Bu savaşı araştırdıkça bir avuç kahramanın fedakârlıkları ile yüzleştim. Gördüm ki otuz dakika gibi kısa bir sürede savaşı bitiren teknolojik üstünlüğe karşı verilen bir kahramanlık destanı idi.

Rus Filosu Osmanlı filosunun Sinop limanında demirlediğinin istihbaratını almış Sinop çevresinde istihbarat çalışmalarına başlamıştı. 24 Kasım 1853 Tarihinde Cuma günü sabahı saat 7.30 da Sinop limanına 10 deniz Mili kadar yaklaşmış saat 10.00 da Poyraz yönünde uzaklaşmıştı. Bu Rus filosu bir müddet Ereğli Buharlı korveti ile takip edildi. Keşfini tamamlayan Amiral Nakhimov birinci sınıf üç kalyona rağmen saldırmaya cesaret edemedi. Sivastopol’den takviye göndermeleri için Ene adlı bir Birik yolladı. 29 Kasım günü Kont Amiral Novasilsky’nin komutasında üç birinci sınıf kalyon ve iki firkateyn daha Nakhimov’un filosuna katıldılar. Akşam Rus sancak gemisinde yapılan toplantıda savaş taktikleri ve planı komutanlara verildi.

Ruslar ağır bir filoyla harekete geçiyor

30 Kasım Çarşamba sabahı rüzgâr Poyrazdan esiyordu fakat yeterli kuvvette değildi saat 10.00 gibi yeterli seviyeye ulaşan rüzgârla birlikte Sinop’a hareket emrini verdi. Saat 12.00 da Boztepe Burnu’nun Güneyinden bir ve iki numaralı tabyaların oldukça açığından iki kolona halinde Osmanlı filosuna üçgen pozisyonunda yaklaştı. Bu esnada hiçbir tabya ve filonun kanatlarında yer alan gemilerden ateş açılmamıştı. Osman Paşanın sancak gemisine 200 metre Osman Paşanın firkateynine de 300 metre yaklaşan Rus kalyonlarına Riyale Bozcaadalı Hüseyin Bey ateş açılması emrini verdi bu esnada Rus kalyonları savaş düzenine girmeye çalışıyorlardı. Osmanlı filosu açtığı ateş ile Rus gemilerinin armalarını buduyor, küpeştelerini dağıtıyordu oluşan yoğun barut dumanı Rus topçusunun hedefi görmesini engellemiş ilk attıkları gülleler küpeştelerin üzerinden geçmişti. Duman dağılır dağılmaz Rus topçular hedefi gördüler Osmanlı filosu adeta bir metal yağmuruna tutulmuştu. Rus gemilerinde Paixhans topları kullanılıyordu. Bu toplar isabet ettikleri yerde yangına sebep oluyor ve parça tesiriyle zayiatı artırıyordu. Bu yoğun ateşten sonra Osmanlı topçusu toplarını üç, dört kez daha ateşleyebilmişti. Gemiler yanıyor ve su alıyordu beş gemi karaya sürüklenmiş, Taif buharlı firkateyni Filoda bulunan İngiliz subayları alarak savaşın başında Osman Paşanın emriyle limandan çıkmayı başarmıştı.

Bir gemi kaçarak kurtuldu haberi İstanbul’a ulaştırdı

Dört gemi batmış üç gemide başıboş sürüklenmeye başlamıştı. Nevak-i Bahri komutanı Binbaşı İmamoğlu Ali Bey iki Rus firkateyninin Üzerine manevra yaptığını görünce Askerlerine cephaneliğe yanan bir paçavra fırlatmalarını emreder fakat emrin yerine getirilmediğini görünce gemiyi terk emrini verir. Cephaneliğe kendi eliyle yanan bir paçavra atar. Diğer subaylar gemiyi kendileri ile birlikte terk etmelerini isterler ama kabul etmez onlara “Sizler vazifenizi sonuna kadar layığı ile yaptınız gitmekte serbestsiniz. Ama benim vazifem henüz bitmiş değildir. Bir gemi kumandanı şartlar ne olursa olsun gemisini terk etmez. Ancak gemisi ile mukadderat birliği yaptığı takdirde vazifesini bitirmiş olur.” Diyerek gemisini terk etmez.  Gemisiyle birlikte havaya uçar. Patrona Osman Paşanın Avnillah II firkateyni ile Nesimi Zafer firkateynlerine de rampa eden Ruslar, Osman paşayı Avnillah II’nin kaptanı Yarbay Ali Mahir Bey, Nesim-i Zafer’in kaptanı Binbaşı Yalovalı Hasan Bey, Üsteğmen Halil Bey olmak üzere iki geminin toplam mevcudundan geriye kalan 125 Türk denizcisini de esir aldılar. O ana kadar sancağını indirmedi Sancağı Ruslar indirerek ele geçirdi. Kılıcının kabzasını kırarak teslim etti. 4200 kişilik personelden 2800 kişi şehit edilmişti.  30 Kasım 2021 bu facianın üzerinden 168 yıl geçmiştir. Başta Mustafa Kemal Atatürk Olmak üzere bugün aramızda bulunmayan gazilerimize ve tüm şehitlerimize şükranlarımı sunar, Allahtan rahmet dilerim.

