***
İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmeleri hususu bir müddettir kamuoyunda tartışılıyor. Bu tartışmalar bağlamında zaman zaman bazı aklı evvellerin “NATO’dan çıkmalıyız“ sözlerine de rastlıyorum.
Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: NATO’dan katiyen hazzetmiyorum. Dâhil olduğumuz 70 yıllık süreç içerisinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne katkılarının olmasını kabul etmekle birlikte, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal yapısına büyük zararlar verdiğini düşünüyorum.
II. Dünya Harbi’nden ve özellikle 1948’den sonra Atlantik yapının Türkiye üzerine karabasan gibi çöktüğü ve 1952’de NATO’ya katılınmasıyla ülkemizi, Atatürk Türkiye’sinin hedefi olan “tam bağımsızlık” ülküsünden uzaklaştırdığı kanaatindeyim.
(Marshall yardımlarının 1948’de başladığını hatırlatmak isterim.)
Şu hususu da kuvvetle zikretmeliyim: Sade bir vatandaş olarak, tamamıyla Millî Ordu’dan yanayım. Askerî işbirliklerine karşı değilim ama ordunun millî yapısına halel getirmemek kaydıyla!
Bu konuları, bu sayfada çok konuştuk. Zaman içinde yine konuşur, tartışırız. Fakat bugün değinmek istediğim konu farklı.
Cevaplamak istediğim soru ise basit: Mevcut konjonktürde NATO konusunda nasıl davranmalıyız?
***

Az evvelki soruya doğru bir cevap bulabilmek için, konuyu dünya ölçeğinde ve geniş bir perspektifle incelemek yararlı olacaktır.
Çin’in 20. yüzyılın sonlarından itibaren ivmesi artan yükselişine paralel olarak, V. Putin, Şubat 2007’deki 43. Münih Güvenlik Konferansı’nda bir konuşma yapmıştır. Putin’in bu çıkışıyla dünya, 1990’dan sonra 18 yıl süreyle girmiş olduğu tek kutuplu düzenden tekrar çok kutupluluğa dönüşmüştür.
Bu durum elbette ki “dünyanın tek efendisi” şımarıklığıyla davranan ABD tarafından hiç hoş karşılanmamıştır.
Putin bu çıkışından hemen sonra, blöf yapmadığını, Ağustos 2008’de Gürcistan ile Güney Osetya ve Abhazya konularında giriştiği ve kesin bir zafer elde ettiği çatışmada tüm dünyaya göstermiştir.

Çin ise Pasifik’te kıran kırana devam eden mücadelede güçlendirdiği, imkân ve kabiliyetlerini artırdığı donanmasının da büyük etki ve katkısıyla artan biçimde ağırlığını koymaya devam etmiştir.
ABD, Pasifik’teki bilek güreşinde karşılıklı yapılan hamlelerde geri kalmamak için büyük bir uğraş içine girmiştir.
Bu konuda inisiyatif ve hamle üstünlüğü elde etmek için, Avusturalya, Hindistan ve Japonya ile birlikte 2007’de “stratejik güvenlik diyaloğu” olarak tanımladıkları QUAD’ın kuruluşunu sağlamış, üye ülkeler 2017’de bu paktın çalışmalarını teyid ederek ve canlandırarak “iman tazelemişlerdir.”

Ayrıca ABD, yanına İngiltere ve Avusturalya’yı da alarak 15 Eylül 2021’de AUKUS adlı güvenlik paktını kurmuştur.
Burada ilk dikkat çekici husus QUAD’da yer alan ABD’nin “candan ve gönülden” müttefiki Japonya’nın bu pakta alınmamasıdır.
AUKUS konusunda bundan çok daha önemlisi ve kırılma yaratan bir etki ise Fransa için söz konusu olmuştur. Bu oluşumdan önce Avusturalya Fransa’dan 12 adet denizaltı almak için bağlantı yapmıştır. Toplam rakam 35 milyar Euro gibi çok yüklü bir meblağdır.
AUKUS’un kuruluşu üzerine Avusturalya bu siparişini iptal ederek ihtiyacını ABD ve İngiliz şirketlerinden karşılayacağını açıklamıştır.
Bu karar ve açıklama Fransa üzerinde inanılmaz olumsuz bir etki yaratmış ve çok sert açıklamalarla karşılanmıştır. Hatta iş öyle ileri gitmiştir ki Fransa, ABD ve Avusturalya nezdindeki büyükelçilerini Paris’e çağırmıştır.
Gerçi Fransa’ya atılan bu kazıktan (!) sonra, ağzına bir parmak bal çalmak için Yunanistan’a 19 adet Rafale harp uçağı satmasına müsaade ettiler, Fransa da bu satışı yaptı ama hiç şüphe yok ki yapılanı da not etti.
Birazdan bu konuyu bir yere bağlayacağız.
***
Konumuz esas itibarıyla NATO olduğundan, çok detaylandırmamak için Çin’in Pasifik’teki mukabil hamlelerine yer vermeyeceğim.
***

