1. Haberler
  2. Genel
  3. Tuz ve Pul Kokan Elleriyle Balıkçılar… Türk edebiyatında balık ve balıkçılar… DOÇ. DR. MUSTAFA ZENGİN YAZDI

Tuz ve Pul Kokan Elleriyle Balıkçılar… Türk edebiyatında balık ve balıkçılar… DOÇ. DR. MUSTAFA ZENGİN YAZDI

Coğrafik olarak ülkemiz farklı özelliklere sahip denizlerle çevrili olmasına karşın, deniz hayatı, deniz insanlarının günlük yaşamı, balıkçılık faaliyetleri, balıkçılığın sosyal ve kültürel özelliklerinin edebi yazın açısından yeterince işlendiği söylenemez. Bu durumu şüphesiz Türk toplumun sosyolojik olarak tarihsel kökenlerinde aramak daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Zira Türkler Anadolu topraklarına göçmeden önceki tarihsel süreçlerde denizle ilişkileri olmamıştır. Anadolu topraklarını yurt edindikten sonraki süreçte ise deniz; kıta coğrafyalarında genişlemek için bir savaş aracı ve alanı olarak yer almıştır. Bu olgu Türk edebiyatına da yansımıştır. Cumhuriyet öncesi ve sonrasında edebi yazın alanında deniz ve balıkçıların hayatı daha çok şiire yansımasına karşın, hikâye ve roman alanında çok fazla eser ortaya konulamamıştır. Bu çalışmada deniz insanlarını, denizin zor koşullarını, balıkçıların amansız mücadelesini ve birbiri ile olan yakın ilişkilerini roman ve hikâyelerinde ele alan Türk edebiyatının önemli yazarlarının bu bağlamdaki başlıca eserleri incelenmiştir. Bu alanda en çok eser veren edebiyatçılar Cevat Şakir Kabağaçlı, Sait Faik Abasıyanık olmuştur. Rıfat Ilgaz, Yaman Koray, Tarık Dursun K. ve Yaşar Kemal gibi yazarlarda bu konularda önemli eserler vermişlerdir. Bununla birlikte Cumhuriyet dönemi boyunca üretilen hikâye ve romanların ana temaları gözden geçirildiğinde Türk toplumunda sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik olarak balık ve balıkçılığın hak ettiği ölçüde edebi eserlere yansıdığı söylenemez.DOÇ. DR. MUSTAFA ZENGİN

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Roman nedir?

Edebiyat; duygu, düşünce, hayal ve gözlemlerin dilin imkânları içinde sözlü veya yazılı olarak kurgulandığı,  dile dayanan bir sanat dalıdır. Dil ise kültürün taşıyıcısıdır. Dilin özel kullanımı ile ortaya çıkan edebî ürünler, ait oldukları ulusun kültürünü kuşaktan kuşağa aktarırlar. Edebiyat öz olarak yaşanmış gerçek olayların veya gerçekliğe uyan hayat biçimlerinin kurgulandığı, özgün, estetik ve sanatsal duyarlılıkların okuyuculara sunulması ve yaşama bir şekilde tanıklık etme sanatıdır. Roman, hikâye, biyografi, anlatı, deneme gibi edebiyatın düz yazı (nesir) formları da kendi yaşadığı dönemlerdeki toplumun sorunlarına kayıtsız kalmamıştır. Edebiyat dünyasında en yaygın olarak kullanılan edebi türlerin başında roman gelmektedir. Peki roman nedir? İnsanı en iyi anlatan, tanıtan ve onun psikolojisini en net şekilde yansıtan, yaşanmış ya da yaşanabilecek olayların, insan ilişkilerinin ve  psikolojisinin uzun bir şekilde, yer ve zaman bağlamında anlatıldığı bir edebi türdür.

İnsanın doğayı edebiyatla anlama çabası

Günümüzde denizel çevre sorunları, balıkçılığın doğal üretim alanını oluşturan deniz ekosistemleri ve denizle mesleki ilişkilerini sürdüren balıkçıların yaşamı eskiye göre giderek önem kazanış ve genişlemiştir. Bu kapsamda ülkemizde balıkçı topluluklarının sosyo-kültürel yapısı, çevreye uyum süreçleri, meslek-çevresel algı gibi konuları ele alan bilimsel rapor, makale, gözlem çalışmalarına eskiye göre daha çok yer verilmektedir. Bununla birlikte edebi anlamdaki eserler gözden geçirildiğinde salt deniz, balık ve balıkçılık üzerine çok fazla ve nitelikli üretimin varlığından söz edilemez. Bunun denizel ortamın zor koşullarının yanında balıkçılık mesleği ile uğraşanların, karaya göre daha çetin şartlarda hayatlarını sürdürmeleri ve bu mesleğin kendine özgü geleneksel yapısı ile ilişki olduğu söylenebilir.

Dünya kültür mirasına bakıldığında insan ile içinde yer aldığı ekolojik çevre (deniz) arasındaki ilişkiler edebiyatın da en özgün konular arasında yer almıştır. Deniz, gizemi, rüzgârı, fırtınası, ışığı, mehtabı, yakamozu ile çok bilinmeyenli bir dünyadır. Bu dünyanın nimeti olan balık ile hem denizi, hem havayı hem de balığı tanımak gibi çetin bir eğitimden, yaşam deneyiminden geçmek zorunda olan balıkçı sürekli bir mücadele içindedir (Erbay ve Rigel, 2019). Anlatı kurarken ve öykü yaratırken, formülün temeli olan mücadele ve gizem, balık ve balıkçılık konularını güçlü bir öykü üretim alanı haline getirir. Dünya edebiyatında deniz ve balıkçıları ele alan ve sanatsal açıdan nitelikli eserlere rastlamak sürpriz değildir. Amerika­lı yazarlardan Herman Melville’in dünya edebiyatının klasikleri arasına giren başyapıtı ‘Moby Dick’, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi bir başka Amerikalı yazar Ernest Hemingway’in ‘İhtiyar Adam ve Deniz’ adlı eseri, Nobel ödüllü bir başka Amerikalı yazar John Steinbeck’in Kaliforniya’nın Pasifik kıyılarında, 1945’lerde bir denizci kasabasındaki balıkçıları ve sardalye konserveciliğini anlattığı ‘Sardalye Sokağı’, Massachusetts’in halen Atlantik Okyanusu’ndaki ton balığı avlarında yitirdiği çok sayıda balıkçısının yasını tutan, hüzünlü, melankolik olduğu kadar da romantik balıkçı kasabası Glouster’ı da ünlü yapan Sebastian Junger’in ‘Kusursuz Fırtına’ adlı romanı; hepsinin ortak noktası, balığın yaşam mücadelesine bağlanmış ba­lıkçının yaşamıdır (Erbay ve Rigel, 2019).

Ülkemizdeki deniz, balık ve balıkçılık kültürüne ilişkin yazılı kaynaklar Bizans’tan başlayarak Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde kadar uzansa da, deniz, balık ve balıkçılık kültürün nesilden nesile aktarımı yazılı kaynaklardan ziyade daha çok sözlü aktarım şeklinde olmuştur. Bu sözlü kültürün kayıt altına alınması da (sözel tarih çalışmaları)[1] 20. yüzyılın sonlarından itibaren başlamıştır. Türklerin Anadolu topraklarına göçmeden önceki dönemlerinde denizle yakın ilişkileri olmamalarına rağmen Anadolu topraklarını yurt edindikten sonraki süreçlerde; bu toprakların eski/kadim toplulukları ile kaynaşmaları ile birlikte balıkçılık kültürü açısından önemli toplumsal ve sosyal değerler birikimi ortaya çıkmıştır. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Türkler için deniz daha çok kıta coğrafyalarında genişlemek için bir savaş alanı olarak kullanılmıştır[2]. Bununla birlikte 18. ve 19. yüzyıllarda daha çok İstanbul’un merkezde olduğu bir balıkçılık kültüründen ve bunun yazınsal alana yansımasından söz edilebilir.

Asaf Muammer’den Balık ve Balıkçılık Kültürü

Öyle ki; Boğaziçi, dolayısıyla da İstanbul, iki denizin kucaklaştığı coğrafyası nedeniyle mevsimine göre yer değiştirerek birer balık havuzu ya da balık merası haline gelen Marmara ve Karadeniz sayesinde tarihin her döneminde bir balık ve ba­lıkçılık merkezi olmuştur. Asaf Muammer (2015) Boğaziçi’nin ‘balık ve balıkçılık kültürü’nü 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyılın başı arasında Türk balıkçılığı için çok özel bir dönem olarak tanımlamıştır. Bu dönem tıpkı ‘Lale Devri’ gibi ‘Lüfer Çağı’ olarak adlandırılmış ve yaklaşık yarım yüzyıl sürmüştür, Boğaziçi, Haliç ve Boğazın her iki yakasındaki balıkçı yerleşimlerinde (Güler, 2014).  Güler (2014) bu dönemi Padişah Abdülaziz’in tahta çıktığı dönem 1858 yılından başlatıp Sultan Abdülhamid’in saltanatının sonu olan 1909 ile bitirir. ‘Bu ‘âlem’ tümüyle lüfere atfedilmiştir. Zira lüfer Boğaziçi’nde olta ile tutulan ba­lıkların en işvelisi, en kurnazıdır. Hiçbir zaman, bollaşsa bile değeri düşmeyen bu balık, başka hiçbir balıkla mukayese edilemez. Gelelim o eski âlemlere. Bilhassa eylül meh­tabı… Bu ayda tutulan lüfere ‘otlak lüferi’ denirdi. O zaman balık, Boğaz’ın berrak sularında bütün zekâsını kullanarak hareket ederdi.’

Asaf Muammer; 1956 yılında ‘Balık ve Balıkçılık Dergisi’nde yer alan bir mülakatında Boğaziçi Medeniyeti’nin bitişini, kısa sürede yaşanan değişimlerle birlikte, yaşanmışlıklardan hareketle, kendi deyimi ile ‘hazin hazin’ şöyle anlatmaktadır: ‘Boğaz’da birkaç mevsimin takvim yaprağı vazifesi görürdü. Mesela erguvanlar dallarında yakutlarla bezendikleri zaman, balıkçılar sevinir ‘Çiroz faslı başladı’ derlerdi. Biraz sonra bütün koru, sabah akşam ve akşamdan ta fecre kadar bülbül konseriyle, şairlere, bestekârlara layık bir hayat yaşatırdı. Bu cuşacuş konse­re, zaman zaman bir İshak’ın hazin nakaratı karışırdı…’  ‘O eski balıkçılık âlemleri ne kadar kutsaldı. Boğaz’da oturan ekâbir, lüfer balığına çıkardı. Bilmem ki size bu âlemi bütün şaşaasıyla hikâye edebilecek miyim? Ekseri akşamlar, bazı sultanzadelerin bu ava karıştıkları görülürdü. Bu âlemlerdeki nezahet, zarafet, nezaket haddi-aza­miye varmıştı. Bütün bu incelikleri nefsine cem etmiş bulunan bu balıkçılık âlemine ‘Lale Devri’ne teşbihle ‘Lüfer Devri’ diyorum (Muammer, 2015).

Tanpınar (2000)’ın ‘Yaşadığım Gibi’ adlı deneme-inceleme eserinde; İstanbul’un karakter olduğu, İs­tanbul sevgisinin destansı bir aşk hikâyesinden Mümtaz’ın ‘yaşamının incisi’ konumuna taşıdığı Nuran’a güçlü hislerle bağlandığını anladığı zaman dilimi, Boğaziçi’ndeki lüfer avı sahnesidir: ‘Eylül sonlarına doğru lüfer avı Boğaz’ı tatmak için yeni bir vesile verdi. Lüfer, Bo­ğaz’ın belki en cazip eğlencesidir. Beylerbeyi’nden ve Kabataş’tan başlayarak Telli Tabya’ya ve Kavaklar’a kadar iki kıyı boyunca uzanan akıntı ağızlarında kümelenen bu aydınlık eğlence, bilhassa mehtapsız gecelerde yer yer küçük şehrayinler yapar…’

Ahmet Rasim’in 1900’lu yılların başında kaleme aldığı ‘Şehir Mektupları’ eserinde yer alan ‘Vay Lüfer Vay’ (Rasim, 1954) fıkrası da ‘Edebiyat ve Lüfer’ başlığı altında yer alması gereken klasikleşmiş metinlerden biridir. Ahmet Rasim, yazısına İstanbullu kimliği ile lüferi bir araya getiren ünlü cümlesi ile başlar: ‘Lüfer sözünü duyup da bir parça olsun dönüp bakmayacak İstanbullu farz edemem’. Daha sonra ‘Balık Pazarı’nda balıkçı ile lüfer pazarlığı­nı anlatan yazar, sonunda 30 kuruş vererek, iki buçuk okka balığı pişirilmesi için eve gönderir. Lüferin balık pazarına gelmeden önce balıkçı ile mücadelesini ‘O kurnaz lüfer etinin ne kadar tatlı olduğunu bildiği için, tutulurken ettiği naz, sonra kurnazlık, avcısını fevkalade hırslandırdığı için insanın onu çiğ çiğ yiyece­ği gelir’ (Rasim, 1954) diye aktarır. Yazar, Boğaz balıkçılığına düşkünlüğünü de neredeyse bir çırpıda 47 tane yüzey ve dip balığını (tür isimleriyle) ve bu balıkların yakalama türlerini de olta ve ağ çeşitleriyle saydıktan sonra, akşam yiyeceği lüferin hayali ile eve gelişi­ni ve aşçıbaşının hatası sonucu yaşadığı hayal kırıklığını şöyle anlatır: ‘Vay lüfer Vay! diye bağıran o balıkçı benim yerimde olsaydı, benimle beraber sof­rada bulunaydı alabildiğine aşçıbaşına küfrederek, ‘Vah lüfer vah’ diye belki ağ­lardı. Çünkü bizim balıkçılarımız, balığı tanıdıkları gibi pişirmesini de bilirler. Bizim aşçıbaşı lüferi palamut zannederek parçalamış, kızgın tavaya atarak kupkuru çıkarıp sofraya yollamış. Aman efendim çıldırmak işten değil’ (Rasim, 1954).