Bir Sinoplu olarak bu araştırmaya başlamamın öyküsü ise şöyledir.

Beş yaşında yüzmeyle başlayan deniz tutkum bir müddet sonra dalıp kabuklu deniz canlıları toplamakla devam etti. 1960’lı yıllarda maske, palet, şnorkel ve diğer teçhizatları bulmak çok zordu. Ama bir avantajımız vardı. Sinop radar üssündeki ABD askerleri yelken ve sualtı ile ilgiliydiler. 1960 lı yıllarda “pirat” sınıfına benzer yelkenli tekne imal eden Derviş  (Etyemez)  ustanın atölyesinde bu malzemeler vardı. Sahipleri giderken bırakmışlardı. Birkaç arkadaş harçlıklarımızı biriktirir ondan bu malzemeleri satın alırdık ve zıpkınla balık avlar, deniz kabukluları çıkarırdık. İndiğim derinliğin kaldığım sürenin ne kadar olduğunu bilmiyordum. Ortaokul öğrencisi olmuştum. Tersane adını tarihten alan bu semtte bir çeşme vardır. Kitabesinde 30 Kasım 1853 tarihinde yapılan Savaşta şehit olanların anısına yapıldığı yazıyordu. Büyüklerimize soruyordum ama onlarda çok fazla bir şey bilmiyordu. Üstelik onlarda Şehitlerin cebinden çıkan paralarla yapılmış diyorlardı. Bu kitabenin aslına uymayan ifadesinin ne maksatla kim tarafından çarpıtıldığı bilinmiyor.

Tüple inmeliyim derinliklere

Ben artık tüple dalmak için yanıp tutuşuyordum. Filmlerde, çizgi romanlarda görüyordum, Merhum, Hüseyin Şerif Sofular sualtı ile ilgili Türkiye deki ilk kitabını yayınlamıştı. Bu kitap benim ilk dalış eğitmenim oldu. Ama bu teçhizata sahip olma imkânım yoktu üstelik ailem nefes tutarak yaptığım dalışlara bile izin vermiyordu. Güzel bir yaz günüydü, Merhum Ahmet Muhip Dranaz Sinop’taydı, aile dostuydu, ailece Babamın 6 metrelik teknesi ile eski Karantinanın iskele ayaklarının yer aldığı Karakum mevkiine gittik ve ben zıpkınla balık avlamak istedim fakat babam izin vermiyordu. Ahmet amca gel bakalım anlat şu denizin dibini, deyince büyük bir heyecanla anlattım. Babama döndü, “Mahmut şu anlattıklarının güzelliğine bak şu an ben bile dalmak istiyorum bırak çocuğu dalsın”. Dedi; bunun üzerine dalış vizemi almıştım.