ABD, en büyük küresel rakibi gördüğü Çin’i Pasifik’te sıkıştırmaya çalışırken, kıtasal bir güçten daha büyük bir etki ve güce sahip olan Rusya’nın gerçek bir küresel güç olarak karşısına çıkmasını da istemiyor.
Bunu sağlamak için Karadeniz’e sahildar ülkeler ile Polonya’dan sonra, şimdi de “el yükselterek” Ukrayna’yı NATO üyesi yapmak saçma ve gerizekâlı hamlesiyle Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasına sebep oldu. Bile isteye Ukrayna halkını ateşe attı.
Bu savaşı hiç şüphe yok ki Rusya kazanacak. Bu sadece zaman meselesi.
Sonuçta olan şudur: Ukrayna Devlet Başkanı “artist” Zelenski, batı emperyalizmi tarafından aptalca kandırılıp kullanıldığı için halkını yıkıma sürüklemiştir. Son rakamlara göre Ukrayna’nın toplam asker kaybı 96.000 olmuştur. (36.000 ölü, 50.000 yaralı, 10.000 esir.)
Sadece birkaç gün evvel, “derin adam” H. Kissinger, “barışı sağlamak için” Ukrayna’nın Rusya’ya toprak vermesi gerektiğini söyledi, ardından E. Macron, Rusya lehine sözler söyledi, en son da J. Biden sanki üç beş gün önceye kadar Ukrayna’ya “sonuna kadar savaş” diyen kendisi değilmiş gibi Kissinger’la aynı sözleri sarf etti.
Hâlâ anlamayan “Türk” ve yabancı “aptal” varsa belki şimdi anlamıştır.
Batı emperyalizmi budur: Kullanır, mahveder, çöpe atar…
(Konumuz bu da değil. Bir başka zaman bu konuları bir defa daha irdeleriz.)
***

Pasifik’te olduğu gibi son 4-5 ayda Avrupa’da da hızlı gelişmeler yaşanmıştır. Şubat 2022’de İngiltere, Polonya ve Ukrayna bir işbirliği anlaşması imzalayarak doğu Avrupa’da işleri ne şekilde ve kiminle birlikte yürüteceklerini bir defa daha gösterdiler. (Tabii ki “abileri” ABD’nin himayesinde!)
Yine Mayıs 2022’de Ukrayna, Polonya, Estonya, Letonya ve Litvanya bir işbirliği anlaşması imzaladılar.
Çok açık olarak görülmektedir ki eski Doğu Bloku ülkeleri kendilerini tamamen ABD ve İngiltere’ye yani Atlantik’e teslim etmişlerdir.
(Yunanistan’ı ABD’nin müstemlekesi yapan K. Miçotakis’in kulakları çınlasın!)
***
Yine Avrupa kaynaklı bir gelişme olarak, 7 Nisan 2022 tarihinde Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir video konferans toplantısı düzenlendi. Bu toplantıya Türkiye, Ukrayna, Bulgaristan, Romanya, Gürcistan ve Polonya savunma bakanları katıldı.
Toplantı sonrası, “Bölgesel güvenlik ve savunma konularının ele alındığı” bildirildi ve “Diplomatik çözüme yardımcı olmak üzere Ukrayna’da acilen ateşe gidilmesinin önemi ve sivillerin emniyetli bir şekilde tahliye edilmesinin aciliyeti vurgulanmıştır” açıklaması yapıldı.
İşin dikkat çeken taraflarından ilki, Polonya dışındaki 5 ülkenin Karadeniz’e sahildar olan ülkeler olmasıydı. Polonya ne sıfatla toplantıya dâhil edilmişti, belli değildi.
İkinci dikkat çeken husus ise Rusya’nın hem Ukrayna ile olan savaşın tarafı olması ve hem de Karadeniz’e sahildar bir ülke olmasına rağmen bu toplantıda bulunmamasıydı.
Buna NATO üye ülkelerinin bazılarının aralarındaki bir toplantı da denemezdi. Çünkü toplantıya katılan Ukrayna ve Gürcistan NATO üyesi değildi!
Az evvel de yazdım; Karadeniz ülkeleri toplantısı da denemez. Çünkü Polonya Karadeniz’e sahildar değil.

