
Yüzlerce çeşidi olan akordiyon en bilinen şekliyle “Piyano akordiyon” ve “Buton (Düğme) Akordiyon” olarak ikiye ayrılır. Piyano Akordiyon sağ el ile klavye tuşlarına basılarak ve sol el ile bas sesleri veren düğmelere basılarak çalınır. Buton Akordiyon da ise klavye yerine yine düğmeler vardır ve çalması piyano akordiyona göre daha zordur. En büyüğü 120 bas düğmeli, 16’sı Avrupa kıtasında olmak üzere aralarında Amerika, Yeni Zelanda , Avustralya ve Brezilya’nın olduğu 21 ülkede okulları, hatta üniversiteleri olan bu coşkun, güçlü ve zengin seslere sahip romantik enstrüman(çalgı) kendi kendine eşlik etme özelliğiyle “tek kişilik orkestra” olarak da bilinir. Günümüzde en meşhur akordiyon imal eden ülkeler arasında Almanya birinci sıradadır. 1800’lü yıllarda 35 civarında “Akordiyon Fabrikası” olan Almanya’yı butik akordiyonları ile meşhur İtalya takip eder. 8 tanesi Adriatik denizinin bir liman şehri olan Ancona’nın biraz kuzeyinde Pesaro ve biraz güneyinde Castelfidardo bölgesinde olmak üzere İtalya’da tam 14 tane “akordiyon atölye ve fabrikası” vardır. Akordiyonun halen bir çok parçası elde yapılmakta olup babadan oğula geçen çok itibarlı bir meslektir.
Ülkemizde akordiyonu anlatmaya yaşayan efsane “KÖRÜK SİHİRBAZI” olarak anılan Edward ARİS ile başlamak lazım…
Dedesi, dünyanın en eski tünellerinden biri olan Tünel’deki tünel inşaatı için İstanbul’a yerleşmiş Fransız bir mühendis olan, 1945 yılında İstanbul’da doğan, Ermeni asıllı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Edward ARİS, Fransız Saint Benoit lisesini bitirdikten sonra Paris’te Akordiyon Konservatuvarı ve Akordiyon Akademisi’nden mezun oldu. 1965 yılında TRT’ye katıldı.

Birleşmiş Milletler Akordiyon Federasyonu ve Dünya Akordiyon Şampiyonası Delegesi olan Profesör Doktor Aris’e 1975 yılında Paris Konservatuvarı ve Akademisi’nden profesörlük unvanı verildi. (Kendisine Fransa’da vatandaşlık ve üniversitede ömür boyu “kürsü” teklif edilen Edward ARİS Bir Türk vatandaşı olarak İstanbul’dan başka bir yerde yaşamak istemediği gerekçesiyle gelen teklifleri her defasında geri çevirmiştir. Bir yarışmada jüri tarafından çaldığı bir parçayı aynı akordiyonu ters çevirerek tekrar çalması şeklinde imkansız gözüken bir şeyi istediklerinde ikiletmeden akordiyonu ters çevirerek aynı parçayı eksiksiz olarak çalmasıyla akordiyon dünyasının efsaneleri hatta sihirbazları arasına girmiştir.) Ülkemizin “İlk ve Tek Akordiyon Profesörü” olan Edward Hoca dört yaşında ağız harmonikası (mızıkası) ile başladığı müzik hayatına akordiyonları ile İstanbul Kurtuluş’ta ki müzik evinde devam etmiş, “Körük Canbazı” lakabıyla günümüze kadar sayısız konser, kayıt, film müziği ve etkinliklerde yer almıştır. İçinde yüzden fazla akordiyon ve benzeri körüklü sazı olan koleksiyonu için halen bir müze kurma arayışında olan bu “Virtüöz Akordiyonist” ayrıca yine Kurtuluş’lu meşhur akordiyon ustası, artık aramızda olmayan Zührap BÜYÜK usta ile beraber “bandonet” adı verilen, her yaş grubunun bütün melodileri çalabileceği bir alet icat etmişlerdir. (Virtüöz, müzik dünyasında bir enstrümanı çalan kişinin gelebileceği en üst seviyedir.) Ülkemizin resmi eğitim sistemine akordiyonu sokmak için çok uğraşmıştır ama maalesef olumlu bir netice alamamıştır.