Bu öykü, roman, anlatı ve denemelerde balıkçıların denizdeki çetin yaşam mücadelelerinden başka, bugün çoğunlukla unutulmaya yüz tutmuş geçmişin balıkçılığına dair ritüeller, balıkçıların söylenceleri, balıkçı terimleri, inanışlar gibi hızla kaybolan bir deniz kültürü de okuyucuya aktarılmaktadır. Bununla birlikte bu eserlerde en çok deniz ve balık sevgisine yer verilmiştir. Ünlü romancı Selim İleri insanların bu deniz tutkusunu, balık sevgisini ‘Deli Muazzez Hanım Balıklara Karışıyor’ adlı kısa hikâyesinde olağanın ötesine taşımıştır. ‘Yeryüzünün sesinden, gürültüsünden, patırtısından, bağırışlardan, öfkelerden, ihtirastan, kindarca konuşmalardan, dedikodulardan, çekiştirmelerden, iftiralardan, gammazlayışlardan… yeryüzünün her şeyinden git gide bunalan, tiksinen Deli Muazzez Hanım sonunda, ömrünün sonunun da yaklaştığını hissederek, özlediği sessizliği ancak denizlerde bulacağını hissetmiş… İnsanlarla büsbütün temasını keserek, kendisine verilen selamları almayarak, hele konuşmaya hiç yanaşmayarak, evinden fırlayıp, sokaklardan rüzgâr gibi geçip, Balık Pazarlarına gitmeye başlamış… Önce sadece Balık pazarı, sonra Balık pazarının yanısıra, Kadıköy Çarşısı, Beşiktaş Çarşısı, hatta üşenmeyerek Boğaziçi köylerinde, çarşı-pazarda, dalyanlarda, balıkçı motorlarının kalktığı iskelelerde dolaşmaya başlamış. Kâh Rumeli, kâh Anadolu sahillerinde, taa Kavaklar’a kadar gittiği oluyormuş… Bir yandan da balıkçılara, balık satıcılarına ‘Bak bak! burun kılıç gibi!… Diyormuş. İlkbaharda Karadeniz’deyken, güz başlangıcında Marmara’ya göçen kılıçları avlamış balıkçılara içinden beddualar yağdırıyormuş. Muazzez Hanım kıpkırmızı, masmavi, yemyeşil tablalardaki lüferlerin önünde durup, ölü lüferlere gözlerini dikip, ölü lüferler için balıkçıların ‘Taptaze, hanımabla’ dedikleri balıklara ‘Yavrum! Talihsiz defneyaprağım! Gözünün yaşına bakmadılar mı Çinekopum?  Sana kıydılar sarıkanat! İhtiyar kofona, daha yaşamak istiyordun, değil mi?’ diye sesleniyormuş… Deli Muazzez Hanım yalnız balıkçılara kızmıyormuş artık. Güzelim gelincik balığını, baharlarda, korukla, ham erikle kotaran Musevi madamları hatırlıyor, onlara da kızıyormuş. Güzelim uskumruları, o, yeşilimsi mavi, menevişli, altın ve gümüş pırıltılı balıkları fıstıkla, üzümle, kavrulmuş sağanla dolmaya dönüştüren Ermeni madamlara bağırıp çağırıyormuş. Besili kedileri için kesekâğıdına izmarit dolduran hanımlara, ‘Sosyete yosmaları’ diye bağırmaya başlamış. ‘Ne istiyorsunuz benim sessiz balıklarımdan’… Balıkların avlanmasına, öldürülmesine tahammül edemeyen Deli Muazzez Hanım Belediyeye başvurmuş. Vilayet’e gidip Mini Mini Vali’ye çıkmış. Hamsiler götürmüş yanında, zarganalar, istavritler, ‘Bakın! Hepsi küçük!’ demiş.’ Ona, ‘Muazzez Hanım, balıklara bu merhamet, bu sevda nereden çıktı’ diye laf atanlara, artık cevap veriyor. ‘Ahmet Rifai Hazretleri bana göründü, ‘Balıklara karış!’ dedi diyormuş’ (İleri, 2007).

Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak daha yeni zamanlara kadar geleneksel balıkçılık yerleşimlerini, avlanan balık türlerini, avcılık usullerini ve balıkçıların yaşam biçimini, balıkçı ritüel ve geleneklerini betimleyen edebi türde çok fazla yazılı eser yoktur. Hâlbuki deniz hayatı bu açıdan son derece zengin, özgün ve çeşitlilik taşıyan kültürel öğeler içermektedir. Bu çalışmada özellikle Cumhuriyet döneminde Türk edebiyatındaki roman ve hikâye formlarına yansımış deniz, balık ve balıkçılığı ele alan yazarların önemli roman ve hikâyeleri incelenerek, geçmişten günümüze edebi eserlere yansıyan balıkçılığımıza bir kapı aralanmıştır.

Sait Faik Abasıyanık

Sait Faik Abasıyanık Türk edebiyatında deniz, balık, avcılık ve insan ilişkileri konularını hikâye ve romanlarında ele alarak en çok işleyen iki önemli yazarımızdan biridir. Diğeri ise Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı)’dır. Sait Faik, edebiyatımızda neredeyse tek sayılabilecek bir tavırla, hemen hemen tüm kitaplarında balıkçılara dair hikâyelere yer vermiştir. Özellikle ‘Mahalle Kahvesi’, ‘Alemdağ’da Var Bir Yılan’ ve ‘Son Kuşlar’ isimli kitaplarında balıkçılara daha da çok yer vermiştir. Eserlerinde balıkçılar, meslek hayatları, gündelik hayatları, karakterleri ve aile hayatları ekseninde işlenirken; yazarın balıkçılara dair duyguları ve haz unsuru olarak da kendilerine yer bulmaktadır. Bununla birlikte Sait Faik balıkçıları, deniz, tabiat ve deniz canlıları ile olan bağları da inceler ve genel olarak balıkçıların gerçek hayat içerisindeki görüntülerini okuyucuya sunar (Çetindaş, 2015).

Sait Faik, hayatının büyük çoğunluğunu Burgazada’da, adanın küçük insanlarının arasında geçirmiş, ailesinin maddi imkânlarının genişliğine rağmen bu imkânları kullanmayarak adeta kıt kanaat geçinmiş, sıradan insanı gözlemlemiş ve hikâyelerinde çok sevdiği bu insanları anlatmıştır. Gerçekçilik kaygısından uzak olarak sadece gözlemlediği ve özendiği hayatı anlatırken, daha önce farkına varılmayan kişileri, küçük adamı edebiyata konu eder (Alangu, 1964). Anlattığı kişilerin içerisinde yaşayan, onlardan biri gibi giyinen, onlar gibi davranan Sait Faik, ‘balıkçılarla özel olarak dosttur’ ve günlük hayatında balıkçılar ve balıkçı kahveleri onun sanatının damarlarından birini oluşturur. Balıkçılara daima özenen yazar, onların güçlerine, emeklerine, hayatlarına hayranlıkla bakmış, onlardan biri gibi görünmeye çalışmış, onlar gibi olmayı istemiştir (Ergin, 1954).

Yazarın hikâyelerinde sıklıkla Rum ve Ermeni balıkçılar karşımıza çıkmaktadır. ‘Papaz Efendi’ öyküsünün kahramanı Artimos, ‘Stelyanos Hrisopulos Gemisi’ hikâyesinde Dede Stelyanos ve torun Trifon, ‘Ermeni Balıkçı ve Topal Martı’da Varbet, ‘İki Kişiye Bir Hikâye’de Barba Yakamoz, ‘Sivriada Geceleri’nde Sotiri, ‘Sinagrit Baba’da Hiristo, ‘Bizim Köy Balıkçı Köyüdür’de Nikoli Karavokiri ve ‘Ağıt’ta Apostol’un hikâyesi anlatılır. Öykü kahramanlarının bu etnik kimlikleri aslında ülkemizdeki balıkçılığın mesleki etnik kökleri açısından okuyucuya tarihsel ipuçları da sunmaktadır[3]. Zira öykülerindeki balıkçıların büyük çoğunlukla Rum-Ermeni tebaaya aittir. Bu sadece İstanbul, İstanbul’daki adalar için geçerli değildir. Osmanlıdan başlayarak Karadeniz insanı da balıkçılığı Rum-Ermeni yurttaşlardan kapmıştır[4][5]. Ünlü seyyah Evliya Çelebi seyahatnamesinde İstanbul Adalarını anlatırken; buraları küçük Rum balıkçı köyleri olarak tanımlamıştır. Rumların Adalar’da yaptığı balıkçılık yöntemlerinin tamamı Marmara, İstanbul Boğazı ve Haliç’te de uygulanmaktaydı (Can, 2013). Yazarın yaşadığı 1950 ve öncesindeki İstanbul, Boğaz, Adalar ve Marmara kıyıları geleneksel balıkçılığın yoğun olarak yapıldığı yerleşimlerdir. Bugün hala eski kuşaktan mesleğini ısrarla sürdürmeye çalışan tutkulu çok az sayıda balıkçının varlığına karşın[6], 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren balıkçılarımızın demografik yapısı hızlı bir şekilde değişmiştir. Bu değişimde Türkiye’de etnik (Hıristiyan) kökenli yurttaşlara yönelik uygulanan göç politikalarının da önemli etkisi bulunmaktadır[7].

Toplumun her kesiminden insanlar hikayelerindedir

Hikâyelerinde sıradan, fakir insanları, suçluları, hırsızları, hastaları, sokak çocuklarını, hayat kadınlarını, serserileri, kahvehanecileri, kumpanyacıları, azınlıkları; kısacası tutunamayanları konu edinen Sait Faik, özellikle balıkçılara ayrı bir önem vermiştir. Beden gücüyle, kıt kanaat geçinen balıkçılar, özgürlükleri, kuvvetleri, hayat karşısındaki tavırları nedeniyle yazar için önemli bir değerdir. Yazara göre balıkçıların aile hayatları; üzerinde çok durulmayan konulardandır. Hikâyelerinde balıkçıların çoğunluğu yalnız kişilerdir. Ailelerini kaybetmiş, annesiz ve eşsiz olan balıkçılar, erkekler dünyasına has bir mesleğin tüm gerektirdiklerini yaşamaktadırlar. Bekâr olan genç balıkçılar düzenli bir aile hayatından uzaktır. Doğal koşullar ve zor deniz şartlarında mücadele etmeyi bir kader olarak görürler. Bu durum balıkçıları hayata karşı asık suratlı yaparken, içlerinde daima saklı bir çocuk barındırmaktadırlar. Özellikle balıkçıları anlattığı hikâyelerinde gerek balıkçıların beden gücüyle çalışmaları ve gerekse balıkçılığın kadınların dâhil olamadığı bir meslek olması; kahramanlarına daha erkeksi bir görüntü/imaj vermektedir. Oysa gerçek kişilikleri hiç de böyle olmayıp; bu zor deniz hayatına rağmen naif, duyarlı, yardımsever ve insancıl tarafları ağır bastığını ortaya koymaktadır.

Sait Faik’in hikâyelerindeki balıkçıların karakter çözümlemeleri üzerine edebiyat eleştirmenleri tarafından geniş ölçüde değerlendirmeler yapılmıştır. ‘Aylak bir şehir gezgini ve bir gizli seyirci’ (Halman, 1983) olarak, hayata bakan Sait Faik’in hikâyelerinde balıkçılar günlük hayatlarında da gerçekten yaşayan bireylerdir. ‘Hikâyelerinde şahıslar biraz da kendisi gibi aykırı bir ruha sahiptirler. Sert, aksi, donuk, nüfuz edilemez görünmek isterler, ruhlarının derinliğinde ise çocukluğu, temizliği yakınlığı saklarlar. Çok kere huysuzluğu, nobranlığı, şirretliği, ataklığı ve küfrü erkekliğin şanından sayarlar; ama dikkatli bir göz bir küçük hareketlerinden, az ileride söyleyecekleri bir sözden onların aslında hiç de öyle olmadıklarını anlayabilir’ (Necatigil, 1969). Sait Faik’in hikâyelerinde, bir tip olmaktan çıkarak karaktere dönüşen balıkçılar, daima iyi ve ideal olarak görünmezler. Aralarında kötü olanlar, hasis ve çıkarcı olanlar, yalancılar, alkolikler de vardır. Sait Faik onları da günlük hayatları içerisinde, eleştirmeden anlatmayı başarır. Okuyucusuna hakiki hayat manzaraları sunan yazar için önemli olan, kötülüğün içerisinde bile var olan samimiyettir. Ada içerisinde ve gündelik hayatın içerisinde arkadaşı olduğu balıkçılardan, öncelikle erdem beklese de, aksine davranan kahramanları da anlatmaktan bu yüzden çekinmez. Bu körü körüne bir hümanizm değildir, yaşayan insanın, yaşamak için emek veren insanın küçük hesaplarını anlayabilmektir. Sait Faik, insanın halinden anlayan biridir.

Günlük ekmek parası için helak olan insanları dile getiren Sait Faik, balıkçılığı gerek geçim vesilesi, gerekse zevk için yapılan, tutkulu bir meslek olarak betimler. Balıkçıların geçim sıkıntısı yaşadıkları sıkıntılar, tehlikeler, balıkçıların bazı kuralları, balıkçılık terimleri, gelir dağılımında görülen bazı haksızlıklar, balıkçıların raconları ile balıkçılara dair efsaneleri sıcak-samimi bir dil ile anlatır. Sabahın dördünde denizle alışverişe, daha doğrusu kavgaya girişenlerin birtakım babadan oğla gecen kanunlarıyla idare edildiği bu mesleğe girenlerin dünya yüzünde aldıkları ‘balıkçı’ ismine derin bir sevgi ve saygı duyar.

Sabahın en erken vakitlerinde kalkıp balığa çıkmak zorunda olan bu insanlar, denizden umduklarını bulamazlar. Balıkçılık, parası az zahmeti fazla bir meslektir. Derdi ekmek parasını kazanmak olan balıkçıların, hırslarına yenilerek maddi, kazanç sağlama konusunda birbirlerine yaptıkları haksızlıklar onun dünyasını yıksa da, yinede umudunu kaybetmez. Hikâyelerinde de bu konuyu sık sık gündeme getirir. Bu anlamda balıkçılar arasındaki pay meselesi ve adaletsizliklerin işlendiği hikâyelerden birinde, balıkçıları gözlemleyerek onlar hakkında ‘Ben denizi, balığı, balık tutanı, ekmeğini denizden çıkaran insanı çok severim. Ama ben bütünün iyi olması lazım geldiğini hayal ederim. Sabahın dördünde denizle alışverişe, daha doğrusu kavgaya girişenlerin birtakım dededen kalma haklı ve haksız geleneklere bağlı olduklarını ve geleneklerin de kayık sahibine aslan payını hak olarak tanımasına, hiçbir haksızlığa tahammül etmeyeceklerini, tayfanın ve çalışanının hakkına büyük bir saygı ve titizlikle göz kulak olacaklarını sanır. Reisle mal sahibinin ayrı ayrı insanlar olduğu zaman, reis gözüyle bakılan tayfa ve kolancı denen insanlara karşı hiç olmazsa bir okyanus vahşi adası balıkçı reisinin hak telakkisi kadar bir hak tanımış olacağımı umarım’ (Çetindaş, 2015).