İlginç, değil mi?
Yakın dönemde, birden fazla defa Polonya öne çıkarılırken Rusya konuların tam da odağında ve göbeğinde iken dışlanıyor. Yetmez gibi, Polonya’nın Ukrayna aleyhine genişleyerek Karadeniz’e sahildar olabileceği sözleri de havada uçuşuyor.
Sizce de gerçekleşemeyecek kadar uçuk tasarılar değil mi?
Pekâlâ, yaklaşık 7 sene evvel Polonya Cumhurbaşkanı A. Duda’nın, sarf ettiği söylenen ve Ukrayna’dan toprak talep ettiği bildirilen sözlerini, aradan bunca zaman geçtikten sonra reddetmesi ne anlama geliyor?
Emperyalizmde entrika, adam ve ülke kullanmak, mahvetmek, harcamak, oyun içinde oyun sonsuzdur…
Bitmez…
***
Rusya’nın Ukrayna’ya girişinden Almanya ve özellikle kan kırmızı koyu bir Amerikancı olan Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock hiç hazzetmedi. Bu kişi, Başbakan O. Scholz’den çok daha fazla tepki gösterdi. Hatırlayacaksınız, Scholz savaşın ilk günlerinde fevkalade temkinli ve serinkanlı bir duruş sergiliyordu. Hatta Beyaz Saray’da Biden‘la yapılan görüşme sırasındaki bu tutumu ABD tarafından hiç hoş karşılanmamıştı.
Neticede Almanlar, doğal gaz alım anlaşmalarını iptal ettiler, bazı ekonomik yaptırımlar uyguladılar… Fakat kaydetmek lazımdır ki aşırı ve fevri tepkilerden kaçındılar.
Yansıyan haberlere göre, Rusya’nın “saldırgan tutumuna karşı” Almanya ve Fransa savunma harcamalarını iki katına çıkarma kararı da aldılar. (Buraya dikkat. Birazdan bu konuda şeytanın avukatlığını yapacağız!)
Öte yandan, kıta Avrupa’sının en önemli iki gücü ve AB’nin iki lokomotif olan Almanya ve Fransa Avrupa’da yer alan “Truva Atı” olan İngiltere’nin ABD ile birlikte bu rolü oynamasından hiç hoşnut olmadıklarını da gizlemiyorlar.
Az evvel Fransa’nın Pasifik’te yediğini okuduğunuz kazığı da bu çerçeve içinde değerlendiriniz lütfen.
Artık daha da belirgindir: Atlantik (ABD-İngiltere) ve Doğu Avrupa birleşimi ile kıta Avrupa’sı arasındaki fark ve çelişkiler gün geçtikçe artmaktadır.
***
Geçtiğimiz günlerde Rusya’nın Avrupa’ya bir tehdit oluşturmak yerine Avrupa’nın ortak savunma sistemine eklemlenmesi ile ilgili açıklamalar ve görüşler Avrupa ve dünya medyasında görüldü. Bu, eğer doğruysa, çok kayda değer bir doktrin ve paradigma değişikliği olarak değerlendirilmelidir.
Öteden beri Avrupa ordusu fikri konuşulur fakat bir türlü gerçekleşmez. Bunun sebeplerini yukarıdaki gelişmelerden okumak pekâlâ mümkündür.
ABD-İngiltere ikilisinin Batı Avrupa’yı yok sayarak giriştiği bu siyasi hamlelerin Almanya-Fransa tarafında tepki yarattığı aşikâr. AB’nin bu iki liderinin artırdıkları askerî bütçelerini Rusya’nın saldırganlığına karşı değil de yeni bir askerî işbirliği amacıyla değerlendirme ihtimalini ortaya atsam fazla mı komplo teorisi olurdu acaba?
***

