Torpido dairesinde duyulan ses umutları canlandırmıştı. Astsubay Selami Özben, soğukkanlılıkla geminin durumunu, 22 kişi torpido dairesine sığındıklarını anlattı.
Bir süre sonra kurtarma gemisi Kurtaran, Dumlupınar’ın imdadına koştu. Hemen şamandıradan içeriyle bağlantı kuruldu. Astsubay Selami Özben’in o saatlerde Dumlupınar’la yaptığı konuşmaların kayıtları, bugün denizcilik tarihinin acı dolu sayfalan arasında yer alıyor:
“-Alo… aşağıdan… alo…. Dumlu…”
“-Evet Dumlu…”
“-Ben Üsteğmen Suat…”.
“-Evet efendim, ben Selami…”
“-Selami nasılsınız? Biz geldik, şimdi bana durumu anlat”.
“-Efendim dizellerden yara aldık, manevra dairesinde yangın çıktı.
Bataryayı sıfıra alarak kıç torpido dairesine geçtik. Şimdi manevra dairesi suyla dolu…”
“-Kaç kişisiniz orada…?”
“-Diğer dairelerle irtibatınız var mı?”
“-Yarım saat evvel kıç batarya dairesi ile konuştum, şimdi cevap vermiyorlar”.
“-Merak etmeyin, Kurtaran geldi, biz buradayız”.
“-Efendim manometre 267 kadem gösteriyor, doğru mu?”
“-Selami, Kurtaran geldi. Şimdi kurtarma işlemine başlanıyor. Ben biraz sonra yine gelirim”.
“-Peki efendim…”.
Üsteğmen Suat, bu konuşmayı komutanlarına rapor ettikten sonra yeniden şamandıraya dönüp denizaltıdakilere moral vermeye çalıştı.
Ama durum biraz daha kötülemişti:
“-Alo… Dumlu…?”
“-Evet… Dumlu…”
“-Efendim hava biraz fenalaştı.”
“-Morallerinizi bozmayın. O hava size daha 2 gün yeter. Sen çocukları yatır. Sigara içmeyin”.
“-Yok efendim, hepsi yatıyor. Sigara da içmiyoruz. Işık yok. Karanlıktayız”.
“-İhtiyaç lambalarını kullanmayın, ileride lazım olacak”.
“-Kullanmıyoruz zaten. Birinin ışığı çok zayıfladı”.
Kurtaran gemisi kurtarma çalışmalarını sürdüredursun yarım saat sonra denizaltıyla yeniden bağlantı kuruldu. Suat Üsteğmen yeniden Dumlu… Selami…” diye seslendi.
Ancak bu kez duyulan, sadece iniltiler ve “Allah…” sesleriydi.
Selami hepimize geçmiş olsun. Derin sulardasınız sakın kendi imkanlarınızla çıkmayı denemeyin, panik yapmayın, oksijeni idareli kullanın ve bize güvenin sizi kurtaracağız.
– Sağolun efendim size güveniyoruz.
86 kişiden sadece 5 kişi kurtulduğu facianın; bilirkişi raporları, mahkeme tutanakları, kazadan sonra yapılan teknik hamleleri, kurtarma çalışmalarını okuduğunu belirten “Denizin Gözyaşları-Dumlupınar” isimli kitabı yazan Arif Soysal, “Edebiyatta az da olsa ele alınan bu olay ne yazık ki sinema alanında anlatılmıyor. Sinema filminin çekilmesi istendi ama sonuç alınamadı. Osman Genç, Dumlupınar’ın anlatıldığı tiyatro oyununu sahnelere kazandırarak büyük iş yaptı. Son sözleri ‘Vatan Sağolsun’ olan bu kahramanların bir sinema filmiyle anlatılması için çabalamalıyız” dedi.