30 Kasım 1853 Sinop Deniz Savaşı Müzesi Kurulmalı

1968 yılında arkadaşım Oğuz Özcü ’nün yakın akrabası Ergun Ulubilge Sinop’a geldi. Kendisi Almanya’da tekstil mühendisliği öğrencisi iken dalış malzemesi alabilmek için boş zamanlarında çalışmış teçhizatını almış; öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul’a dönmüş. Sinop’ta dalış yapacaktı. Arkadaşım, sizin tekneyle gidebilir miyiz? Dediğinde hiç tereddüt etmeden olur dedim. Babama söylemedim. Boztepe Burnu fenerinin karşısında yer alan Gazi Bey adacığının dibine dalmaya götürdüm. Ben nefesle, misafirimiz de SCUBA sistemiyle dalış yapıyordu. Tekneye çıktığımızda derinliğin 24 metre olduğunu nefes tutma süremin de dört dakika olduğunu söyledi ve hayallerini kurduğum soruyu sordu “SCUBA dalış yapıyor musun”? Hiç düşünmeden “Evet” diyerek hayatımın büyük yalanını söyledim. Yarın sana da bir Tüp ve regülatör getireyim dediğinde sevinçten uçuyordum. Limana döndük, tekneyi rıhtıma bağlarken Sinop’un en eski dalıcısı olan Şükrü Gümüş (Habeş) Kaptan teçhizatı görünce yanımıza geldi; gelin bakalım size bir çay söyleyeyim dedi. Misafirimizle ilgilendi yarın ben sizi batık gemiye götüreyim dediğinde heyecanlandık. O gece benim için en uzun geceydi. Ertesi sabah buluştuk; hem SCUBA dalış yapacaktım, hem de batığı görecektim. Gittiğimiz batık balıkçı barınağın çıkışından birkaç yüz metre uzakta 14 metre derinlikte sac konstrüksiyon bir kuru yük gemisiydi. Gemiden geriye çok fazla bir şey kalmamıştı. Dalıştan sonra Şükrü kaptan yine bize çay söyledi, Bize bu batıkların öyküsünü anlattı. Sinop limanındaki ve civarındaki batıklar 1950’li yılların başında gemi sökümü yapan işletmelere ihale edilmiş ve dinamitle sökülmüşlerdi. Araştırmaya başladığımda, 30 Kasım 1853 batıklarından karaya vuran 5 tanesi Osmanlı devleti tarafından sökülmüş çıkan topların bir kısmı tabyalarda bir kısmı yeni inşa edilecek gemilerde kullanılmak için bırakılmış hurda malzeme İstanbul’a gönderilmişti. Ahşabı da Kırım’da yakacak olarak kullanılmıştı. Geriye kalan gemilerden 5 tanesi hurdacılar tarafından dinamitlenerek parçalanmıştı. Şükrü Kaptan O gemilerin ambarlarında iskeletler, kafatasları vardı; ben o kafataslarını elime alır onlarla konuşurdum diye anlattı. Çok etkilenmiştim. Şehitlerimizin yanmış, parçalanmış vücutlarından geriye kalan kemikler gemileriyle bütünleşmiş suyun altında birer şehitlik olarak muhafaza edilmesi gerekirken Devlet tarafından yok edilmişti. Sohbetin sonuna gelinmişti, bu sırada sen dalışı biliyor muydun? Sorusuna elbette yanıtını verdim. Benimle çalışır mısın dediğinde hemen kabul ettim. Artık her istediğimde dalış yapabilecektim. Zaman geçtikçe zamanın gözlüğü ile bakmayı da öğrendim. O tarihte maden değerliydi özellikle işlenmiş madeni tekrar işleyip mamul hale getirmek daha ucuzdu ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin demir, çelik ihtiyacı çok fazlaydı. Bu yöntemle sahillerimizdeki batıklardan önemli miktarda materyal elde edilmişti. O günden sonra bu konuyu araştırmaya başladım.

Merhum Haluk Cecan olmasaydı…

30 Kasım 1853 Deniz savaşı ile ilgili ilk girişimim 1985 yılında, sualtı sporları il temsilcisi olarak faaliyet programına koyduğum Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’nün onayladığı 30 Kasım 1853 Deniz Şehitlerini Anma kupasıydı. O gün yarışmayı tertip ettik, fakat hiçbir bürokrat madalya törenine katılmadı. Yarışmaya katılan sporcular birbirlerine madalya ve onur belgesi taktim ederek buruk bir anma töreni gerçekleştirdik. Yerel gazetelerde makaleler yazdım. TRT ile dört kez belgesel çalışmalarında görev aldım kiminde rehber, kiminde danışman ve su altı kameramanlığı yaptım. İlk belgeselimizi TRT Ankara TV2 kanalı için yönetmen Arsal Soley ile yaptık Mustafa Kavak sualtı kameramanlığını ben danışmanlığını yaptım. Yaptığım araştırma çalışmalarımdan Arsal Soley bir senaryo hazırladı. Böylelikle ilk defa geniş bir kitleye bu savaşı aktarabilme şansı yakaladık. İkinci belgeseli TRT İstanbul TV2 Belgesel kanalı için yönetmenliğini merhum Orhan Tuncer’in yaptığı su altı kameramanlığını Merhum Haluk Cecan’ın ve benimde rehberliğini ve belge desteğinde bulunduğum belgesel 1999 yılında yapıldı. 3. Belgeseli TRT Ankara TV2 Belgesel Kanalında yönetmen Girayhan Alpdoğan ile benimde sualtı kameramanlığını yaptığım çekimleri 2006 yılında tamamladık; bu çekimde Sovyetler tarafından 1946 yılında çekilen Nakhimov filmini TRT Rus elçiliğinden istekte bulunup temin etmişti; bu filimden bazı sahneler belgeselde kullanıldı. Osman Paşa’nın esir düştüğü sahnede: Rus amiral Nakhimov, değiştirilen sözlerinin orijinalinde Amiral Pavel Nakhimov Patrona Osman Paşa’ya, “Türkiye’nin her zaman Rusya ile barış ve dostluk ilişkileri içinde olması gerektiği ifadesini kullanıyor. Bu sahnenin 13 Nisan 2017 yılında Sputnik’in Rus Kültüra televizyonundan aktardığına göre, SSCB Komünist Partisi Merkez Komitesi filmdeki sahnenin değiştirilmesi için 11 Mayıs 1946 tarihinde bir karar almış. Haberlerde Stalin’in filmdeki “Patrona Osman Paşa’nın esir alınması sahnesini beğenmediği ifade ediliyor. Karar çerçevesinde değiştirilen sahnenin yeni repliği; Amiral Pavel Nakhimov esir alınan Paşa’ya ”“Türkiye Rusya ile kavga etmediği zaman her şey güzel oluyor. Fakat Türkiye çeşitli (başta İngiliz) danışmanlarını dinlediği zaman bu, büyük mutsuzlukla sona eriyor”. Bu sözcük propaganda haline dönüştürülüyor.

