1. Haberler
  2. Genel
  3. MARMARA’DA BALIKÇILIK BU GÜNLERE NASIL GETİRİLDİ? Halit Konaç kaleminden…

MARMARA’DA BALIKÇILIK BU GÜNLERE NASIL GETİRİLDİ? Halit Konaç kaleminden…

Balıkçının mesleği nasıl benimseyip uyguladığına öncelikle bakmak gerek. Yaklaşık 60 yıl öncesine kadar kıyılarımızda yapılan balıkçılık stok ve türlere zarar vermeyen geleneksel yöntemleri kullanan "küçük/kıyı balıkçılar" ile yapılıyordu. Bir başka ifade ile; Osmanlı dönemi özellikle Marmara ve boğazlardaki balıkçılığın avlanma araç gereçleri; çok az bir gelişme/değişime uğramıştı.

featured
Google'da Abone Ol
1
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Çoğunlukla Rum bilge balıkçıların asırlardır uyguladığı avlanma ve işleme yöntemleri ile balıkçılık yaklaşık 60 yıl öncesine kadar sürdürüldü.

1900’lü yılların başına dek
İstanbul’un iki yakasındaki kıyı yerleşim bölgelerinde çoğunlukla geçimi balıkçılık ve bahçevanlık mesleğine bağlı aileler yaşıyordu…

Binlerce sandal, sandal irisi kancabaş, sivri avcı kayığı, mavna, yelkenli çektirme, taka gibi filo ile avcılık yapılıyordu.

Balıkçılar;
İstanbul boğazı giriş çıkışı dahil boğazın uygun yerlerine kurulmuş en az 150 civarında dalyan ile göç balık avcılığı…
Dalyanların olmadığı kıyılarda sepet, ığrıp, serpme, uzatma, çevirme vb. ile kıyı balıkçılığı yapıyordu.

1940’lı yıllarda geleneksel balıkçılık yöntemlerine makineli avcılık dahilinde gırgır, trol, algarna gibi… kapasitesi yüksek uygulamalar; avcılığın yükselen(!) yıldızı bağlamında dahil oldu.

1980’lere gelene değin çok fazla değişim/büyümeye maruz kalmayan balıkçılık;
1980 sonrası handiyse ışık hızında değişime uğradı.

Küçük sandallar dahi makineli sisteme geçti.
Teknelerin boyları, donanım gücü ve av kapasiteleri; 1990’a kadar en az 5 ila 10 kat arttı.

Bu sayede kıyıdan uzaklarda balıkçılık yapma olanağına kavuştular.
Denizler adeta bir ucu görülebilen küçük(!) göllere döndü

Bu değişimin adına endüstriyel balıkçılık dendi…

Endüstriyel sistemin sunduğu bu olağanüstü zeminde; büyük balıkçı stoklardan %90 balık alarak imtiyaz sahibi oldu.

Hal böyle olunca;
Devlet/Merkezi otoriteler
%90’ı küçük balıkçı,
%10’u büyük balıkçılardan oluşan filonun endüstriyel balıkçılığı destekleme bağlamında 1380 sayılı su ürünleri kanununu ile şirket ve ona hizmet eden büyük balıçıyı koruyan kuruma dönüştü.

Devletin kayırmacı tutumu kooperatifçiliğe de yansıdı.
Sektör içinde %90 ezici çoğunluğa sahip Küçük balıkçı; kooperatiflerde handiyse konu mankeni durumuna düşürüldü.

1980 sonrası önlenemez kontrolsüz büyüme/değişim balıkçılık yöntemlerinde çok hızlı uygulamalara neden oldu.

Ahşap tekneler yerini saç tekne/gemilere bıraktı.

Beygir gücü daha yüksek makineler ve teçhizatların desteği ile bölgesel balıkçılıktan “kapalı denizlerde”; okyanuslarda uygulanan açık deniz balıkçılığına geçildi.

Endüstriyel şirket balıkçılığı dayatma ve uygulamaları ile tüm kıyı ve açık suda stok ve türler üzerinde baskın olabilecek avlanma kapasitesine erişildi.

Bu uygulama 1990’ların ortalarına kadar büyük balıkçıya optimum kazanç sağladı.