Sait Faik’in balıkçı kahramanları çok sıradan ve fakir insanlar olmasına karşın aynı zamanda açgözlü değillerdir. Doğaya, denize karşı merhametlidirler. Hem denizdeki balığın korunmasını, aşırı avlanmamasını, hem de diğer balıkçılar için de bu rızıktan mahrum kalmamalarına gönülleri razı olamaz. ‘Papaz Efendi’ hikâyesinde papaz, balıkçı Artimos’u tanıtır ve onun sesinin denizde dinlenmesi gerektiğini, büyüleyici olduğunu, ağ örerken söylediği şarkıların ve sesinin güzelliğini över. O tam seksen yaşında ihtiyar bir delikanlıdır. Kimseye fena muamele etmemiştir. Ömrünü balık ağı ile örmüştür. O, denizden rızkını çıkarmıştır. İki gün balığa çıkmazsa aç kalır ama yetmiş senedir her gün balığa çıkar. Her gün tuttuğu balık, yarınının ekmeğine yetecek kadardır. Bu kadar almak da kimsenin hakkını yememektir (Abasıyanık, 2004).

Erzurumlu dalgıç Recep

Sait Faik’in hikâyelerinde deniz aslında bir ‘özgürlük’ imgesidir ve bu imgeyi fırsat buldukça tüm hikâyelerine konu edinir. Zira kendi iç dünyasındaki yalnızlığın da simgesi deniz, balıklar ve denizin sonsuzluğudur. Aynı zamanda deniz; balıkçıların hayat kaygılarını, geçim sıkıntıları için hayal kurdukları, güvendikleri bir dünyadır. ‘Stelyanos Hrisopulos Gemisi’ hikâyesinde balıkçı dedesiyle yaşayan Trifon’un hayalleri ve yaşadıkları konu edilir. Bir gemi hayali kuran Trifon’u bu hayale ulaştıracak tek eylem, dedesinin daha fazla balık tutmasıdır. Dede Stelyanos, tam bir balıkçı tipini temsil eder. Denizi ve hür yaşlanmayı seven, çevresindekilere denize ait maceralarını ballandıra ballandıra anlatan, çalışkan bir balıkçıdır (Çelik, 2002). Hikâyede sadece balıkçılar değil, balık sezonu da konu edilir. Örneğin Kalpazanlar kayasının üzeriden lodos aşıp da adaya kış geldiği zaman, balık mevsimi gelmiş demektir. ‘Kocaman gırgır kayıkları sahile başvururlar, torik ve palamut adanın etrafında bütün gün döner dolaşırdı. Kocaman kayıklar, kocaman bir şehre durmadan balık götürür, adaya para pul, bir iki çuval un, birkaç kilo et getirirlerdi. O sene kış ne kadar fazla olmuşsa balık da o nispette az çıkmıştır. Balığın az, kışın çok olması günah çıkartan papazı bile düşündürürdü…”  Torun Trifon hastadır ve dedenin bütün umudu balıktadır. ‘Bir bol balık olsaydı, yarın da biraz gazyağı, bir parça şeker, Trifon’a bir pantolon, bir yün yelek, kendisine bir kasket alabilseydi. Evin içini biraz düzeltse, şehirden Trifon’a bir küçük hediyecik getirseydi. Bir denizci hikâyesi kitabı satın alsaydı. Bir kocaman gemi resmi bulup, Trifon’un yattığı küçücük odaya çivileseydi…’ (Abasıyanık, 2004). Deniz, dertlerden, tasalardan, huzursuzluklardan kurtuluştur. İnsan her şeyi ondan öğrenir (Tosun, 2000). ‘Birtakım İnsanlar’da Erzurumlu Dalgıç Recep hem para kazanmak, hem de toprağa değil denize bağımlı olarak ruhunu özgürleştirmek amacıyla İstanbul’a gelmiştir ve dalgıçlıkla geçimini sağlamaktadır. İdeali namuslu bir kız bulup evlenmek, bir gırgır sahibi olmaktır. Dalgıçlık, tıpkı balıkçılık gibi genç işidir, ama mal sahibi olursa balıkçıların daha rahat olacağını düşünür. ‘Deniz, yalnızca Allah ve devlete aittir’ der. ‘Devlet, balıkhaneden alacağını cüzi miktarda almakta, gerisi balıkçıya kalmaktadır. Üstelik deniz, ruhu özgür bırakır, toprak gibi bağımlılık istemez. Balığın kıymeti İstanbul’da bilinmeyip, fazlalıklar denize atılmaktadır, oysa Anadolu’da balığı bilmeyen bölgeler vardır, balık oralara ulaştırılırsa, torik avı en iyi gelir getiren iş olur’. Denize güvenmemekle birlikte, onun sağladığı sonsuz imkânlardan faydalanmak konusunda Erzurumlu kararlıdır.

Abasıyanık öykülerinde deniz canlıları; balıklar, martılar ve tabiat varlıkları ile fantastik bağlar kurar. Balıkları duygu ve hayal dünyasına taşır. İnsanlardan uzak olan ve huysuz bilinen balıkçıların, hayvanlarla kurduğu ilişki, onların aslında vicdanların ve sevgilerini kaybetmediklerinin göstergesi olarak sunulur. Balıkçılar ile martıların dostluğu ‘Ermeni Balıkçı ile Topal Martı’ hikâyesinde duygusal hislerle anlatılır. Öyküde topal bir martı ile insanlardan uzak olan yaşlı ve geçimsiz Ermeni balıkçı arasındaki sevgi dile getirilir. Balıkçıların denize çıkmasının ardından sandalının yanına gelmekte ve hatta balıkçı martı ile konuşmaktadır. Bir gün tam nişanın üstünde martının ölüsünü gören Varbet, sanki akrabasından biri ölmüş gibi üzülerek yakasına siyah bir şerit takar (Abasıyanık, 2011). ‘İki Kişiye Bir Hikâye’ başlıklı öyküde ise yine bir martı ile balıkçının dostluğu anlatılır. ‘Bir tahtası eksiklerin yüreği’ne sahip olan Barba, balıkçı babası ile büyümüş, sevgi ve merhamet dolu yüreğine rağmen insanlardan uzak durmuş, ömrünü denize adamıştır. Yüreğindeki güzel duyguları topal martı ile paylaşır ve onu kendisine dost edinir’. Hikâyede bu martının ölümü ve balıkçının hisleri anlatılmaktadır. Barba Yakamoz, biraz havai, yalnızlığı seven, bununla birlikte merhametli bir insandır (Abasıyanık, 2002).

Sivriada Geceleri’ ve ‘Sivriada Sabahı’ hikâyeleri, birbirinin devamı niteliğindedir. Naci (2003)’ye göre ‘dünyanın en güzel deniz hikâyelerinden’ ikisi olarak değerlendirdiği bu hikâyeler, deniz, balık, geçim derdi ve bir martı ekseninde gelişir. Sait Faik, Sotiri ve Kalafat isimli iki balıkçı arkadaşı ile karagöz avına çıkar ve bu balıkçıları yakından gözlemler. ‘Sivriada Geceleri’ hikâyesinde, gördüğü bir martının ölümünden çok etkilenen yazarın duygusallığına anlam veremeyen balıkçılar, duruma şaşırırlar ve onunla dalga geçerler. Sait Faik ise martıyı tanımıştır. İki hafta önce vefat eden Balıkçı Tahir’in martısıdır. Bu hayvan ile Tahir arasında ilginç bir bağ oluşmuştur. ‘Başka türlü bir martıydı o. Ötekiler gibi bağırmazdı. Bir kayanın tepesine çıkar, oradan Tahir’in sandalını gözlerdi. Uçardı doğru Tahir’in sandalına. Surattan da anlardı kerata. Tahir somurtkan adamdı. Pek keyifsizse yanına sokulmazdı. Uzaktan gözlerdi. Pek keyifliyse gelir, sandalın kıçına otururdu. Yemlerin kafasını, kılçıklarını, bekçi balıklarını, ince izmaritleri Tahir fırlatır ona atardı. Ara sıra konuşurlardı da. Ne Tahir onsuz, ne o Tahirsiz yaşayabilirdi. Üç gün sırt sırta rüzgâr esse, Tahir de balığa çıkmasa martı tenezzül edip de çöp mavnalarına doğru kanat çırpmazdı’.

Dülger Balığının Ölümü’ başlıklı hikâye, Sait Faik’in kendine has duyarlılıklarından birini anlattığı eseridir. ‘Rum balıkçıların Hrisopsaros (Hristos balığı) dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel Akdeniz’e dehşet salmış. Bir Finikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacalı çektirmesinin, Beniisrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer, doğrar, mahmuzlar, takar, yırtar, koparır, atar, çeker parçalarmış. Akdeniz’in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, yağmurdan, beladan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş’ (Abasıyanık, 2002). ‘Dülger balığı haksızlıklara dayanamayıp kendi içine gömülüp küsen, ölümü bekleyen bir bilge’ (Enginun, 2002) olarak görünürse de dülger balığının can çekişinin hikâyenin yüzeysel, somut vakasıdır. Aslında bu, bir hikâyeye konu olması düşünülmeyecek kadar basit bir konudur, hiçbir çatışma ve mücadele yoktur. Görünenin arkasında hikâyeci anlatıcı kendi hislerini, hayat-ölüm, fert-toplum çatışmasını yansıtır. Yazar hikâyenin önemli bir bölümünde dülger balığının mitik hikâyesini anlatır, soyut karşı güç olarak kurgulanan balıkçılar ile dülger balığı birbirleri için tehdit oluştururken, yazar, mitik anlatısı sayesinde Hz. İsa ile balığın masumiyete yönelişi arasında bağ kurar. ‘İsa yalın ayak, başıkabak; dülger balıklarının yüzlercesinin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söylemiş…’ Hikâyede baştan itibaren son iki paragrafa gelinceye kadar, ölüm üzerine kurgulanmış bir vaka düzeni var gibidir. Ancak son iki paragrafta yazar, söylemini değiştirir ve fert-toplum arasındaki uyuşmazlığı anlatır. Bu aslında fert-toplum mücadelesinin bir yandan da Sait Faik’in kendi iç dünyasında yaşamış olduğu çatışmasıdır. Gerek görünüşlü, gerekse sosyal konumu noktasında dışlanan insanlar, yazarca daha makbul tutulur. Dülger balığı, insana özünü hatırlatan, ölümü hatırlatan bir varlıktır ki burada Sait Faik ile özdeşleştiği söylenebilir (Aslan, 2007).

Sinagrit Baba’ hikâyesinde ise görünüşte hikâyesinde yaşlı bir balığın dünyası işlenir. Bu hikâyede daha çok soyut imgeler ile biraz da gerçeküstü (sürrealist) anlatıma yer verir. ‘Pırıl pırıl pullarıyla, muhteşem bir ilk çağ kralı gibi zengin, cömert, asil ve zalim mantosu, altın, zümrüdü, incisi, mercanı, sedefi lacivertliğin içinde yanıp yanıp sönen sarayında yaşayan Sinagrit Baba, ömründe konuşmamış, ömrü boyunca evlenmemiş, ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. Onun kovuğundaki zümrüt pencereden ne facialar seyretmiştir. Sinagrit Baba, ne oltalar koparmıştırAkıllı bir mahlûka kendisini teslim etmek derdinde olan Sinagrit Baba, yaşlıların zayıflık demek olduğunu bilir ve sandallardaki balıkçılar tek tek dolaşır. Balıkçılardan Hıristo, kusurlu adamdır. Aç gözlü, fakir, içten pazarlıklıdır. Fukaralığın erdem olsa da gururlu bir fukaralık olmadığı için bu imtihanı geçemez. Balıkçı Hasan korkaktır, Sinagrit Baba, cesur olmayan birinin oltasında ölmek istemez. Balıkçı Yakup iyi, hoş, sevimli, edepsiz, külhani ama kıskançtır. Sinagrit Baba, kıskançları da sevmez. Bu sırada hasisin oltasını gören Sinagrit Baba, cömert olmayan bu balıkçının oltasını bir vuruşta dümdüz eder. Balıkçı Nikoli sarhoş, bencil, ahlaksızdır ama aynı zamanda cesurdur, cömerttir ve kıskanç da değildir. Fukara olmakla birlikte gururdan öte bir kibri vardır. Hiçbirini beğenmeyen Sinagrit Baba, bir süre yakamozlara kapılıp av olan mercanları seyreder. Kendisini kurtarmasını isteyen mercanlara yardım etmez, çünkü onların akıllarıyla ve birlikte hareket etmelerini ister. Daha sonra bir olta görür ve umutlanır. Bu balıkçı cesur, cömert, mağrur, namusludur ancak, sınanmamıştır ve talihin yardımıyla kendisinin ikiyüzlülüğünden haberdar dahi olmadan yaşlanacaktır. Sinagrit Baba, insanlık imtihanından geçmemiş bir balıkçıya gitmekle yanıldığını anlar. Hırsından tepinen Sinagrit Baba, korkak ve namussuz birisine yakalanıp, onun sandalında kaldığına üzülür ve pişmandır’(Abasıyanık, 2011). Sinagrit Baba hikâyesi aslında bir ‘bilinç aydınlanması’dır (Naci, 2003). Sait Faik bu hikâyesinde Sinagrit Baba ile kendi dünyası arasında bağ kurar, ‘kendi hayatını kahramanlarının hayatına bağlar, o hayatlar arasında iç içelik vardır’ (Kutlu, 1968) ve balık ile arasında bir ruh birleşmesi sağlayan yazar, balıkçılar konusundaki düşüncelerini bu balığın gözünden aktarır. Sait Faik, mistik olmamakla beraber, mistiklere has, bütün varlıklarla kendisini bir hissetme duygusuna sahiptir (Kaplan, 2000).