İlk sunumumu 2005 yılında, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Ege Güney Deniz Saha Komutanlığın da yaptım. Kırım’a Giden Yol adını verdiğim bir makalenin ardından, Sinop Deniz Savaşı 30 Kasım 1853 adlı Kitabım Sinop Belediyesi Kültür Hizmeti olarak 2014 yılında yayınlandı. Sinop Deniz savaşı ve antik dönem batıkları ile ilgili konularda Sinop Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Dr. Mehmet Babür Akarsu ile birlikte yurt dışında ve yurt içinde çeşitli üniversitelerde sunumlar yaptık, sergiler açtık.

Bu yeni araştırmamda noksan gördüğüm ya da yeni ulaştığım bilgilerle zenginleştirdim. Fakat sadece Sinop Deniz Savaşını anlatmak yeterli değildi. Batı ve Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkisini konuya katmadan geçmenin noksan olduğunu düşündüm. Bu araştırmayı daha iyi kavrayabilmek bugün yaşadığımız durumlarla, dün yaşadığımız durumların birebir örtüşmesi ve bağlantıların net bir şekilde kurulup okuyucularımızın daha sağlıklı analiz edebilmeleri için Kırım Savaşı’nın başlangıcına kadar ki süreci bir özet olarak kronolojik bir sıralamayla açıklamaya çalıştım. Bunları araştırırken bir araştırmacı olarak bilimsel çalışmaları ile akademik yayınları yapan değerli hocalarımızın eserlerinden çevirilerden ve hatıralardan yararlandım. Benim en büyük avantajım savaşın olduğu yerde yaşamış olmam suyun altında yaptığım araştırmalar tüm batıkların battığı yerleri belirlemek bu kitapta onları anlatma şansını verdi. Sinop ta yapılabilecek çalışmalara belki bir katkı olur umuduyla, gemilerin öyküleri ve Karada ki tabyaların yerlerine kadar birçok saha çalışmasını yapabilmem bu savaşla ve Sinop ile ilgili birçok bilgiyi bir araya getirme olanağı sağladı. Şimdi bu 30 Kasıma yetiştirmeyi çok istediğim fakat yetiştiremediğimiz yeni araştırmam baskıdan çıktığında içinde çok fazla detay sunmuş olacak.

30 Kasım 1853 Sinop Deniz Savaşı Müzesi

Sinop için en büyük noksanlardan biri, Bir Sualtı Müzesi ve beraberinde 30 Kasım 1853 Sinop Deniz Savaşı Müzesi tarihimizi gelecek kuşaklara aktarmamız gerektiğine inanıyorum. Böyle bir deniz müzesinin Sinop’ta açılması tarihsel özelliği ile birlikte Sinop turizmi nede katma değer sağlayacaktır.

Sözlerimi Atatürk’ün tecrübeyle sabit şu sözleri ile bitirmek isterim.

“Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü (kapsamlı) medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır”.  MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

 

SUALTI FOTOĞRAFLARI: TAHSİN CEYLAN

 

 

Karadeniz’in Derinlerindeki Tarihin Peşinde Bir Ömür…YAŞAR TARAKÇI
1







Giriş Yap

Deniz Kartalı ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!