Endüstriyel balıkçılık sayesinde büyük tekne sahipleri kısa zamanda müthiş kazançlara erişti.


90’lı yılların ortalarından itibaren erişilen istihsal seviyesi; hızla düşüşe geçti.

Çok büyük giderler – Mazot, iaşe, bakım, tayfa vb – ile denize açılan büyük balıkçıların çoğu sezonu zarar ederek kapatmaya başladı.

Bu sene olmadı seneye olur umudu ile denize açılan büyük balıkçı;
birikimlerini hızla tüketmeye başladı.

Biraz uzağı gören büyük balıkçı; tası tarağı elden çıkararak balıkçılık ile ilişkisini sonlandırdı.

Umut ve bu bağlamda beklentinin tutsağı olan diğer büyük balıkçılar;
Özel finans ve bankalarının sunduğu
kredi/faiz gibi tadımlık (!) tuzak teşviklerden yararlanma bağlamında öz birikim ve kaynaklarını hızla bitirdiler.

2000’li yılların ortalarından itibaren yüksek maliyetlerin karşılanamaması nedeni ile denize açılamayan gemi sayısı giderek arttı.

Bu arada büyük balıkçı palyatif çözümlere bağlı
çiftliklere yem servisi yapan şirketlerin komisyoncusu tefeci gibi çalışan kabzımallara borçlandı.
Gözünü karartıp kaçak balıkçılığa yöneldi.

Bu durumdan vazife çıkaran, sırtını şirketlere dayayan 30 civarında büyük balıkçı; 50 metre ve üstü gemilerle büyük balıkçının stoklardan çektiği istihsalin %90’ının yarısını almaya başladı.

1990’ların ortalarına kadar idare-i maslahat yapan büyük balıkçı elinde kalan taşınmaz menkullerini teminat/ipotek ederek özel ve güzel bankalara borçlandı.

Yanlış ve yanlı balıkçılık politikaları ile kendisine stokları çökertme bağlamında iflas zemini hazırlayan
Merkezi otoritelere;
“bizi kurtar” demeye başladı.

Büyük balıkçının bu çöküş sürecini tetikleyen
aşırı avlanmaya bağlı hızla eksilen stok ve ekonomik türler oldu.

2015’lere gelindiğinde; felaketin boyutları artık ötelenemez, gizlenemez olmuştu.

 

Bir yandan aşırı ve yasal olmayan zararlı balıkçılık,
diğer yandan evsel, sanayi, kentsel, biyolojik, kimyasal atıklar…

Endüstriyel tarım uygulamalarına bağlı zirai atıklar ve vahşi balıkçılık yöntemleri ile ormanları, meraları, doğal mercan resifleri ve yerle bir olan Marmara; oksijen taşıyamayan dere, ırmak ve nehirler ile içinde balığın ve diğer su canlılarının çok zor yaşadığı mavi çöle dönüşmenin kıyısına geldi.

Marmara’da yeterli besin bulamayan, cinsel üreme boyuna erişemeyen ve iklim krizine bağlı istilacı türlerin de ikamesi ve büyük balıkların gıdası küçük balık stoklarındaki azalma yaşanan felaketi önlenemez noktaya taşımak üzere…

Büyük balıkçı;
Bu felaketten kendini soyutlayarak kaçak trol avcılığı yapanları ve daha da vahimi denetlenemeyen balıkçılık bağlamında küçük balıkçıları sorumlu tutarak merkezi otorite üzerinde baskı oluşturmak istiyor…

Giderek yağmacılığa dönüşen bu baskı;
Marmara’daki popülasyonun bozulması bağlamında karasal ve sucul besin zincirini koparmak üzere…

Şirket balıkçılığı dahilinde akvakültür uygulamalarının da sürecin bu noktaya gelmesine elbette olumsuz katkıları oldu.

Devletin 80’li yılların başında kurulması ve yaygınlaştırması amaçlı desteklediği; etcil ve ekonomik türlerin istihsalinin artırılmasına yönelik Akvakültür balıkçılığı küçük stokların çökmesini tetikledi.