Cevat Şakir Kabağaçlı (Halikarnas Balıkçısı)

Hikâye ve romancılığımızda ‘deniz çığırını’ açan, deniz insanlarının yaşantılarını anlatmasıyla ün yapan sanatçı, aynı zamanda usta bir balıkçı, sünger avcısı, botanik uzmanı ve iyi bir tarihçidir. Eserlerinde denizin içi ve dışına ait her şeyi, ömrünü verdiği Bodrum’u, Ege Denizi’nin efsanelerini, Akdeniz savaşlarını konu olarak seçen Cevat Şakir, anlattıklarını bir gözlemci gibi değil, olayları bizzat yaşayan bir insan duyarlılığı ile kaleme almıştır. Balıkçı, gemici, süngerci, dalgıç, kaptan ve tayfa gibi ekmeğini denizden çıkaran kişiler, yazarın hikâye ve romanlarının kişilerini oluştururlar. Onun kahramanları kendisine göre ‘ötelerin çocukları’dır ve sonu ölüm bile olsa denize tutkun olan insanlardır. Şiirsel bir anlatımı olan sanatçı, üslubundaki en güçlü özellik, deniz terimlerini son derece iyi bilmesinden yararlanarak ortaya koyduğu canlı anlatımıdır. Eski Yunan kültürünün Ege kıyılarımızdan doğduğunu düşünerek, oradaki kültürü kendi kültürümüz olarak almamızı isteyen yazar bu düşünceleri ile ‘mavi hümanizma’ hareketini başlatmıştır (Belge, 1998). Yazarın takma adı Halikarnas Balıkçısı’dır. Halikarnas Bodrum’un antik çağdaki ismidir. Yapıtlarında zengin bir terim ve mitoloji hazinesinden yararlanmıştır. Deniz savaşlarını anlatan tarihi romanlar da yazmıştır. Eski Yunan kültürünün Anadolu’nun Ege kıyılarında doğduğunu düşünerek, bu kültürün kendi kültürümüz olarak benimsenmesi gerektiğini ileri sürmüştür (Kurdakul, 1987)

Yapıtlarında genellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinin bitki örtüsünü, iklimini, doğasını, denizini, deniz kıyısında ve hatta denizde yaşayan insanlarını, tümüyle deniz kültürünü anlatan bir öykü, roman, anı ve deneme yazarıdır. Deniz insanını ve denizi Türk edebiyatında en geniş olarak ele alan önemli yazarlarımızdan biridir. Roman ve hikâyelerinin ana konusu deniz ve insan ilişkileridir. Yazar deniz ve balıkçılık hayatını emekçi sınıf ve tabakalardan balıkçı, tayfa, dalgıç, sünger avcıları ve onların eş ve çocuklarının hayat mücadelesini çok derin ve duyarlı bir dil ile anlatmaktadır. Deniz ve deniz insanlarını, denizin zenginliğini ve yoksunluğunu, denizin güzelliğini ve acımasızlığını, denizden almayı, denize vermeyi, denizde yaşayıp mutlu olmayı destanlaştırdığı roman ve hikâyeleri ile Türk edebiyatındaki deniz, balık ve balıkçılık kültürüne önemli katkıları olan önemli bir yazardır (Saatçioğlu, 2005). Ekmeğini çekişe-dövüşe denizden çıkaran yoksul ama namuslu insanlarının yaşam serüvenini, bu bölgelerin taşı toprağı, ormanı dağı, mitolojisi efsanesiyle birlikte, şiirsel bir anlatımın bütün sıcaklığında coşa taşa edebiyatımıza mal eden ilk ve tek sanatçıdır (Günyol, 1994). Bu konudaki en önemli eserleri; ‘Aganta Burina Burinata’, ‘Ötelerin Çocuğu’, ‘Deniz Gurbetçileri’, ‘Dalgıçlar’, ‘Denizin Çağrısı’, ‘Ege Kıyılarında’ ve ‘Yaşasın Deniz’dir.

Halikarnas Balıkçısı’nın doğayla kurduğu özel yakınlık pek çok önemli yazar, düşünür ve eleştirmen tarafından dile getirilmiştir. Örneğin, Azra Erhat’a göre; ‘doğa ve insanla yeni bir ilişki kurmayı başarmış’ olan Halikarnas Balıkçısı’nın sağladığı çevre bilinci ve yarattığı farkındalık, edebi eserlerinde kurguladığı karakterler ve mekânlar yoluyla yansıtıldığı gibi, kurgusal olmayan metinlerinde de görülmektedir. Türk Edebiyatının önemli yazarlarından Yaşar Kemal’in belirttiği gibi, Halikarnas Balıkçısı’ndan önce edebiyatımızda yaşayan doğa yoktu. O, doğanın bir parçası gibiydi. Bizim edebiyatımıza sağlıklı, gördüğümüz, güzel olan doğayı getirdi… ‘Balıkçıyı okurken insan doğayla bütünleşmiş, doğanın güzelliğinde atan bir yürek bulur’ der (Saatçioğlu, 2005).

Halikarnas Balıkçısı’nın deniz ve deniz insanlarını anlatan en önemli romanlarının başında yer alan ‘Deniz Gurbetçileri’ ve ‘Aganta Burina Burinata’ Ege kıyılarında, özellikle Bodrum ve Gökova’daki sünger avcılarının dünyasını anlatmaktadır. Yazar bu romanlarındaki insanların hikâyelerini halkın sözlü kültürüne ve anlatı geleneğine dayandırmıştır. ‘Deniz Gurbetçileri’ romanında ‘halk anlatısı’ üslûbunu kullanmaktadır. Bu nedenle halk inanışları ve halk anlatılarından faydalanan yazar, romanın öyküsünü daha inandırıcı hale getirmektedir (Demirbağ, 2015). Bu romanlarında süngercilerin yaşamının zorlukları, hasretleri, ayrılıkları, dostlukları, sevdaları ama en önemlisi de denize olana tutkuları görülmektedir.  Öyle ki bu insanlar hem denizden nefret ediyor, hem de kavuşacakları günleri sabırsızlıkla beklerler.

Haydi sefere!…’ diye başlar ‘Deniz Gurbetçileri’ romanı. Ateşoğlu ve tayfası ailelerinin geçimi, bir lokma ekmek parası uğruna çıkarlar sünger avcılığına. Bu kez yolculuğa önceki seferler gibi bir umutsuz çıkmazlar. Bu yolculuklarında elleri boş dönmeyeceklerinden kesinlikle emindirler. Çünkü sünger avlayabilecekleri gizli bir sığları vardır… Ancak Ateşoğlu ve tayfası ilk çıktıkları seferde elleri boş, eve dönüş yolunu tutmak üzereyken, bütün umutlarının tükendiği bir anda yaşlı, tecrübeli bir balıkçı olan Salih Reis’in yanına uğrarlar… Salih Reis saf, iyi niyetli, yardımsever, aynı zamanda tecrübeli bir balıkçıdır. Sünger avcılarının kötü durumunu duyduğunda onlara sünger yataklarının bulunduğu gizli sığdan bahseder. Aldıkları haber ile yüzleri gülmeye başlayan tayfa, gizli sığa deneme dalışları yaparlar ki; bu dalışlarda bile bol bol sünger çıkarırlar. Gizli sığ sayesinde depolarını ağzına kadar doldururlar… (Kabaağaçlı, 2008).

Romanda denizde güç sağlayan zorba balıkçılar (Karakulak) ile Ateşoğlu gibi sıradan, gücü, çevresi olmayan gariban balıkçıların çıkar çatışması ele alınmaktadır. Karakulak lakaplı deniz ağaları himayesinde çalıştırdıkları dalgıçların canını hiçe sayarak onları daha çok sünger için ölüme yollayacak kadar acımasızdır. Hatta Türk kıyılarını Yunanlı sünger avcılarına satacak kadar gözleri çıkar için dönmüş insanlardır. Buna karşın namuslu, yardımsever, tatlı sert, usta denizci, ama ticaretten anlamayan, alavere-dalavere yapamadığı için avladığı süngeri hakkıyla satamayan avcıların çatışması anlatılır. Yunanlıların Ege’de elde ettikleri haklara ‘Latif’in önderliğinde biri karşı çıkarak mücadele ederler. Latif, üst mevkilerdeki kişiler ile görüşerek Ege’deki durumu anlatır. Bu olaydan sonra her şey değişir ve Latif Bey sayesinde Türk denizciler haklarına geri kavuşurlar. Yazar deniz gurbetçilerine/emekçilerine yapılan bu haksızlıklara dayanamayıp, jandarma komutanlığına kadar mektup yazarak bu durumu şikâyet eder. Öyle ki Türk balıkçıların kendi sularında sünger avlamalarının yasaklanması üzerine birçok yere başvurup sonunda Genelkurmay’a telgraf çeken ‘Latif’ Balıkçı’nın kendisidir aslında[8].

Halikarnas Balıkçısı, ‘Aganta Burina Burinata’ adlı romanında, diğer pek çok eserinde olduğu gibi, ekosistemi, bitki örtüsünü, hayvanları, insanları, meteorolojiyi, coğrafi yapıları, doğal güzellikleri, hepsinin kendilerine özgü, birbirlerini şekillendiren ve etkileyen kültürlerini, ekonomik ve toplumsal sorunları bir bütün olarak aktarır. Yazar, bu romanda, toprağa bağımlı insanların sömürü düzenindeki yaşamlarını eleştirerek, doğayla bütünleşmek için, sınıfsal eşitlenmenin gerçekleştiği deniz yaşamını önerir (Saatçioğlu, 2005). 1945 yılında yazdığı ‘Aganta Burina Burinata’[9] romanında, deniz tutkusunun birey üzerindeki etkilerini anlatır. Eser, Bodrum-Milas civarında yaşayan bir ailenin küçük oğlu olan Mahmut’un ağzından anlatılır. Mahmut’un öyküsü, bir yandan tekinsiz, diğer yandan insanı cezbeden deniz ile güvenli ancak kasvetli toprak arasında bir tercihi anlatır. Mahmut’un örneği, denize tutkuyla bağlı bir kişinin toprak üstünde yerleşik bir düzene geçerek yaşayamayacağını, hayatını sürdürebilmek için iki yaşam biçiminden birisini tercih etmek durumunda kalışını ve dolayısıyla bir daha asla karaya dönmemek üzere denize açılmasının zorunlu olduğunu gösterir (Saatçioğlu, 2005).

Halikarnas Balıkçısı’nın romanlarının tamamı ciddi bir gözlem ve araştırmaya dayanmaktadır (Yalçın, 2003). Görüldüğü gibi bu romanında da deniz çok önemli bir yer tutar; ‘dinmek bilmez bir deniz sevgisinin’ (İleri, 2001) anlatımı olan bu romanda, ana karakter ile onu kuşatan toplumsal çevre arasındaki iletişim ya da iletişimsizliğin okura aktarılmasında deniz işlevsel bir rol üstlenir (Atakay, 2004). Edebiyatta deniz, özgürlüğün, huzurun, erişilmezliğin, sınırsızlığın, sonsuzluğun, genişliğin, bilinmezin, serüvenin, mücadelenin, zorluğun, göğüs germenin, gizemin, mucizenin, bilinçdışının, hayallerin, kendini tanıma ve bulma halinin sembolü olmuştur. Deniz, sünger avcıları, balıkçılar ve deniz emekçileri için savaşılan, bazen yenilen bazen de sonu ölümle biten yenilgilere sebep olan bir canlıdır, bir özgürlük duygusudur. Bir alışkanlık veya bir tutkudur. Deniz, insanlar gibi ikiyüzlü ve kalleş değildir. Öfkesi de sevgisi de verimlidir. Öfkesinin bedeli açık bir yenilgi, ölüm, yaralanma ve sakatlanma iken, sevgisinin bedeli zenginlik, sonsuz bir zafer duygusu ve berekettir (Yalçın, 2003).

Deniz ve denizciliğe böylesine meraklı ve tutkun olan Mahmut, büyüdüğünde ve bir aile kurduğunda geçim derdine düşeceği, denizde ‘hep günlük ekmek kaygısı içinde’ (Kabaağaçlı, 2012) yaşayacağı ve sonunda denizin nankörlük edip canını alacağı söylenerek, deniz sevdasından vazgeçmesi ve toprak üstünde yerleşik, kurulu, sabit bir düzene geçmesi için ikna edilmeye çalışılır. Oysa Mahmut, tarımla uğraşarak toprak üzerinde tahrip ve sömürü düzeni yoluyla para kazanan, toprağa bağımlı yaşayan insanların maddi açgözlülüklerini, daha fazlasını kazanmak ve bencilce tüketmek için ahlaki olmayan davranışlarda bulunduklarını gözlemleyerek, ona öğütlenen yaşam tarzının denizdeki yaşam kadar özgür, eşitlikçi ve huzurlu olmadığını düşünmektedir. Denizden koparılmasına ve uzak tutulmasına isyan ettiren bu süreçte Mahmut her şeyin topraktan gelen para ile tanımlandığı açgözlü maddi dünyanın ona göre olmadığını algılar. Aksine, tüm farklılıkları ve sınırları yok ederek insanı özgürleştiren denize açıldığında kendini bulur. Mahmut: ‘O an, Ege balıkçıları artık şuralı ya da buralı değildik; evrenin dokunuşunu denizlerimizde duyuyorduk; evrenliydik artık. Denizlerle, dağlar taşlar ve yıldızlarla birlikte hep çocuktuk’ (Kabaağaçlı, 2012) diyerek denizin hissettirdiklerini açıklar.

Ekoeleştirmenler; insanın kendini doğanın hâkimi saydığı, doğayı sömürdüğü ve tahrip ettiği, doğaya karşı çıktığı, hegemonyacı bir ilişki yerine, insanla doğanın eşitlik ilkesine dayanarak bütünleşmiş, iç içe geçmiş, insanın doğayı ötekileştirmediği, uyum içinde yaşadığı bir ilişkisinin olması gerekliliğini vurgularlar. Ekosistem içinde deniz ve toprak birbiriyle iç içedir, ikisinin birbirinden bağımsız var olabilmesi ve tarif edilebilmesi mümkün değildir. Halikarnas Balıkçısı da birisini anlatabilmek için diğerini de anlatır (Saatçioğlu, 2005).

‘Aganta Burina Burinata’da toprağa bağlı yaşayan insanlarla denizin çağrısına kulak veren insanlar arasında; bakış açıları, yaşam biçimleri ve kültürel anlamda derin bir farklılık vardır. Geçim kaynaklarını topraktan kazanan insanlar, toprak karşısında, geçimlerini denizden kazanan insanlara göre büyük oranda bir üstünlük duygusuyla yaşarlar. Toprak, yaşamsal gereksinimlerini sunduğu insan karşısında kendi iradesini adeta ipotek etmiştir. Oysa deniz, bir türlü evcilleştirilemeyen, tutsak alınamayan, iradesini kendi ellerinden başkasına emanet etmeyen, özgürlüğüne her şeyin ötesinde düşkün tavrıyla, insana kendi özgürlüğünün ve bağımsızlığının da hatırlatıcısıdır. Bu açıdan bakıldığında, ailesinin Mahmut’u denizci olma isteğinden vazgeçirme çabaları, ailenin denizde boğularak, ya da kaybolarak öldüğünden toprağa gömülememiş pek çok erkek üyesine bir tane daha eklenmesi olasılığı, bir üyesini daha denizde kaybetme endişesi taşıdığı kadar, insanın doğaya hükmetme arzusunu da gösterir. ‘Oysa toprak durağandır, deniz gibi insana baş kaldırmaz’, hâkimiyet kurmaya daha açık ve elverişlidir. ‘Toprak kadına benzer, bağrına attığın tohumu sana çiçek ve yemiş diye yetiştirir’ der Mahmut’un babası. ‘Denizin durgunluğunu gösterip, denizin elbet baş kaldıracağını, onu boğuncaya kadar çıplak ve yoksul bırakacağını’ (Kabaağaçlı, 2012), bu haline aldanılmaması gerektiğini tembihler. Mahmut’un ailesine karşı çıkarak ve ailesinin onca kaybına rağmen cesaret göstererek deniz üzerinde bir yaşam tercih etmesi, kendi karakterini nasıl şekillendirdiği, iradesini ve kararlılığını göstermesi açısından anlamlıdır. Ayrıca denizin iyileştirici bir özelliği de vardır. Çünkü köylüler deniz ürünlerinin şifa kaynağı olduğuna inanarak, hastalarını iyileştirmek için balık yedirirler. Denizde yaşamayı becerebilen, denize ve iklime uymayı öğrenebilen, denizin dilinden anlayan, insanlar sağlıklıdır, güçlü fizikleri ve karakterleri vardır.