Şimdi gelelim Tünel’deki küçücük dükkanında dünyaya enstrümanlarıyla renk katan Ahmet Oğuz ile olan dostluğumuza. Dünyanın en içten ve samimi insanlarından biri olan 1964 doğumlu Ahmet OĞUZ, 1976 yılında Beyoğlu’nda müzik aletleri satan bir dükkanda çırak olarak müzik dünyasına adım atar. 2008 yılında emekli olduktan sonra OĞUZ müzik adıyla 1991 doğumlu oğlu Emre ile beraber müzik aletleri ve aksesuarları alım satım ve tamir işlerine başlar. Dükkanına gide gele, çaylarını içe içe kendisiyle olan dostluğumuz gelişir. (Bana bir çocuğun girdiği şekerci dükkanı gibi gelen dükkanında çeşit çeşit akordiyonların arasında kah akordiyon çalarak kah sohbet ederek zamanın nasıl geçtiğini hiç ama hiç anlamamışımdır.) Kendisi bana “çocukları küçükten akordiyon ile tanıştırma” projemde çok yardımcı olmuştur. O benim hangi akordiyonları sevdiğimi bilir. Eline tamir etmeye değer bir “elden düşme” akordiyon gelirse hemen arar haber verir. Bugüne kadar sayısız akordiyonu elden geçirip tamir ve bakımlarını yaptıktan sonra müziğe yatkın çocuklara bu akordiyonları hediye etmişizdir. (Bu şekilde akordiyon ile bir döngü yarattık ve buna imkanlarımız el verdiği sürece de devam edeceğiz. Öncelikle, o bir yerlerde unutulmuş veya kullanmadığı için veya ihtiyaç içinde olan bir kişinin getirdiği akordiyon kendisi için bir değere dönüşüyor. Akabinde artık tek tük kalmış bir kaç akordiyon ustasına bir iş imkanı yaratılıyor. Sonrasında maliyetinin üzerine konulan cüzi bir miktar ile dükkanın masraflarına bir katkı sağlanıyor ve ben kendisinden aldığım bu akordiyonlar ile “her yaştan meraklı çocukların” bu muhteşem çalgı ile tanışmasına vesile oluyorum. Böylelikle, kaybolmaya yüz tutmuş bir değeri karınca kararınca yaşatmaya çabalayarak gönlümüzü şenlendiriyoruz. Daha ne olsun?) Güzel yürekli insanlar, Ahmet Oğuz oğlu Emre ve bütün değerli Ailesine buradan çok selam ve sevgilerimi iletiyorum.

Manşetteki siyah beyaz resimde gördüğünüz, bir bayram töreninde Bebek Tevfik Fikret İlkokulu’nda “ilk konserine” çıkan 10 yaşındaki akordiyoncu çocuğun Edward ARİS hocanın en küçük talebesi olduğunu biliyor musunuz? Ve dahası; EDWARD HOCA’NIN, BERABERCE GEÇEN YARIM ASRIN SONRASINDA O KÜÇÜK ÇOCUĞUN “EMEKLİLİK KUTLAMASI”NA KATILIP KENDİSİNE HEDİYE OLARAK BİR “AKORDİYON KONSERİ” VERDİĞİNİ SÖYLESEK…
Halen dinç ve aktif olan çok değerli sevgili hocam Edward ARİS’e bugün burada KAHVE MOLASI köşemizden en içten sevgi ve saygılarımı yolluyorum. İşleyen demir paslanmaz misali akordiyonun da çalınanı makbuldur. Hocam da çaldıkça dinç ve sağlıklı kalacaktır biliyorum. Ona akordiyonları ve bütün sevdikleri ile beraber daha nice sağlıklı uzun yıllar diliyorum.