Facia sırasında güvertede bulunan astsubaylar Hüseyin Akış ve Hüseyin İnkaya ile kurtarma dalgıcı astsubay Yılmaz Süsen’in ölümüyle hiç şahidi kalmayan TGC Dumlupınar, yakın deniz tarihimizin 85 metre derinlikteki hüzünlü hatırası. 4 Nisan, Türk denizaltıcılığının en kara günü olarak deniz tarihimize geçerken 2003 yılında yapılan özel bir dalışla anılmıştı. Derin deniz teknolojisiyle ilgili önemli işler yapan DETEK şirketinin kurucusu Enes Edis, Dumlupınar’ın batmasının 50’inci yılında ilk kez sivil bir dalgıç olarak denizaltıya inmişti. Çanakkale Boğazı’nın 85 metre derinliğinde yatan Dumlupınar’a modern teknoloji ile bile dalmanın çok zor olduğunu söyleyen deneyimli dalgıç Enes Edis duygularını Deniz Kartalı okuyucuları ile paylaştı.
Edis, “Dumlupınar’a kendi tasarımımız olan özel bir ekipmanla daldım. Derinlere inerken bölgedeki çok kuvvetli akıntıyı aşmamız gerekiyordu. Dönemin dalgıç okulu komutanı Albay Vedat Dora’nın geliştirdiği asansörü temel alarak modern ve özel bir asansör dizayn ettik. Bu asansörün adını Vedat Dora’ya ithafen Dora2 koyduk. Bu asansörü kullanarak boğazın kuvvetli akıntılarını geçerek Dumlupınar’ın kıç torpido dairesi üzerine indim. Etraf karanlıktı yani hiç ışık yoktu. Denizaltı bir balina gibi denizin altında yatıyordu. Battı şamandırasının çıktığı yuva boştu. Battı şamandırasının yuvasına, deniz şehitlerimizin anısına ‘Vatan Size Minnettardır’ yazan bir plaket koydum. O sırada gözüme kıç torpido dairesinde 22 denizcimizin son konuşmalarını yaptığı yerden yüzeye doğru çıkan hava kabarcıkları gördüm. O kadar etkilendim ki sanki oradan yüzeye çıkmak isteyen yaşamlar varmış gibi geldi. Bu manzarayı hala unutamam” dedi.
USS Blower, ABD Deniz Kuvvetleri’nin kullandığı bir denizaltıydı. 1944 yılında inşa edilmişti. II.Dünya Savaşında birçok bölgede görevlerde bulundu, yararlılıklar gösterdi. 1950’de ABD Deniz Kuvvetleri envanterinden çıkartıldı, Türk Deniz Kuvvetlerine devredildi. Denizaltının yeni ismi TCG Dumlupınar oldu. Balao sınıfı dizel-elektrikli, güzel ve modern bir gemiydi Dumlupınar…
Amerika’da 23 Nisan 1944’te “Blover” adıyla denize indirilmiş, 6 yıl süreyle Amerikan donanmasında görev yaptıktan sonra Marshall Yardımı çerçevesinde Çanakkale (Bumber) denizaltısıyla beraber Türkiye’ye verilmişti. 9 Aralık 1950’de Türk donanmasına katılan denizaltıya Dumlupınar adı konmuştu. 95 metre uzunluğundaki denizaltı, su altında 14 mil hız yapabiliyordu. Zamanına göre son teknolojiye sahipti ama talihsizlik Dumlupınar’ın peşini hiç bırakmamıştı aslında. Amerikan donanmasındayken daha Panama’ya yaptığı ilk seferinde sis ve kötü hava koşulları nedeniyle bir Amerikan devriyesi ile çarpışıp batmaktan kurtulmuş, II. Dünya Savaşı süresince bir tek düşman gemisi bile batırmayı başaramamıştı.