Roman, deniz emekçilerinin de sesidir çünkü denizcilerin ne kadar zor bir yaşamları olduğuna dair de örnekler sunar. Deniz emekçileri yaşamlarını ortaya koymalarına rağmen, denizin özgürleştirdiği inançları nedeniyle denizdeki zorlayıcı koşullardan şikâyetçi değillerdir. Deniz ‘gizemli, efsanevi bir yer, yarı karanlık, yarı aydınlık, kendine özgü bir iç yaşamı olan bir alan’ (Atakay, 2004) olarak deniz emekçilerini hep kendine çeker ve böylece birbirlerine kopmaz bağlarla bağlanırlar. İnsan, denizdeyken Allahın elinde, Allaha emanet olduğu inancıyla sabreder; denizin ne getireceğini, denizde neler yaşayacağını tahmin edemez; bu bilinmezlik hem denize saygı duymasına, hem de ondan korkmasına ve çekinmesine, aynı zamanda da mücadele yönünün gelişmesine neden olur.

Deniz, her ne kadar bilinmezlik, bunalım, ürkü ve korku hissettirse de güzellikleri, özgürlüğü, otoriteye başkaldırıyı, arayış içinde olarak gelişmeyi, sabretmeyi, cesur olmayı, kayıplar kadar keşifler yaşamayı da sağlar. Dolayısıyla, içinde hep deniz tutkusunu taşıyan Mahmut, onu denizden kopararak toprağa bağlamaya çalışan eşi Ayşe’ye ve toprağa hınç duymaya başlar… Bahçelerini çapalarken, duyduğu bu öfkeyi şöyle anlatır: ‘Hallaç pamuğu gibi savurmuş olduğum bahçenin ortasına bağdaş kurarak çevreme bakındım. Yamaç, küçük küçük toprak parçalarını çeviren derme çatma kuru duvarlarla kıyım kıyım kıyılmıştı. İşte hep, malımız, malımız, malımız! diye uğrunda yaşadıkları uyuz topraklar bunlardı. Bunların sahipleri, artık oralardan hiç kımıldamayacaktı. Köpeklerin boğazlarından tasma ile bir yere bağlı kaldıkları gibi bunlar da, barsaklarıyla boğazlarından topraklarına bağlı kalacak, hep yanlarındaki komşuların mallarına göz dikerek hırlayacak, hep malıma göz diktin diye komşularına havlayacak, malım var diye ölünceye kadar mallarının kulu kölesi olarak, evim var diye dört kuru duvarın içine mezara gömülmüş gibi gömülerek yaşayacaklardı. Buna yaşamak mı denir, uzun ölüm mü? Hey gidi deniz hey!’ (Kabaağaçlı, 2012). Aslında Mahmut, denizi ne kadar gözlemlediyse, toprağı da o kadar gözlemlemiştir. Örneğin, romanın ilk bölümünde, Mahmut ile babasının Bodrum’dan Milas’a yürüyerek gittikleri bir gün aktarılırken, Mahmut’un yol boyunca gözlemlediği, ‘aç bir süngerin suyu içtiği gibi, hep içine çekti’ doğayı aktarış biçimi, adeta Halikarnas Balıkçısı’nın sesiyle yankılanır. Örneğin, Mahmut: ‘Gündüzün ortalık günlük güneşlikken, akşamleyin Milas’ın ün almış ayazı bastı. Anadolu’nun güneyi değil mi ya, yedi sekiz saatlik bir yürüyüşle, üzüm asmaları, zeytin, harup, portakal, limon yetiştiren yerlerden, bin metrelik uçurumları, uzakta görünen karlı dağları, kızıl güneşle yanan ovaları birbirine karman çorman karıştıran bir bölgeden geçmiştik’ (Kabaağaçlı, 2014) der. Böylesi canlı ve gerçekçi bir tarif, insanın belki de sık sık ancak farkına varmadan geçtiği doğanın çeşitliliğini ve zenginliğini göstererek farkındalık yaratır. ‘Aganta Burina Burinata’ romanı 1985 yılında TRT 1 tarafından, altı bölümlük bir dizi olarak televizyona uyarlanmıştır[10] (Fotoğraf 1).

Fotoğraf 1. Aganta Burina Burinata’ romanı 1985 yılında altı bölümlük dizi olarak ‘Parmak Damgası’ adıyla televizyona aktarılmıştır.

Rıfat Ilgaz

Rıfat Ilgaz romanlarında denizi, deniz insanlarını ve onların denizde ve karada (toprakla) verdiği mücadeleyi anlatan başlıca iki önemli eseri bulunmaktadır. Bunlar; ‘Karadenizin Kıyıcığında’ ve ‘Yıldız ve Karayel’ romanlarıdır. Karadeniz gibi çetin bir coğrafyadaki insanlar için hayat iki temel geçim kaynağından ibarettir. Bunlar toprak ve denizdir. Her iki romanda da erkek kahramanlar ve nerdeyse sıradan halktan hemen herkesin gençlik döneminde bir denizcilik tecrübesi olduğu görülür. Deniz, geçimini başka türlü sağlayamayanların tercih ettiği bir yoldur. Yöre insanı için deniz tehlikeli ve yaşam şartları son derece zor bir geçim yoludur. Deniz, karada işleyecek toprağı olmayan varsa da geçinmeye yetmeyen insanlar için zorunlu ama en kolay alternatif bir iş koludur. Ancak buna karşın her iki romanda da insanlar denizin çetin şartlarına karşın denizden karaya çıkmanın ve karada bir iş tutmanın arzusu içindedir (Hızlan, 1982). ‘Karadenizin Kıyıcığında’ romanının kahramanı değirmenci Ahmet ve arkadaşı arabacı Hamit gençliklerinde yaşadıkları boğulma tehlikesi neticesinde bir daha denize serçe parmağının ucunu sokmayacağına yemin eder (Ilgaz, 2014a). Diğer yandan denizcilik, yöre halkının büyük çoğunluğu için de Almanya rüyasına benzer. Gidip çalışarak bir tarla, arsa alacak kadar, ya da bir ev yaptıracak kadar paranın biriktirildiği ve dönüldüğü bir menzildir deniz. Fakat bu emeline ulaşan insan sayısı son derece azdır. Denizde kopan yıldız karayel pek çok yiğidi kendi bağrına gömer (Moran, 2009).

 

Karadeniz’in Kıyıcığında, Rıfat Ilgaz’ın öğretmenlik yaptığı Akçakoca kasabasını ve uzun süre bir arada yaşadığı Batı Karadeniz insanının yaşam savaşını anlatır. Yaşamını fındık yetiştirerek sürdüren kasaba halkı, bir yandan Karadeniz’in doğasıyla, bir yandan da yoksullukla başa çıkmaya çalışmaktadır. Sevgiler ve dostluklar bütün bu sıkıntıların gölgesinde yaşanır… Her türlü haksızlığa ve zorluğa rağmen yaşamdan ve insandan yana umutlarını kaybetmeyen, onurlu ve çalışkan bölge insanının dayanışması da bu topraklara özgüdür (Ayaz, 2019).

Güllü ile Recep’in engellenmeye çalışılan aşkları etrafında yaşananlar ve Karadeniz insanının onurlu var olma öyküsünün anlatıldığı ‘Karadenizin Kıyıcığında’, yazarın diğer romanı Yıldız Karayel’le birlikte batıdan doğuya bir Karadeniz panoraması oluşturmaktadır. Rıfat Ilgaz,  ‘Karadeniz’in Kıyıcığında’ romanında Akçakoca’yı anlatmıştır (Ateş, 2006). Ilgaz, 1930’lu yıllarda öğretmenlik yapmıştır buralarda. Dibine vurmuş  yoksulluğu;  fındık kırma fabrikasında karın tokluğuna çalışan işçi kadınlar ve Karadeniz’in azgın dalgalarında kaybolan balıkçılar üzerinden anlatırken,  insanın mayasında olan iyi ve kötü olarak nitelendirdiğimiz özellikleri,  tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Bir aşk öyküsünü de sıkıştırdığı romanda;  yazar, yoksullukla mücadele eden kadınların seçme şanslarının olmaması bir yana;  zorla kaçırılmasını, kaçıran zenginse,  herkesin görmezden geldiğini anlatırken, insanların ikiyüzlülüğünü de yüzüne vurur.

Rıfat Ilgaz romanında; Kuruluş tarihi  M.Ö 1200 yıllarına kadar giden Akçakoca’nın köklü değişiminin 1930’lu yıllarda; balıkçılıktan başka seçenek yaratmak isteyen yoksul insanların,  tarım alanları oluşturmak ve fındık dikmek  için ormanları yakarak ‘açma’  yaptıklarını, küçük ölçekli de olsa sanayileşmenin  fındık kırma fabrikası ile  başladığını anlatmaktadır. Yazarın anlatımından; o yıllarda ormanlık alanların denetimsiz olarak;  nasıl talan  edildiğini, yoksul kadınların kaderlerine nasıl boyun eğdiğini, balıkçıların ölümü göze alarak Karadeniz’e  açıldıklarını, deniz ile ekmek kavgasının ötesinde, derin bir aşk yaşadıklarını öğreniyoruz. Akçakoca’nın yerli halkının içinde;  bütün dünyanın yerel halkları gibi, ‘iyi insanlar’ diye nitelendirdiğimiz yardımlaşmaya açık insanlar kadar, ‘kötü’ dediğimiz insanların da olduğunu anlıyoruz.  Ama nedense kötüler güçlü oldukları için  daha az oldukları halde, daha çoklarmış gibi görülür. Bunun nedeni, yoksul insanların, güç ve varlık karşısındaki çaresiz suskunluğudur… (Ayaz, 2019).

Yazarla yapılan bir söyleşi de ‘Karadeniz Kıyıcığında’ romanın yazıldığı 1930’lardan bugüne her şeyin çok değiştiği, özellikle bu değişim hem insanda hem de doğada birbirine koşut olarak varlığını gösterdiğini işaret etmiştir. ‘Şehri betonla kaplamışız ama giderek birbirimize daha da yabancılaşmak dışında, çok bir şeyi de değiştirememişiz.  Yine de umutlu olmak istiyorum;  ‘Karadeniz’in kıyıcığında’ çaresiz insanların konakladığı küçük  bir kasabada değiliz artık… Kadınlar da o günlerdeki gibi çaresiz değil. Bu yüzden çok şeyi değiştirebiliriz. Onlara ve asla büyümeyen, kendi olmayı ret eden ‘Değirmenci Ahmet’ gibi mert olan, birkaç iyi adama güveniyorum. Onlar ve onların yetiştirdiği çocuklar sayesinde, sevgisiz ‘nemrut’ insanların bile sevgi karşısında eğildiği bir yer olabilir Akçakoca..’. (https://benimbavulum.blogspot.com/2016/02/karadenizin-kiyiciginda-rifat-ilgaz.html)

Yıldız karayel’, kuzeybatıdan esen rüzgârın adıdır. Karadeniz’in batı kıyılarını kasıp kavuran, tekneleri batıran, denizcilerin canlarına kıyan bir rüzgârdır bu… ‘Yıldız Karayel’ romanı, Cide kıyılarında böyle bir fırtınada batan teknedeki dört gemicinin ölümüne neden olan felaketin romanıdır. Rıfat Ilgaz bu romanında, yetersiz kıyı toprakları üzerinde didinen, tarımla geçinmeye çalışan köylüleri, türlü zorlukları göğüsleyerek yaşam savaşı veren yoksul insanları tanıtmaktadır bizlere. Orman ürünlerinin taşımacılığından kaçakçılığa yönelen, topraklarını sellerle Karadeniz’in sularında kaybeden, kuraklıkla fırtınalarla baş etmeye çalışan halkımızı… (Ayaz, 2019) Rıfat Ilgaz’ın önce 1981 ‘Madaralı Roman Ödülü’nü, daha sonra 1982 ‘Orhan Kemal Roman Armağanı’nı aldığı ‘Yıldız Karayel’de, tüm olumsuzluklar karşısında hayata dört elle sarılmaya çalışan kıyı insanlarının umut dolu öyküsü anlatılmaktadır. Romanın başlığını da oluşturan yıldız-karayel kavramı romanda şöyle karşımıza çıkar: “Deniz sanki zift karasıydı. Ay göründüğü halde, yıldızlar yoktu ortada. …Ne rüzgâr ya! Karayel! Hem de Yıldız Karayel!… Sen bilmezsin bu deli rüzgârı! Adı üstünde Karayel! Rengi olur mu rüzgâr’ın? Karadeniz’de her gördüğün şeyin her işittiğin, kokladığın şeyin bir rengi vardır. Güneyden esen yel sarıdır, nasıl sarı? … “Müthiş bir Yıldız Karayel hemen bu taşkına eklenmiş, dalgalar kıyılara saldırmaya başlamıştı” (Ilgaz, 2014b).

12 Eylül Darbesi’nin akabinde yayımlanan roman, siyasi çatışmaya dayanan içeriğine rağmen uzlaşmayı öngören mesajları ile ılımlı bir siyasi roman özelliği taşımış, örgütlü direnişin faydalarını anlatmak maksatlı bir amaçla yazılmıştır (Yaşar, 2012).  Romanda en sık vurgulanan konunun birlik-beraberlik, toplu dayanışma, birlikte hareket etme gibi olgular olduğunu söylenebilir. Yazar bu düşüncesini roman boyunca birçok farklı konu bağlamında dile getirir. Örneğin ‘Tek başına balıkçımı olacaksın! Ağa birlikte yapışmadan, balıkçı olamazsın!… Üç beş kişi birlikte yapışacaksın ki tadı çıksın.” (Ilgaz, 2014b).

İsmini tam da bu rüzgârdan alan ‘Yıldız Karayel’ romanının kahramanı Şaduman Dağlı‘ın oğlu Harun da babasının üzerindeki yükü hafifletmek, hiç olmazsa babasına bir çift öküz alabilmek için motorculuk yapar. Fakat kendi de bir zamanlar denizcilik yapmış olan Şaduman oğluna: ‘Ayağın karada olursa göynüm daha rahat olacak. Karada ol da ne işe girersen gir!’ (Ilgaz, 2014b) diyerek hem kendisinin hem de yöre halkının denizciliğe bakış açısını yansıtır. Romanın sonunda Harun alabora olan motordan zorlukla kurtulabilen tek kişi olur. ‘Karadeniz’in Kıyıcığında romanında da yıldız karayelde alabora olan motordan denizden sağ çıkabilen tek mürettebat Recep‘in Hamit, Ahmet tarafından kurtarır (Yaşar, 2012). ‘Yıldız Karayel’ romanının kahramanı Şaduman‘ın serzenişiyle: ‘Yetmiyordu, Karadeniz‘in çilesi… Yetmiyordu yıldızı… Karayeli… Hele yıldız karayeli… Az geliyordu bu gencecik delikanlılara… Bir de Hurşit Ağa‘lar, Raşit Bey‘ler, ağa göbelleri Akif‘ler, Selim‘ler… Yeni ağa özentileri Çapar Yusuf‘lar… En kötüsü, kötünün de kötüsü okuyup yazmış satılık adamlar…’ (Ilgaz, 2014b).