BEYAZ AKORDİYON
Beyaz bir akordiyon
Badem şekeri gibi
Çalmaya kıyamadım rüyamda
Çalmaya başladım uyandığımda
Bana çok fazla geldi böyle güzel bir rüya
Gerçek olmalı mutlaka
Adriatik kıyısında
Ufacık bir kasaba
Daha çanları bile çalmamış
Ustalarda bir telaş
Birbirlerine bakıyorlar göz ucuyla
Bu civan kırmızıya sevdalıydı bugüne kadar diyorlar
İşbaşı yapıyorlar gün ışımadan
Acaba kim çalacak bunu diye
Sormak gereği duymadan birbirlerine
Biliyorlar
Çoktan anlaştılar bile aralarında hiç konuşmadan
Ne zaman almaya gelecek diye merak ediyorlar sadece
Biliyorlar
Mesele bir zaman meselesi yalnızca
Beyaz bir akordiyon
Ben çalmaya başladığımda aklımda
Son rötuşları yapıyordu ustalar
Biliyorlar
Eninde sonunda
Takacağım onu kambur sırtıma
Göğsümü gere gere çalacağım Pesaro sokaklarında
Bildiğimi biliyorlar
Beyaz bir akordiyon
Badem şekeri gibi
Rüyasını gören olursa
Hemen işbaşı yapıyor ustalar
Daha gün doğmadan bitirip koyuyorlar rafa
Gelir elbet sahibi yakında diyorlar*
Sonlara doğru geliyoruz yavaş yavaş. Bu yazının amacı, sahile vuran deniz yıldızlarından birini geri atıp, arkasından “onun için fark etti ama” demek için sadece. Bir müzik aleti çalmak veya çalmaya çalışmak, hayaller dünyasının muhteşem renklerine açılan bir kapının önüne sizin için özel olarak serilen bir “kırmızı halı”dır. Kendimizde inşa etmeyi çok sevdiğimiz şu beş maddelik “mazeret barikatını” yıkarak işe başlamak işten bile değil sevgili dostlar. Nedir bunlar? 1. Kulağım yok 2. Yeteneğim yok 3. Vaktim yok 4. Bu yaşta zor 5. Bu yaştan sonra zor. Hepsini bir tekme ile yıkarak bir boş gününüzde müzik aletleri satan dükkanları gezmeye ne dersiniz? Yudum yudum ama, hiç acele etmeden, hayatınızı düşünerek. Az konuşup çok dinleyerek. (Hele hele elinizden tutan küçük bir çocuk varsa yanınızda, o küçük çocuk o anı ömrü boyu hep hatırlayacak.) Bir dükkanda içinizi ısıtan bir tanesini seçeceksiniz sonunda. Bir ağız mızıkası da olur bu, bir saz veya boyunuzdan büyük bir kontrabas. Ne olduğu hiç önemli değil o müzik aletinin. Gerisi kendiliğinden gelecek ve farkı yaşayarak göreceksiniz eminim.

Bir KAHVE MOLASI’nın daha sonuna geldik. Bugün, yutkun yutkun gitmiyor son yudum. Acı geliyor biraz. Telvesi mi fazla yoksa ? Yoksa ne ?
“ Her şey / kan kardeştir sebebiyle / Bütün bunlar nasıl oldu / Olur elbet / Anlatayım / Anlatırım elbet / Bunlar oldu bir Cumhuriyet Kadını’yla / Üç evladını / Her hafta / Karda kışta çamurda / Hiç bıkmadan usanmadan/ Ayrı ayrı okullarının önünden / Onları tek tek toplayan / İçinde hayallerini taşıyan gözleri dolduğunda / Bir şelaleden düşer gibi damlalar düşüren / En itina hayallerle alelacele hazırlanmış / Çeyrek ekmek içine baş parmakla basılan / Biraz beyaz peynir biraz domatesle / Açlıklarını kıran / Dur bir dakika burada / O zamanlar ekmek / Ekmek gibi ekmekti o zamanlar / Binlerce yıllık başaklardan / Hiç bayatlamadı o ekmek / Ağırdı o bir çeyrek ekmek / Ağırlığı vardı bir çeyreğin / Bilenler bilir / Ekmeğin içini kesip çıkarır / Köfteleri koyduktan sonra / İçini tekrar üzerine koyardı Köfteci Mehmet / Sıcak kalırdı nimet / Günler kısa / Hava kar atardı karanlığa biraz aydınlık için / Kurtuluş’ta bir müzik evi / Kapısından içeri giren boy boy çocuklar / Emir büyük yerden / Ruhları ağartılacak çünkü bunların / Soğuktan gelmişler / Sıralarını beklerken / Ninni gibi gelir / Sesleri diğer talebelerin / İçleri geçer biraz / Ders biter / Sevinçtir eve dönüş / O hep verir / Verir sadece / Elinde avucunda ne varsa verir / Derslerin ücretlerini verir / Sıcağı sıcağına nasihatlar verir / Eve gelince biraz çalışın diye yalvarır güzellikle / Ve o kadın ki / Söylemiş miydim / O bir Cumhuriyet Kadını o / Sonlara doğru / Hareket eden iki parmağıyla bile sadece / Piyano çalıp resim yapan o / Bir Cumhuriyet Kadını’dır o / Kaderine razı olan değil / Zincirlerini kırarak kaderini yazan / Yılmayan ve yıldırmayan / Hatta mavi mavi dağlar boyar bırakır ardında / En son kendini bırakır hatıra / Bir evlada bırakılacak en muhteşem miras / Kendini bırakmak ona / İşte bunu unutma / Sahi orada / Orada dağlar bile mavi midir anam / Biliyorum zaten / Biliyorum anam / Sormadım bile / Sormadım say / Her vesileyle / Seni hatırlamak içindi sadece bütün bunlar…”

Sağlıcakla kalın !
Derleyen / Şiir* : Talip Özcengiz, Atina, 31.01.2021




