Tatbikata Birinci İnönü Denizaltısı ile katılan Dumlupınar, onun arızalanıp geri kalması üzerine yalnız girmişti boğaza. Köprü üstünde, içlerinde denizaltı komutanı KD. Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu’nun da bulunduğu 7 kişi vardı. Yolculuk normal bir şekilde geçiyor, dönüş limanı Gölcük her an yaklaşıyordu. Birkaç gün süren başarılı tatbikat sonrasında Dumlupınar, Gölcük’teki üssüne geri dönüyordu. 3 Nisan’ı 4 Nisan’a bağlayan gece Çanakkale Boğazına girdi. Boğaz sadece coğrafi yapısı sebebiyle zorlu bir yer değil, aynı zamanda deniz akıntılarının da çok şiddetli olduğu bir bölgeydi. Birinci Dünya Savaşı sırasında cepheleri döven İngiliz zırhlıları, boğazın darlığı sebebiyle Türk topçusunun ateşinden kaçamayarak büyük kayıplar vermişlerdi. Dolayısıyla boğazı geçmek denizciler için her zaman kendine has riskler bulunduruyordu.
Gece saat 02.00’yi biraz geçmişti, Dumlupınar su yüzeyinde seyretmekteydi. Çanakkale Boğazının en dar yeri olan Nara Burnu yakınlarından geçiliyordu. Gecenin karanlığının yanı sıra etrafta muhteşem bir sis vardı, göz gözü görmüyordu. Şansızdı Dumlupınar. Tıpkı ilk seferindeki gibi yine sis çökmüş, görüş mesafesi oldukça kısalmıştı. NATO tatbikatı nedeniyle iki gün boyunca sürekli sürekli suyun altında kalan mürettebatın yorgunluğu da cabası. O yüzden çok geç fark etmişlerdi. Köprü üstündekiler, karanlığın içinde bir anda beliren ve üzerlerine gelen dev gölgeyi görünce bir an için gözlerine inanamadı. Ege’ye açılmak için Çanakkale Boğazından geçen İsveç bandıralı Naboland şilebi, daha sonra kaptanı Oscard Lorenzon’un ifadesine göre “motor” zannettiği denizaltının üzerine doğru hızla yaklaşmaktaydı. Geminin koca silueti karanlığın içinde gitgide daha büyüyüp devleşiyor makinelerin çalışırken, çıkardığı homurtulu ses, her saniye biraz daha büyüyordu.x
Köprü üstündekiler, bu ürkütücü görüntünün giderek yaklaşmasına rağmen paniğe kapılmadan çarpışmayı önlemek istediler. Ancak peş peşe verilen emirler, denizaltının yön değiştirme çabası, çarpışmayı önlemeye yetmeyecekti. Dumlupınar 9, Naboland ise 21 mil hızla giderek birbirlerine yaklaşıyordu. 3 Nisan’ı 4 Nisan’a bağlayan gece saat 02.15 sularında 3390 grostonluk Naboland Şilebi büyük bir gürültüyle baş torpido dairesinin sancak tarafından Dumlupınar denizaltısına çarptı.
Tam o sırada Dumlupınar’ın baş kısmı bomba gibi patladı. Denizaltının üzerinde nöbet tutan askerler denize döküldü. Dumlupınar, İsveç bandıralı Naboland adlı bir şileple çarpışmıştı. Suya düşen denizcilerden ikisi, Naboland’ın pervanelerine doğru sürüklenerek can verdi. Birisi de akıntıya kapılarak yaşamını kaybetti. 5 denizcimiz kurtulmuştu.
Dumlupınar boğazın soğuk sularına gömüldüğünde, sadece 22 denizcimiz arka torpido bölümüne sığınmayı başarmıştı. Diğer denizciler ise, yıllar evvel atalarının düşmana aman vermediği, geçilmeyen Çanakkale’nin serin sularında, ebedi makberlerine gömülmüşlerdi. Günün ilk ışıklarıyla birlikte Dumlupınar’ın kurtarma şamandırası bulundu.