Aslında Batı Karadeniz insanı için denizden kurtulup karada bir iş tutmak da rahata ermek değildir. Denizin suyundan kurtulduğuna sevinemeden gökten inen suyla baş etmeye çalışır. Çünkü yağışlar o denli şiddetli ve kuvvetli hale gelir ki sel baskınlarına ve toprak kaymalarına neden olur. Öyle ki, denizden yılıp karaya çıkan Ahmet, ırmak kenarındaki değirmenini su baskınından korumak için sürekli tetikte olmak zorundadır. ‘Şimdi de derenin ağzı tıkandı, açmaya gidiyoruz. Bu Karadeniz böyle işte. Üstündekilerle başka türlü uğraşır, kıyıdakilerle başka türlü. Derenin ağzını tıkamış dalgaların yığdığı kumlarla… Derenin ağzı tıkanırsa ne olur? Sular birikir birikir göl olur. Göl de Ahmet‘in değirmenini yutar’ (Ilgaz, 2014b)

Rıfat Ilgaz romanını yerelden evrensele taşıyan da bu değerlerdir. Rıfat Ilgaz ‘yereli’ bir prototip olarak ele aldığını ve bunun üzerinden evrensele uzanma gayretini şu sözlerle ifade eder: ‘Ben Cide’yi değil tüm Karadeniz’i, tüm deniz kıyılarını, tüm insanları, bu koşullar içinde doğup büyüyen, gelişen insanların ortaklaşa toplumsal kaderini, yorulmazlığını, girişkenliğini anlatmak istiyorum. İyi bir Cideli olabilirsem yapıtımda iyi bir yeryüzü ozanı olabilirim’ (Bezirci, 1992). Yine Yıldız Karayel romanında ele aldığı dar mekân ve insan kümesini evrensele uzanabilecek şekilde nasıl tasarladığını roman kişisinin ağzından aktarır: ‘Akpelit deyip geçme, şu avuç içi kadar yerde toplumun tüm katları, katmanları vardır’ (Bezirci, 1992).

Sezer (1991), Karadenizin Kıyıcığında ve Yıldız Karayel romanlarını aynı zamanda ‘Karadeniz kadının’ romanları olarak nitelendirir. Karadeniz Bölgesi‘nin batı bölümündeki sosyoekonomik koşulları ve bu durumun bölge kadınlarının yazgısındaki payını tartıştığını iddia eder. Sezer‘in bu iddiası yerindedir öyle ki romanlarda Karadeniz kadını aşkları, arzuları, yoklukları ve toplumsal yaşamdaki konumları ile etraflıca irdelenir. Karadenizin Kıyıcığında, kadının neredeyse erkekten daha fazla yer aldığı ve toprakla mücadelede daha yoğun bir emeğe sahip olduğunu söylemek mümkündür. Kadın Karadeniz‘de adeta toprakla hemhâl olandır, erkekse daha ziyade toprak dışındaki işlerle uğraşır. Bunda Karadeniz’deki tarım topraklarının bu coğrafyaya bağlı olarak dar/yetersiz olmasının da payı bulunmaktadır. Romanda Karadeniz erkeğinin toprağa ilişkin işleri kadınların üzerine yıkma eğilimi vardır. Fındıklık arazi oluşturmak için açmaya başlayacakları zaman Hamit‘in Ahmet‘e: ‘…sözü biz erkekler verelim de, işi karılara yıkarız sonunda’ (Ilgaz, 2014a) deyişi Karadeniz erkeğinin genel tavrını ve Karadeniz kadının çalışkanlığını açıkça ortaya koyar.

Tarık Dursun K.

Edebiyatın hemen her türüne uzanan Tarık Dursun K., şiir, öykü, roman, anı, deneme, mektup, gezi yazısı, çocuk edebiyatı üzerine vermiş olduğu eserler; senaryo yazımı, sinema ve edebiyat eleştirileri, gazete yazıları, çevirileri ile oldukça üretken bir yazardır. 1945’ten itibaren çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan öyküleri ile edebiyat sahasında yer bulmaya başlayan yazar, bireysel konuların yanı sıra toplumdaki birtakım aksaklıkları mercek altına almayı da ihmal etmemiştir (Özgün, 2019). Tarık Dursun K. bunca üretkenliğine karşın konu itibari ile deniz ve deniz emekçilerinin hayatının işlendiği ‘Denizin Kanı’ adında tek bir romanı bulunmaktadır. Roman dönem itibari ile de Cumhuriyetin ilk kuşak edebiyatçıları tarafından (1940-1960 yılları arasında) ele alınan köy romanlarının bir deniz uyarlaması olarak da görülebilir.

 

Denizin Kanı’ romanındaki olaylar, 1940’ların sonlarında, kırsal kesimin henüz okur-yazar olmadığı, cahil, bilinçsizliğin diz boyu yaşandığı Ege’nin bir kasabasında geçmektedir. Romanda sünger avcılarının hayatı ve ağalık sistemine karşı yoksul balıkçıların mücadelesi anlatılmaktadır. Ege kıyısındaki küçük bir kasaba, acımasız, gözü doymak bilmez, azgın bir deniz. Ekmeklerini; canları pahasına denizden çıkaran, deniz tutkunu sünger avcıları ve gözleri denizde, onları bekleyen kadınlar. ‘Denizin Kanı’, Türkiye’nin çok partili bir düzene geçtiği 1945 sonrasında, emeklerine sahip çıkmak isteyen sünger emekçilerinin, kendilerine denizden daha acımasız davranan bir sünger ağasına karşı giriştikleri mücadelenin çarpıcı anlatımıdır. Ayrıca ‘Demokrat Parti‘nin kurulduğu yıllara denk gelen roman, yeni partinin ve getirdiği ‘hürriyet’ ‘eşitlik’ gibi kavramların halk içerisinde nasıl karşılandığını aktarır okuyucuya. Roman konusu kadar yer yer mitolojik göndermeler ve şiirsel doğa betimleriyle beslenen etkiletici üslubuyla da dikkat çekmektedir. Tarık Dursun K, deniz emekçilerini anlatan bu yapıtında ikili anlatım tekniğini kullanmıştır (Özgün, 2019). Hem Anadolu halk hikâyeleri geleneğinin bir kolu olan sözlü anlatım tekniğini, halk masalları üslubunu, hem de karakterlerin diyalojik (diyaloğa dayalı bir dinleme) perspektifine dayalı bilinç akışı tekniğini denemiştir.

Roman öncelikle bir toprak emekçisi olan Kara Mustafa’nın toprak ağası olan Kör Harun’a karşı verdiği hak mücadelesinin cezalandırılması, Kara Mustafa’nın denizde sünger avlayan bir deniz emekçisine dönüşmesinin arka planıdır. Askerde okuma yazma öğrenen Kara Mustafa, toprağa dayalı sermaye birikiminin yarattığı eşitsizliğe (Cem, 2011)[11] ve buna bağlı su/deniz mülkiyetinin[12] de Kör Harun’un elinde olmasına itiraz eder. Kara Mustafa’nın bu isyanı cezalandırılır ve evi yakılarak yerinden de olur. Kara Mustafa karakterinin hikâyesi aslında bir bakıma Necati Cumalı’nın ‘Susuz Yaz’ (Kara, 2017) adlı uzun öyküsüyle paralellikler taşımaktadır. Tarık Dursun K. Kara Mustafa ve Şaban Reis’i romanın olumlu karakterleri olarak çizer. Öyle ki evliliklerine onay vermeyen Hasan’ın kızı Iraz’la sığındıkları bir mağarada yaşadıkları cinsel yakınlaşma sırasında Mustafa Iraz’a el sürmez. Kara Mustafa bu çatışmalı durumu geleneklerin de öğretisiyle ‘İnsan çiğ süt emmiştir, pişmanlığın ağusu gün gelir çöreklenir yüreciğine; n’etseydim de etmeseydim dersin. N’etseydim de… Ben de derim telli duvaklı olmak oldurmak varken…’ (Kakınç, 2012) sözleriyle açıklar.

Eserde ‘Hacı Gömü’, tekneleri deniz emekçilerine gelecekte onlar için çıkaracakları tonlarca sünger için kiralayan bir küçük burjuva olarak resmedilir. Kış aylarında süngere çıkamayan deniz emekçileri, yani süngercileri borçlandıran Hacı Gömü, emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayanların hayatlarına ipotek koyar. Hacı Gömü’nün toprak ağası Kör Harun’dan farkı üretim aracı olan teknelerin sahibi olması ve deniz emekçilerinin denizin metrelerce altından vurgun tehlikesini de göze alarak çıkardığı bütün ava el koyarak pazara sunmasıdır. Hacı Gömü’nün babası Lütfullah Ağa’nın süngercileri borçlandırarak servet edinmesi ve romanda selefi Küçük Ali Ağa ile eşcinsel ilişki yaşadığı ima edilmesi, Küçük Ali Ağa’nın ölümünün ardından bu servete yani üretim araçları olan kayıklara konması, sermaye birikiminin nasıl devrolunduğunu açıklar.

Her şeye rağmen süngercilerin ücretleri düşük bularak çıktıkları grev ve boykot Hacı Gömü’nün sınıf refleksiyle grev kırıcılarını yani başka denizin emekçilerini kasabaya getirerek kırmaya çalışmasını başarıyla tasvir eden Tarık Dursun K, aynı anda greve çıkan emekçilerin örgütsüzlüğüyle yaşadıkları çelişkilerin sonucunda düştükleri çatışmayı olanca açıklığıyla resmeder. Hacı Gömü yalnız değildir, iktidara yükselmekte olan Demokrat Parti’nin avukat milletvekili adayı da burjuva sınıf refleksiyle Hacı Gömü’yü destekler. Grev kırıcılar ise hiç tanımadıkları denizin ve elbette açlık tehdidinin ve sömürünün yeni kurbanlarıdırlar… Aralarından bazıları vurgun yiyerek felç olur ve sakat kalır…

Denizin Kanı’, bir teknede iki sınıfın mücadelesini değil ama bir tekne için iki sınıfın mücadelesini anlatır. Üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin toplumsal niteliğinin arasındaki uzlaşmaz çelişkiye koşut olarak ekmeğini denizden kazanan insanların gerçekçi bir tasviridir (https://edebiyatgunlukleri398074657). Bu sebeple ‘Denizin Kanı[13], toplumsal gerçekçi Türk edebiyatının önemli bir eseridir.

 Yaman Koray

Yaman Koray’; Halikarnas Balıkçısı’nın başlattığı, konusunu denizden, deniz insanlarından alan roman yazma eğilimini sürdüren bir yazar olarak görülebilir. Denizi, doğa güzellikleriyle sevdiren, denizle iç içe olan balıkçılar, deniz kıyısında yaşayan köylülerin yaşamlarını veren yazar, ‘Deniz Ağacı’, ‘Gelin Taşı, ‘Mola’ adlı romanlarında Erdek ve Kapıdağ yöresini vermiştir. Büyük ‘Büyük Orfoz‘da ise Marmaris’e geçmiş, bireye yönelmiştir. ‘Sığırcıklar’ ve ‘Badanalı Yüzler’ de karaya dönen Yaman Koray, ‘Sığırcıklar’ da yine Erdek’te ve Zeytin bahçelerinde çalışan işleri günlük yaşayışlarını, çalışma koşullarını verir. Yazarın son yapıtları ‘Kuyudaki Adam’, ‘ Ne Cennet Şey Şu Deniz’ ve son olarak ‘Bir Ömür Yetmez’dir. Deniz edebiyatına değerli katkılarda bulunan Yaman Koray; İstanbul doğumlu olmasına karşın öğrenimini tamamladıktan sonra, Marmara kıyısında yer alan Erdek ilçesinde yaşamını sürdürmüştür (Yapıcı, 2012).

Yaman Koray, Deniz Ağacı’nda okuru 1960 yılına, Marmara Adası’ndaki yoksul balıkçıların yanına götürür. Birkaç aylık kılıç sezonu adadaki bütün dengeleri altüst eder. Kılıç, sadece bir balık değildir. Bir umuttur, aşktır, öfkedir; yani hayattır. ‘Kalasa’ çıkan balıkçılar ellerindeki zıpkını kılıca değil, kör talihlerine, içlerinde kalmış ukdelere, ille de yüreklerine fırlatırlar. Deniz de en az kara kadar mücadele gerektirir. Aşkları deniz gibidir; âşıklarıysa balık… Belki de onun için tekne isimleri bunca dertlidir; ‘Kısmet’, ‘Kaderim’…(Koray, 2020)

Erdek, Marmara ve çevresinden insan manzaraları, kuşlarıyla, derinlikleriyle, canlılarıyla, kayalıklarıyla, her şeyiyle deniz, balıkçılar; onların dürüst, alın teriyle kurulmuş tertemiz dünyaları; konuların geçtiği dönemlerin toplumsal koşulları kendine has bir yazar olarak Yaman Koray’ın yapıtlarını belirler. ‘Deniz Ağacı’nda yer, deniz ve Erdek yakınlarında bir köydür. Daha doğrusu adalarıyla, deniziyle tüm Marmara’dır. Hayırsız Adası, Fener Adası, Marmara Adası, Ekinlik Adası, Kapıdağ yer yer roman kişisi gibi gelir geçer olayların içinden. Geçim denizdendir, balıktandır. İlla da kılıç balığından… Kılıç büyük bir balıktır, değerlidir, saldırgandır (Güner, 2014). Romandan anlaşıldığına göre o dönemde kılıçbalığı dönemde Marmara’da boldur[14].

‘Deniz Ağacında Erdek yöresinde denizin ve deniz insanlarının zorlu, çatışmalı, inişli çıkışlı yaşamı anlatılırken, dönemin Demokrat Parti izlencesiyle beslenen sınıfsal yapısı, insan-insan ilişkileri de yansıtılır. Fuat Reis, yörenin en güçlü adamlarındandır. Çok partili rejime geçilmesiyle iktidar olan Demokrat Parti, kendi tek parti rejimini kurmayı amaçlar. Fuat Reis DP’nin balyozudur. Parti olanaklarıyla devleti sömürdükçe, yoksulların tepesinde her şeyi yapmayı kendine hak gördükçe, acımasızlaştıkça varsıllaşır. Varsıllaştıkça Parti’deki gücü artar. Bu sınıfsal çatışma ortamı bir aşk öyküsü üzerinden işlenir (Akın, 2008).

Ahmet; kılıç avının ustası, köyün gözdesi bir delikanlıdır. Daha dokuz yaşındayken babasını ve ağabeyini batan teknelerinde yitirmiştir. Anasıyla bir başlarına, kıt kanaat, balıktan kazandıklarıyla yaşarlar. Anası büyük acısını Ahmet’i büyütürken dindirmeye çalışır. Hele de ilk zamanlar bu hiç de kolay olmaz. Özüne kıymayı bile düşünür. Denizin acımasız olan yüzüdür bu. Kötülüğüdür: ‘Anası gelmiş, üstü başı, saçları rüzgârda dağıla savrula, Aba burnuna kadar yürümüş… Sonra ağır ağır devam etmişti yoluna, denize doğru! Ahmet, deli gibi koşup anasına sarıldığı zaman, yükselen dalgalar, kadının omzuna değiyor, sarsıp yıkmaya hazırlanıyordu onu’ (Koray, 2020).