Rusya’yı Ukrayna’dan çevreleyemeyeceği başından itibaren belli olan ABD, şimdi de bugüne kadar NATO’ya karşı mesafeli durmuş olan İsveç ile Finlandiya’yı pakta dâhil etmek için kolları sıvadı!
Görünürdeki amaç, Rusya’nın “saldırganlığına” karşı paktı genişletmek ama herkes asli sebebin Arktik’te çok güçlü olan Rusya’nın gücünü kırmaya yönelik olduğunu görüyor.
Bu üyeliklere karşı Türkiye’nin karşı tutumu var. Fakat iş o aşamaya geldiğinde bu vetonun Türkiye’yi yönetenler tarafından kaldırılacağını tahmin ediyorum.
AKP’nin NATO ile ilişkilerinde hep böyle olmadı mı? Umarım yanılırım. Ve yine umarım ki bu üyelikler kabul edilecek olsa bile arzu ettiğimiz tüm tavizler alınır. (Kişiler değil, Türkiye için alınması gereken tavizlerden bahsediyorum!)
***
Dünyada ve Avrupa’da hızlı değişim ve dönüşümlerin yaşandığı ve tarihin yazıldığı günlerde yaşıyoruz. Yeni ittifakların, yeni ilişki biçimlerinin ve yeni askerî paktların kurulup kurulamayacağını bugünden kim söyleyebilir?
***
Klişeler ve sloganlar hem kişileri hem ülkeleri yanlışa götürür. Bu tür kolaycılıklar, araştırma ve derinlemesine analiz gerektirmediğinden, boş sözler olarak bir değer de ifade etmezler.
Önemli millî konular değerlendirilirken sadece hataya sürükleyecek olan bu nevi yüzeysel yaklaşımlardan uzak durmak gerekir.
Sonuç olarak, kendimizce uygun şartları oluşturduğumuzda NATO’dan kesinlikle çıkmalıyız kanaatindeyim. Fakat mevcut durumda millî menfaatlerimizi korumak için şu gün itibarıyla Türkiye’nin NATO içerisinde kalmasında yarar görüyorum. Bu konjonktürde NATO’dan ayrılmayı düşünmenin hiçbir fayda sağlamayacağını ve büyük bir hesapsızlık olacağını düşünüyorum.
Amaç, bu pakt içinde birlikte yer aldığımız başta ABD olmak üzere sözde müttefiklerimizle mücadeleyi “içeriden” yapmak olmalıdır. Bu sebeple de “bünyede” kalınmalıdır.
Bugün için, millî menfaatlerimizi en iyi bu şekilde korur, gözetir ve savunabiliriz.
***
Yarın mı?
Yarın, yeni bir gündür.
Yeni ittifak ilişkileri, millî yapıyla çelişmeyen yeni askerî ortaklıklar her zaman tesis edilebilir.
Yeni bir dünya her zaman kurulabilir.
Ve Türkiye de burada yerini alabilir.
(İsmet Paşa bu tarihî sözleri ABD / L. Johnson’a karşı vaktiyle fevkalade isabetli olarak kullanmıştır. Fakat alt yapı sağlam kurulamadığından ve bu sözler sarf edildiğinde zaten ABD’nin eli kolu devletin içinde olduğundan söylenen yapılamamış, aksine ABD ziyaretindeyken Paşa iktidardan düşürülmüştür!

O hâlde yeni kurulacak dünyada onurlu ve bağımsız biçimde yer alabilmek için, evvela, alt yapıyı yani millî birliği, üniter yapısı, ekonomisi, siyaseti, demografisi ile iç cepheyi mükemmelen tahkim etmek gereklidir.
NATO veya diğer millî konularımızda bir adım atılacaksa eğer, muhataplarımızın değil bizim en uygun zamanımızda, irade ve kararımızla gerçekleşmelidir.)
***

Kitap önerisi: II. Dünya Harbi tarihi ilgililerine…
Stewart Binns’in “Barbarossa / ve Tarihteki En Kanlı Savaş” kitabını okumanızı öneririm. Olayların içindeki kişilerin birinci ağızdan tanıklıkları ve tarihi olaylar panoraması içerisinde roman akıcılığında yazılmış bir kitap.

MEHMET SEMİH NANE



