Denizaltında mahsur kalan askerlerle, kurtarma şamandırasındaki telefon aracılığıyla iletişime geçildi. Askerlere gereksiz yere konuşmamaları, sigara içmemeleri, şarkı veya türkü söylememeleri tembihlendi. Zira bu hareketler sınırlı oksijeni çabucak tüketecekti. Kısa sürede KURTARAN adlı yardım gemisi operasyonlara başlamıştı. Tümamiral Fahri Korutürk de Gölcük’ten olay yerine hareket etmişti. Bu olaylar cereyan ederken, Dumlupınar’a çarpan Naboland şilebinin kaptanı Oscar, gözaltına alınmıştı.
Dumlupınar’dan atılan yardım şamandırası, kurtarma çalışmalarına kaynaklık ediyordu. Şamandıranın teli takip edilerek denizaltıya ulaşılacaktı. Denizaltı, Kurtaran gemisine bağlanacak ve sudan çıkartılacaktı. Tam 11 dalış yapıldı, fakat 90 metre derinliğindeki denizaltıya hiçbir dalgıç ulaşamadı. Şartlar yetersizdi, bu derinliğe başarılı bir dalış yapabilecek teçhizatlar yoktu.
Boğazın kuvvetli akıntısı sebebiyle çalışmalar bir türlü ilerleyemiyordu. Son dalgıç yaklaşık 80 metre kadar derine inmeyi başarmıştı. Fakat basıncı dengelemek için kullanılan aletler yetersizdi. Dalgıç yüzeye baygın bir şekilde çıkartılmış ve hayatı zorlukla kurtarılmıştı. Kurtarma çalışmalarını boşa çıkaran hazin olay ise, Dumlupınar ile şamandıra arasındaki telin kopmasıydı. Böylece yüzey ile su altındaki denizcilerimiz arasında hiçbir bağlantı kalmamıştı.
Takvimler 7 Nisan 1953’ü gösterdiğinde, artık Dumlupınar ile hiçbir irtibat kalmamıştı. Bilinene göre mevcut oksijen denizcileri 72 saat idare edebilirdi. 7 Nisan tarihiyle birlikte bu süre dolmuştu. Saat 15.00’de Başaran adlı gemide denizciler için bir tören düzenlenerek kurtarma çalışmalarına son verildi.
Dumlupınar denizaltısında şehit olan 81 denizcimiz, her yıl çarpışmanın olduğu yerde yapılan törenlerle anılmaktadır.
Şimdi o hikayenin birazda olsa etkisinde kalmak ve o anı yaşatmak istiyorum müsaadenizle, bunlar o ana ait gerçek konuşma kayıtları….
Nisan 1953 sabahı, Astsubay Selami Özben’in Çanakkale Boğazı’nın 80 metre derinliğindeki karanlık dünyadan, su üstündeki şamandırada bulunan telefona akseden sesinde en ufak bir endişe sezilmiyordu. O anda deniz dibinde, adeta çelik bir tabuta dönüşmüş denizaltının arka bölmesinde umutla kurtarılmayı bekleyen 22 kişiden biri değildi sanki… Bulunduğu daracık, karanlık yerden, fazla oksijen tüketimini önlemek amacıyla sorulara kesik kesik cevaplar veriyordu.
Üsteğmen Suat Tezcan, su üstünde, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak sordu:
-Alo! Alo Dumlu!
Bu sesleniş, deniz dibindekilere bir umut, yaşam umudu verebilmek içindi. 80 metre aşağıdan tok bir ses cevap verdi:
-Evet Dumlu.
-Ben Üsteğmen Suat.
-Evet efendim, ben Selami.
-Selami nasılın? Biz geldik, şimdi bana durumu anlat.
– Dizellerden yara aldık. Çarpışma sonucu santral harap olduğu için makineler stop etti. Elektrikler söndü. Ön bölmede bulunanlardan üç er, derhal bizim bölmeye geçerek kapakları kapattı.
-Kaç kişisiniz orada?
-22 kişiyiz.
-Selami kurtaran geldi, şimdi kurtarma işine başlanıyor.