Ahmet, Osman’ın ‘Kaderim’ adlı teknesini çalıştırır Osman’la birlikte. Osman yeniyetmelik çağındadır. Gitgide yoksullaşmaktan elinde yalnızca ‘Kaderim’ kalmıştır. Askerde geçirdiği kaza yüzünden yatalak kalan, günbegün eriyen ağabeyine ve ailesine de bakar, geçimlerini sağlar. İnsan sevgisi Koray’ın belirleyici yanlarındandır. Özellikle Osman’ı, Ahmet’i anlattığı ayrıntılarda bu sevgi daha da belirgindir: ‘Alnında hafif bir ter belirmişti. Rengi kolay kolay değişmeyen, senenin her mevsimi yanık, o güzel, esmer yüzüne belli belirsiz bir pembelik yayıldı’ (Koray, 2020) diye yazar bir yerde.

Yazar, ‘Deniz Ağacı’, ardından gelen romanların ipuçlarını verir. Hemen hemen bütün yapıtları deniz sevdasının verimleridir. Her sayfada denizin sesi duyulur. Her satır tuzdur, iyottur, gün ışığıdır, yakamozdur, mavidir, balıktır. Denizsever okur için bu yapıtlar eşsiz önemdedir. Yazınsal anlatım güzelliği denizi betimlemelerinde doruğa çıkar (Güner, 2014). Şu bölüm yalnızca küçük bir örnek olarak verilebilir: ‘Karşısında buluttan şapkasını başına sımsıkı geçirmiş Kapıdağ’la; üzerine vuran dalgaların, göğe doğru bembeyaz minareler halinde fırlayışı millerce geriden görülen simsiyah Voli kayaları arasında, Marmara adasını Anadolu topraklarından ayıran bu koca boğazda, ta İstanbul’dan kalkıp, hızlana hızlana, büyüye büyüye buralara kadar gelmiş deniz, bütün gücüyle şahlanıyor, kıvrım kıvrım, yumruk yumruk, kambur kambur oynuyordu’… ‘Altında, gölgesinde; çılgın bir deniz üstünde, çılgınca kaçmaya çalışan yüzlerce küçük tekne, yüzlerce kıymıkla alay eden ilk kahkahalar da duyulmakta gecikmedi. Trakya dağlarına düşen yıldırımlar, o eğilmek bilmez tepelerin deldiği bulutların öfkeli şimşekleri, birbirini kovalayan çentik çentik aydınlıklar, peşpeşe patlayan gök gürültüleri halinde, bütün Orta Kanalı doldurdu’ (Koray, 2020).

Yaşamın alın teri demek olduğu balıkçıların günleri kılıç avıyla geçer. Köyün kahvesinde yeniden yeniden kılıç anıları anlatılır. Yazarın kendisiyle yapılan söyleşilerden birinde: ‘Bence, ben, sırf denize tutkun adamları değil; insanın kendi kendini tutsak ettiği, yaratılışına ve yaratılışa ters, bir yapma, uydurma, yalan, reklam, para, hırs dolu dünyayı boşlayıp araması, bulması gereken hemen yanıbaşındaki doğal dünyayı; doğayı (ve o arada elbette denizi de) keşfetmesi, ona dönmesi gerektiğini vurgulamaya çalışan bir budalayım’ der (Öztop, 2006).

Deniz Ağacı’ndaki kılıç avı sahneleri az rastlanır üstünlüktedir ve çok etkileyicidir. Av sahnelerinin ayrıntılarındaki zenginliğin yarattığı görsel güçtür ki sinema filmi için öneri almasını sağlar. Romanda sinematografik nitelik çok yoğundur. ‘Deniz Ağacı’ romanı 1974 yılında ‘Kanlı Deniz’ olarak filme alınmıştır[15] (Fotoğraf 2).

Yaşar Kemal

Yaşar Kemal, binlerce sayfayı bulan romanları, onlarca öyküsü ve yarattığı yüzlerce karakterle, şiir, tiyatro, röportaj gibi edebiyatın diğer türlerinde verdiği ürünlerle, senaryo çalışmalarıyla, makaleleri ve araştırmalarıyla, yapıtlarından dünyanın pek çok diline yapılan çevirilerle, 20. yüzyıl Türk edebiyatının belki de en büyük yazarıdır. Yazarın yapıtlarının bu olağanüstü çeşitliliğine karşın, incelemelere en çok konu olmuş, üzerinde en çok araştırma yapılmış ürünleri, anlatı mekânı olarak Çukurova bölgesini seçtiği yapıtlarıdır. Bunda, yazarın dünyaca tanınmış romanı ‘İnce Memed’in de payı vardır kuşkusuz. Oysa Yaşar Kemal’in romanlarında ve öykülerinde anlatı mekânı, Karadeniz’den Toroslar’a, Ağrı Dağı’ndan Ege’ye çok daha geniş bir Anadolu coğrafyasını kapsamaktadır (Naci, 1998).

 

Fotoğraf  2. ‘Deniz Ağacı’ romanı 1974 yılında ‘Kanlı Deniz’ adıyla sinemaya aktarılmıştır.

Yaşar Kemal’in İstanbul kentini farklı yönleriyle anlattığı, özellikle kırsal kesimden göç etmiş insanların kentte tutunma çabalarını, değişen ekonomik ve toplumsal koşulların kent doğasına ve denize yaptığı olumsuz etkileri dile getirdiği röportajları, makaleleri ve ‘Deniz Küstü’ romanı dışındaki yapıtları da bulunmaktadır. Bunlardan ‘Ağır Akan Su’, ‘Hırsız’, ‘Lodosun Kokusu’ adlı kısa öyküler, ‘Menekşenin Balıkçıları’ adlı makale ve ‘Denizler Kurudu’ adlı röportaj dizisi, Menekşe ve Florya çevresinin betimlendiği, orada yaşayan balıkçıların denizle iç içe geçen yaşamlarının anlatıldığı yapıtlardır (Çandar, 1988; Talu, 2012).

Yaşar Kemal’in ‘Lodosun Kokusu’ öyküsü ‘Deniz Küstü’ romanındaki bazı karakterlerin adının geçtiği ve birçok izleğinin romandakilerle örtüştüğü bir öyküdür. Öyküde, Menekşeli Rüstem Reis’in balıkçılık yaparak evini geçindirmeye çalışması anlatılmaktadır. Rüstem Reis, deniz canlılarının doğal yaşamını tehdit eden trolcülük, lambacılık, radarla avcılık gibi avlanma yöntemlerine karşıdır ve bunları kullanan yeni kuşak balıkçıları onaylamaz. Oğlu Ergun’un da doğaya saygılı bir balıkçı olarak yetişmesini ister. Öykü, babasıyla balığa çıkan Ergun’un, yakaladığı mercan balığını beslemek istemesi ama avlanmış bir deniz balığının uzun süre yaşayamayacağı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalması üzerine kuruludur.

Denizler Kurudu’da, balıkçıların yeni teknolojiyle yapılan avlanma biçimleri yüzünden çektikleri sıkıntılar dillendirmek amaçlanmıştır. Başlığın da dikkat çektiği gibi, bu röportajlarda, denizin ekolojik dengesine zarar veren trolcülük, lambacılık, radarla ve tüfekle avlanma gibi tekniklerin Marmara’daki birçok balık türünün ve deniz canlısının yaşamını tehdit ettiği, yasaklamaların ve önlemlerin işe yaramadığı, bu ortamda doğaya saygılı balıkçıların geçimlerini sağlamak ve doğayı korumak arasında ikilemde kaldığı belirtilmektedir (Kemal, 1985).

Yaşar Kemal ‘Deniz Küstü’ romanında İstanbul’un Marmara kıyısındaki küçük bir balıkçı köyünden; ‘Menekşe’den, buradaki sıradan insanların günlük hayatlarından, ele aldığı konular arasında çevre kirlenmesi, çarpık kentleşme ve Anadolu’dan göç eden insanların büyük kentteki yaşam kavgaları ön plâna çıkmaktadır (Ayaydın, 2003). Romanın olay örgüsü, genel olarak İstanbul’un Menekşe semtinde geçimini balıkçılıkla sağlayan insanların yaşamına odaklanmaktadır. Olayların geçtiği belli başlı mekânlar, İstanbul’un Avrupa yakasındaki en eski yerleşim yerleri olan Haliç kıyıları, Topkapı, Eminönü, Galata, Beyoğlu semtleri ile kent merkezinin batısındaki Menekşe varoşu ve civarıdır. Hiçbir zaman kesin tarih verilmemesine ve olay örgüsünün zamanda geriye sıçramalarla kurgulanmasına karşın, anlatı zamanının 1970’lerin ortalarında birkaç yıllık bir süreyi kapsadığı anlaşılmaktadır (Ayaydın, 2003).

Romanın başkahramanlarından olan ve doğaya-denize olağanüstü duygusal yakınlığı olan, ‘Balıkçı Selim’in denizlerin kutsanmış yaratığı yunuslar[16] ile arkadaşlığın Selim’e kazandırdığı yaşama

sevinci ve insan olma onurunun anlatımı, romanın belki de en çarpıcı öğesidir. Marmara’da yunus avcılığının başlaması, Balıkçı Selim için yaşamının en acı veren deneyimlerinden birine dönüşür. Tüm çabalarına karşın, ‘yunus familyası’nın öldürülmesini engelleyemeyen balıkçının hikâyesi, Yaşar Kemal’in ‘Deniz Küstü’de betimlediği doğa kırımının en özgün dile getirilişlerinden biridir (Ertop, 1982). ‘Deniz yanmış, kaynamış balık yağı kokuyordu. Kıyılardaki toprağa, ağaçlara, çiçeklere, evlere, insanlara, derinlemesine bir balık yağı kokusu sinmişti. Bütün kıyılarda, koylarda, bakır kazanlar kurulmuş, altlarına kalın kütükler atılmış, balık kaynatıyorlardı. Marmara’nın her koyundan göğe, yağlı dumanlar yükseliyordu. O yıl, yunus balığının yağı çok para etti. Yabancılar yunus balığı yağı istiyorlarmış, bir damlası bir gram altınmış. İşte o yıl, Karadeniz’de Ege’de balıkçı kalmadı, ne kadar balıkçı varsa Marmara’ya akın etti, alayı. Yunuslar dinamitlenince, kurşunları yiyince, insan sesine benzer bir çığlık atıyorlardı. Marmara denizi yunus çığlıklarıyla dolmuş ve yunus kanından kızıla boyanmıştı tüm Marmara. Deniz size küsecek! Deniz size küsecek…!‘ (Kemal, 2018).

Yunus yağının çok para etmesi üzerine Marmara balıkçılarının yanı sıra Ege’den ve Karadeniz’den gelen balıkçılar, yunus avlamaya başlarlar. Topal Hasan ve diğer birkaç duyarlı balıkçıyla birlikte Selim, yunusları avlayanlara yaptıklarının yanlış olduğunu anlatmaya çalışır. ‘Deniz bize küsecek, yunusları avlamayın’ diye balıkçıları dolaşan Selim’in adını balıkçılar, ‘Deniz Küstü Selim’e çıkarırlar (Apaydın, 1993). Topal Hasan’ın balıkçılığı bırakıp ‘lodosçuluğa[17][18] başlamasının nedeni de zanaatının küçümsenmesi, özenle yakaladığı ‘yirmi altı santimlik barbunyaları’nı sattığı ‘ağızlarının tadını bilen soylu kişiler’in kalmaması, ‘şimdiki arsa milyonerlerinin’ kendilerinden beklenmedik biçimde ‘bir tek balık için yarım saat pazarlık eden’ tavırlarıdır (Kemal, 2018).

Yunus kırımı karşısındaki çaresizliği, Selim’i ruhsal bir bunalımın eşiğine getirir. Birkaç gün süren bir lodos sonrasında denize açılan Selim, arkadaşlık ettiği yunus familyasını bulamaz. Onları, Kel Dursun adlı bir balıkçı reisi avlamıştır. Tayfalar, öfkeyle reisin boğazına sarılan Selim’in elinden, Kel Dursun’u güçlükle kurtarırlar (Kemal, 2018).

Deniz Küstü’ romanındaki ‘yunus kırımına’ değinen Gürsel (1996), Yaşar Kemal’i, ‘yunuslar mitralyözlü tüfeklerle öldürülüp devasa kazanlarda kaynatıldığı, böylece değerli yağları çıkarılıp Boğaz’da demir atmış yabancı gemilere satıldığı için ‘kalkınan Türkiye’yi suçlamakla’ eleştirmekte, ‘bu örgütlü soykırım’ın ‘Allah’tan sadece romancının hayal gücünün bir ürünü’ olduğunu belirtmektedir. Gürsel’in Türkiye denizlerindeki yunus avcılığının gerçeklerini yeterince araştırma yapmadan bu yargıya vardığını söylemek mümkündür[19]. Yaşar Kemal röportajlarında; hükümetin dağıttığı mavzerlerle gerçekten Marmara’da bir yunus kırımı yapıldığından, yunusların para ettikleri için avlandığından, üç yıl içinde Marmara Denizi kıyılarındaki yunusların tükendiğinden söz edilmektedir. Menekşeli balıkçılara göre, yunusların tükenmesi Karadeniz’den gelen balık sürülerinin kıyılara dağılmadan, doğrudan Çanakkale Boğazı’na ulaşmalarını kolaylaştırmıştır. Aynı zamanda, küçük balıklarla beslenen köpekbalığı gibi yırtıcı ve büyük balıkların önü açılmıştır. Bu da olta ve ağla avlanan küçük balıkçılara zarar vermiştir (Ertop, 1982).

Yaşar Kemal’in Denizler Kurudu’da yayımlanan röportajlarındaki Menekşeli balıkçılar, denizlerdeki doğal yaşamın trol, lamba, dinamit gibi yasak avlanma yöntemleri ve fabrika atıklarının oluşturduğu kirlilik nedeniyle zarar gördüğünü, küçük ölçekli balıkçılığın da bundan etkilendiğini dile getirmektedirler (Kemal, 1985). ’Lodosun Kokusu’ adlı öyküde Rüstem Reis de bu durumdan yakınmaktadır. Reis, ekolojik dengeye zarar veren yöntemlerle avlanan balıkçılar hakkında şöyle düşünmektedir: ‘Denizi bilmez onlar. Deniz onlardan kaçar, onlar da denizin içine tükürürler. Onlar da denizi aşağılarlar. Trolları, büyük radarlı gemileri, içinde fabrika olan vapurlarıyla aşağılarlar. Deniz de onları lanetler. Ve hem de denizin lanetlediği adamlar, onlara balıkçı demeğe balıkçıların ve hem de denizin dili varmaz. Deniz onlara gülemez. Deniz de onları aşağılar, deniz de onları iflah etmez… Değil balıkçı, o hırpolar çurçurcu bile olamazlar. Denizi kuruttu onlar. Onlar balık avcısı değil, onlar ölümün adamları. Onları adam öldürmüşçesine hapsetmeli, her bir trolcuya yirmi yıl, yirmi beş yıl hüküm vermeli. Onlar, denizi öldürüyorlar, onları asmalı’ (Kemal, 2018).