Devletin bu alanda yanlış üretim ve büyüme politikalarına bağlı Hamsi vb. küçük balıkların yem tedariki bağlamında; balıkçıya “geçimlik” parası dahi kazandırmadan kabzımal ve yem fabrikalarına aşırı avlanarak kazanç sağlaması kanayan yaraya handiyse tuz ekti.

Birleşmiş Milletler Gıda Örgütü FAO;
stok ve türlerin korunması için 2000’li yılların ortalarında küçük ölçekli balıkçılığın ve avcılığın “kıyıların korunması” desteklenmesi gerekiyor bağlamında deklerasyon yayınlamasına rağmen  maalesef merkezi otoriteler deyim yerindeyse kulağın üzerine yattı. Dikkate alınmadı ve/ya da yasak savmak için palyatif önlemler aldı.

 

Türkiye de filonun %10’una tekabül eden büyük balıkçı istihsalden %90 gibi stokların çökmesine neden olmanın da ötesinde orantısız pay aldığına da dikkat çekmek gerekiyor.

Marmara Denizi.

Balıkçılığa tahsis edilen sahada %90 olupta istihsalden sadece %10 pay alabilen küçük balıkçıya emanet edilmedikçe;
Virasız Bismillah kaçınılmaz.
Sadece İstanbul da 50 küsur kooperatife kayıtlı yaklaşık 1800 mavi av ruhsatı olan balıkçı var.

Bunlarıın içinde taşıyıcı gemiler hariç 100 büyük balıkçı gemisi olduğunu düşündüğümüzde;
bir büyük balıkçının gemisinin Marmara da alacağı balığı en az 90 küçük balıkçı sandal/gemisinin alabileceğini söylemek mümkün…

Balıkçının gözü kimsenin kazancında olmaz. Olmamalı da…

Büyük balıkçı çok yüksek av donanımı sayesinde Marmara da avlakları yok ediyorsa..!
Devletin o avlaklardan ekmeğini kazanan küçük balıkçının sözüne kulak vermesi ve meslek haklarını koruması gerekiyor.

Küçük balıkçı..!
Yöresel, bölgesel avcıdır.
Avlaklara istese de zarar veremez.
Büyük balıkçının yaptığı ışık, tirol vb. avlanma yöntemlerini uygulamaya ve kullanmaya donanımı elvermez.

Onlar tıpkı bilge balıkçı büyükleri gibi avlakların, denizin tarlalarının bekçileridir.

Hal böyle olduğu için Devletin kontrolünü kolaylaştıracak koşullara sahiptir.

Marmara ve kıyıları küçük
balıkçıya emanet edilmeden gidilecek yolun sonu olmaz.

Eski balıkçıların diline pelesenk olmuş bir söz vardır.
” Geçti balığın alayı sok kıçına palayı”..!

Balığın alayı geçmek üzere…

Çözüm mü? Elbette mümkün.

Öncelik; Türkiye de deniz ve İç sular dahil 20 bin civarında kayıtlı tekneler ile avcılık yapan balıkçının
Küçük ve büyük balıkçı meslek örgütlülüğünü yeniden tanımlamak olmalıdır.

Küçük balıkçının sorunları Ankara ya vd. resmi kurumlara büyük balıkçılar aracılığı ile iletilmemelidir.

Merkezi otorite;
avlaklarda %90 söz sahibi olanlar ile kendi örgüt ve kooperatifleri üzerinden muhatap olmalıdır.

Merkezi otoriteler ve yerel yönetimler; bahsi geçen küçük balıkçı ve koperatif ve örgütleri ile sucul kaynakların sürdürülebilirliği bağlamında birlikte çözümler üretmelidir.

Son söz!

Yakup Köseoğlu,
Rıfat Büyükcingöz gibi bilge balıkçıların yolundan giden;
Necla Köseoğlu Yazıcı ve
Melih Büyükcingöz gibi balıkçılara sahip çıkılamazsa..!
Deniz ve balık ile dostluğumuz sona erecek…

DENİZ EMEKÇİSİ-AKTİVİST

HALİT KONANÇ

MARMARA’DA BALIKÇILIK BU GÜNLERE NASIL GETİRİLDİ? Halit Konaç kaleminden…
1







Bizi Takip Edin
Giriş Yap

Deniz Kartalı ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!