-Sizleri bekliyoruz…
Deniz dibinde, su üstünden 80 metre derinlikteki 22 kişiden biri olan Astsubay Selami Özben kendilerini kurtarmaya çalışan arkadaşlarına telsizden “Sizleri bekliyoruz” derken ölümü aklına bile getirmek istemiyor, umutla bekliyordu.
İçeride onları 72 saat yaşatacak kadar oksijen vardı. Telsizle yukarı seslenirken, doğanın kendilerine amansız bir düşman gibi davrandığından her türlü şefkatini kendilerinden esirgeyip onları deniz dibinde kalmaya mahkum ettiğinden haberi yoktu.
Bekardı Selami… Belki de annesini düşünüyordu. Sefer dönüşleri önüne çakı gibi dikilip selam verdiği babası Mustafa, şimdi onun yolunu gözlüyor olmalıydı.
Sefer öncesi, güzel bir bahar günü, İzmit’te bir fotoğrafçıya yakışıklı bir bahriye eri girmişti. Saf yüzünde beliren bir gülümsemeyle fotoğrafçıya resim çektirmek istediğini söylemiş “Yakışıklı olsun, sefere çıkıyoruz, dönüşte gelip alırım” demişti. Kim bilir belki vatanın uzak bir köşesinde yolunu gözleyen yavuklusuna gönderecekti fotoğrafı. Çekilen fotoğraf günlerce o dükkanda sahibinin seferden dönüp kendisini almasını bekledi. Ama bu seferden dönüş hiç bir zaman gerçekleşmedi.
Teğmen Bülent Orkun, daha bir hafta önce katılmıştı denizaltı filosuna… Apoletlerindeki işaretler bile hâlâ pırıl pırıldı. Büyük bir tutkuyla özlemini çektiği ideali gerçekleştirmiş, denizci olmuştu. Ama daha ilk seferinden geri dönemeyeceğini nereden bilebilirdi ki!
Astsubay Selahattin Çetindemir ise sefere çıkarken yuvasına yeni gelecek konuğun heyecanı içindeydi. Üçüncü çocuğunun doğumunu bekliyordu. “Görev her şeyden kutsaldır” deyip sefere çıkarken dönüşte kucağına verilecek nur topu gibi bir evladın hayalini kuruyordu. Ama o da çocuğuna hasret gidecekti…
Oysa her şey öylesine güzel başlamıştı ki…1 Nisan 1953 günü saat 16.00’da Gölcük ana üssünden komodor forsunu çekip ayrılırken içlerinden sadece beşinin geriye dönebileceğini akıllarına bile getirmemişlerdi…
Cumhuriyet Donanması’nın "Altın Çocuğu" olarak anılan, 20. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek, vefatının 8. yıl dönümünde Rahmi M. Koç…
İspanya’dan yola çıkan ve İtalya üzerinden takviye alan Küresel Sumud Filosu, 26 Nisan’da Gazze’ye insani yardım ulaştırmak amacıyla denize açıldıktan…
Türk Loydu Vakfı’nın 71. Olağan Genel Kurulu, 29 Nisan 2026 tarihinde Türk Loydu Merkez Binası’nda gerçekleştirildi. Mevcut başkan Oral Erdoğan…
Gazze'ye insani yardım için giden Sumud Filosu, Yunanistan açıklarında İsrail'in hedefi oldu. Sumud Filosu, İsrail'in 20 Türk aktivisti alıkoyduğunu duyurdu.…
Plüton, 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği tarafından “gezegen” statüsünden çıkarılarak “cüce gezegen” olarak yeniden sınıflandırılmıştı. Bu karar, kamuoyunda yankı uyandırmıştı.…
Greenpeace Türkiye, Küresel Sumud Filosuna katılan Arctic Sunrise gemisinde yerini aldı. Greenpeace Türkiye’den Barış Eceçelik, Greenpeace’in gemisi Arctic Sunrise ile…