Yazar, Haliç yöresindeki satıcı kalabalığının ‘yozlaşmış’ imgesinden kirletilmiş denize doğru bir betimleme zinciri kurara. ‘Deniz Küstü’de, yunus kırımını balıkçılarla yunuslar arasında bir savaş olarak gören bir karakter, bu rekabetin ulaştığı noktaya çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır. Kör Mustafa’nın tüm filintalarını, değerlerinin çok üstünde satın alan adam, Mustafa’nın ‘inşallah harp falan ilanat edilmedi ya?’ sorusuna ‘Edildi’, diye gülerek cevap verir: ‘Balıkçılarla Marmaradaki yunus balığı savaşı… Ben de on tekneyle savaşa gidiyorum. Bütün servetimi bu yola döktüm… Marmaradaki yunuslar bitince Karadeniz ne güne duruyor… Dünya denizle dopdolu, deniz kıtlığı mı var’ (Kemal, 2018). ‘Kanlı yunuslar, kara giyitliler durmadan kurşun yağdırıyorlardı yunusların üstüne, balıkların tepelerinde kapkara delikler açıyorlar, kara deliklerden denizin içine oluk oluk kanlar fışkırıyordu yüzlerce, binlerce musluktan. Yunusların kimisi kurşunu yiyince bir iki metre göğe fırlıyor, boğazlanan bebeler gibi çığırarak, denizin dibine düşüyorlardı. Kimisi de suyun dibinde değirmentaşları gibi suları, kanlı köpükleri fışkırtarak dönüyorlardı var hızlarıyla, yay gibi olarak, bir halkaya dönüşerek…’ (Kemal, 2018).

Denizler Kurudu’da sözü edilen bir başka olay ise, Menekşe kumsalında yakılan balık ateşleridir. Yaşar Kemal, bunu, balıkçıların avlarının çokluğuna göre, seferden dönerken pay bıraktıkları, yöre halkının da bırakılan balıkları temizleyip, pişirip açlara ve çocuklara dağıttığı ‘açık köz sofrası’ olarak anlatmaktadır (Kemal, 2003). Menekşe’de bir dönem gelenekselleşen bu şölen, ‘Deniz Küstü’de geçmişe özlemin dillendirildiği anlatı parçaları olarak yer almaktadır.

Deniz Küstü’de, kirlenmenin sorumlusu olan insanın, zehirli bir kentte yaşamanın bedelini ruh sağlığı ve iç huzuruyla ödediği gösterilmektedir. Romanda, insanların kirleterek ve sömürerek zehirledikleri kent ve deniz, karşılığında insanları zehirlemektedir. Zehirlenmenin ulaştığı boyutları, yazar, romanın özellikle son bölümünde, ‘denizin dibine çöken bir ağı yeşili’ imgesiyle vurgulamaktadır (Ayaydın, 2003). Kalabalıklaşma, kentin çarpık biçimde büyümesinin yanı sıra, Bizans döneminden beri kentin merkezi olagelmiş Haliç kıyılarında ve yakınlarındaki Eminönü, Sirkeci, Galata, Beyoğlu gibi tarihî semtlerin doğal ve kültürel dokusunun aşınmasını da beraberinde getirmektedir. Nüfusun baskısını kaldıramayan merkezdeki kirlenme, giderek kentin bütününe yayılmaktadır. Dolayısıyla, kent, temiz hava ve temiz su gibi insanın en temel gereksinimlerini karşılayamayarak insancıl bir yaşam alanı olmaktan uzaklaşmaktadır. Yaşar Kemal, bu kirlenmeyi romanda en çarpıcı biçimde sık sık olumsuz sıfatlar ve imgelerle nitelendirilen Haliç betimlemeleriyle dile getirmektedir. ‘Haliç çamur, büyük bir lağım, çöplük, köpek, kedi, at, iri fareler, martı leşleriyle ağır, çalkanmayı, akmayı, dalgalanmayı unutmuş, neon, otomobil, puslu donuk güneş ışıklarıyla, üstünde odun parçaları, kabuklarla, süprüntülerle, sebze halinden dökülmüş yüzlerce kilo sebzeyle, domatesle, patlıcanla, portakal, pırasa, kavun karpuzla kımıltısız, yıllardır hiç durmadan akıtılan fabrika artıklarıyla, yanmış acı, kokan yağlarla kaymak bağlamış, dünyada hiçbir kokuya benzemeyen ağır, öğürtücü, delirtici bir kokuyla, gene dünyada hiçbir bataklığa benzemeyen bir bataklıktı’(Kemal, 2018).

Yaşar Kemal’e göre dünya; yaşama, doğan güne, parlayan suya, çiçeğe durmuş bahara, bütün acıları, karanlıkları, kötülükleri, bulunmuşu, güzel olanı yitirip bularaktan, yitirip bulmanın coşkulu sevincinde, kıvancında insan kendisine, varlığa bir minnettarlık türküsüdür. İnsan kendisini var eden doğaya insan olduğundan bu yana bir minnettarlık ötüşü olmuş şakımıştır (Naci, 1998).

Sonuç

Bu araştırmada Türk edebiyatında roman ve hikâye türünde eser veren önemli yazarlarının deniz, balık ve balıkçılar üzerine yazmış olduğu roman ve hikâyeler ele alınarak incelenmiştir. Elde edilen bulgular, bu alanda Türk edebiyatının nicel/sayısal açıdan çok üretken olmadığını göstermektedir. Bununla birlikte deniz, balık ve balıkçılık konularında yazılan hikâye ve romanların Türk edebiyatının önde gelen isimleri tarafından ve halen güncel ve çok okunan eserler kategorisinde yer almaktadır.

Bu makalede toplam altı yazarın eserleri ele alınmıştır. Bu eserlerden altısı roman tarzında yazılmıştır. Bunlar sırasıyla; ‘Aganta Burina Burinata’ ve ‘Deniz Gurbetçileri’,’ Cevat Şakir Kabaağaçlı; ‘Karadenizin Kıyıcığında’ ve ‘Yıldız Karayel’ Rıfat Ilgaz; ‘Denizin Kanı’ Tarık Dursun K., ‘Deniz Ağacı’ Yaman Koray ve ‘Deniz Küstü’ Yaşar Kemal tarafından yazılmıştır. Çalışmada ünlü hikâyecimiz Sait Faik Abasıyanık’ın deniz, balık ve balıkçılık üzerine yazdığı öyküler içerisinde ‘Papaz Efendi’, ‘Stelyanos Hrisopulos Gemisi’,Ermeni Balıkçı ve Topal Martı’, ‘İki Kişiye Bir Hikâye’, ‘Sivriada Geceleri’, ‘Sinagrit Baba’, ‘Bizim Köy Balıkçı Köyüdür’ ‘Ağıt’ ve ‘Birtakım İnsanlar’ hikâyelerine yer verilmiştir.

İncelemede başlıca mekân denizdir. Deniz ekseninde yaşanan hikâye ve romanlardaki olaylar 1930’lu yılların ortaları ile 1970’li yılların sonundaki zaman periyodunda geçmektedir. Rıfat Ilgaz’ın ‘Karadenizin Kıyıcığında’ ve Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın ‘Aganta Burina Burinata’ ve ‘Deniz Gurbetçileri’ romanları 1930-1940’lı yıllarda, Tarık Dursun K.’nın ‘Denizin Kanı’ romanı 1945-1950’li yıllarda; Yaman Koray’ın ‘Deniz Ağacı’ 1960’lı yıllarda ve Rıfat Ilgaz’ın ‘Yıldız Karayel’ romanı ile Yaşara Kemal’in ‘Deniz Küstü’ romanı 1970’li yıllarda geçmektedir. Bu araştırmada incelenen roman ve hikâyelerde Türkiye’nin bölgesel denizleri; sırasıyla Ege (Aganta Burina Burinata’, Deniz Gurbetçileri, Denizin Kanı), Marmara (Deniz Ağacı, Deniz Küstü) ve Karadeniz (Karadenizin Kıyıcığında, Yıldız Karayel), özelde ise İstanbul’un Haliç, Boğaz ve Marmara kıyıları (Deniz Küstü) konu edilmektedir.

Roman ve hikâyelerde ele alınan konuların geçtiği dönemler aslında Türkiye denizlerinde gerek ekosistem, gerekse de balık populasyonları 1980’li, 90’lı ve 2000’li yıllara göre henüz bozulmamıştır. Ve özellikle kıyı balıkçılarının yerleşim alanları nüfus, endüstri, turizm açısından küçük köy ve kasaba konumundadır. Doğa, deniz ve kıyılar henüz kirlenmemiş, balık populasyonları yıpratılmamıştır. Endüstriyel balıkçılık bugünkü boyutlara ulaşmamış, yakın kıyılarda kültür balıkçılığı faaliyetleri başlamamış, kıyılar doldurulmamış, deniz alanları enerji, ulaşım, kana-köprü, otoban gibi farklı altyapı faaliyetler için kapatılmamış, avcılık sahaları daraltılmamıştır. Marmara denizinde 2000’li yıllardan itibaren yoğun kentleşme, kentsel deşarjlar ve endüstriyel atıkların yarattığı müsilaj/sorunu başlamamıştır[20]. Bununla birlikte başta ‘Denizin Kanı, Aganta Burina Burinata, Deniz Gurbetçileri’nde Egedeki balıkçıların hedef avını oluşturan sünger[21], Marmara ve Boğazdaki kılıç balığı ve benzer şekilde yunus populasyonları da yok olma sürecine girmiştir. Bu yıllar balıkçılığımızın henüz sermaye birikimi aşamasına geçiş yapmadığı, balıkçılığın henüz kendine yeterliliğin olduğu, yetersiz, sınırlı bir geçimlik ekonominin yaşandığı senelerdir. Bu dönem aynı zamanda balıkçılıkta sermaye birikimi ve teknolojik gelişmenin olmadığı yıllardır (Zengin vd, 2010; Zengin, 2019).

Bu dönemde İstanbul’un dışında Karadeniz kıyısı boyunca da birçok balıkçı yerleşiminde geleneksel balıkçılık faaliyetleri de sürdürülmekteydi. Türkiye’deki balıkçılık sektörünün endüstrileşmeden önceki dönemlerinde balıkçı-deniz ilişkileri geleneksel yapıda yerel imkânlarla ve bedensel işgücü ile yapılmaktaydı ve gerçekten de deniz adamı olmak büyük bir tecrübeyi gerektiriyordu. Bu yapı 1980’lere kadar devam etmiştir. 1980’den itibaren ulusal ekonomideki köklü değişiklikler[22] giderek deniz ve balıkçılığı yansımıştır. Bu değişikliklerin bir ucu teknolojik olarak balık avcılığına dayanırken, diğer tarafta kapitalistleşen mesleğin insan ilişkileri de etkilenmiştir (Zengin, 2019; Ulman vd, 2020). Pazar ekonomisi ile birlikte balıkçılık sektöründe kapitalistleşme sürecine girilmiştir. Balıkçılık mesleği ile uğraşan insanlar, özellikle yerel kıyı balıkçıları yoksuldu ve onlar için en önemli motivasyon deniz tutkusuydu.

Bu araştırmada incelenen öykü ve romanlardaki yaşam biçimleri balıkçılığımızın geldiği bu günkü durumu hem ekosistem, balık stokları, hem de balıkçıların sosyo-ekonomik durumu açısından karşılaştırma olanağı da sağlamıştır. Burada yaşanan olaylar ve balıkçılığa dair her şey bir bakıma geçmişe dair tarihe düşülen bir kayıttır. Bugün çoğunlukla unutulmaya yüz tutmuş geçmişin balıkçılığına dair ritüeller, balıkçıların söylenceleri, balıkçı terimleri, inanışlar gibi hızla kaybolan bir deniz kültürü de okuyucuya aktarılmaktadır. Ama yine de en çok deniz ve balık sevgisi bu eserlerde ön plandadır.

Deniz Küstü’ romanının ikinci bölümünde Yaşar Kemal küçük balıkçısından, trolcüsüne, lambacısından Topal Hasan’ına dostuyla, düşmanıyla denizlerimizi; özellikle de Marmara’yı 50 yıl öncesinden halen gündemde olan ve artarak devam eden bugünün sorunlarını irdelemektedir. Rıfat Ilgaz ‘Yıldız Karayel’de, tüm sıkıntılar karşısında, hayata dört elle sarılmaya çalışan kıyı insanlarının umut dolu öyküsü anlatılmaktadır. Sait Faik öykülerinde küçük balıkçıların yoksul hayatına değinir… Sabahın en erken vakitlerinde kalkıp balığa çıkmak zorunda olan bu insanlar, denizden umduklarını bulamazlar. Balıkçılık, parası az zahmeti fazla bir meslektir. ‘Deniz Ağacında Yaman Koray Güney Marmara kıyılarında, küçük balıkçı köyündeki denizin ve deniz insanlarının zorlu, çatışmalı, inişli çıkışlı yaşamı anlatılırken, dönemin Demokrat Parti izlencesiyle beslenen sınıfsal yapısı, insan-insan ilişkileri de yansıtılır. Parti olanaklarıyla devleti sömürdükçe, yoksulların tepesinde her şeyi yapmayı kendine hak gören varsılların bu gücü nasıl elde ettikleri anlatılır.

Şener (2019) tarafından ele alınan bir köşe yazısında; 40 yıl önce bile balıkçıların şikâyet ettiği sorunlara çok daha yenilerinin eklendiği ve aslında deniz, balık ve balıkçılıkla ilgi problemlerin artarak devam ettiğinin altı çizilmiştir. Hale Soygazi ve Tarık Akan’ın başrolünü oynadığı, 1974 yılında Yaman Koray’ın ‘Deniz Ağacı’ romanından uyarlanan ‘Kanlı Deniz’ filminde bir zamanlar uskumrudan kılıç balığına, istavritten palamuta, her çeşit balığın bolca çıktığı Marmara Adası, Gündoğdu Köyü’nde bir aşk hikâyesi arkasında balıkçıların zor hayatlarından da kesitler yansıtılır. Filmdeki adıyla Ahmet (Tarık Akan) annesine, Marmara’da balık kalmadığından yakınır. Aralarında şöyle bir diyalog geçer;

‘-Havalar iyi gitse bari çırpıntı, rüzgâr oldu mu, balık iyice dibe kaçıveriyor, milletin de boynu bükülüyor ana. Zaten trolcüler balık bırakmadılar Marmara’da. Uskumru tükenince kılıç da kesiliverdi.

-Allah’ın balığı tükenmez yavrum.

-Tükenir ana tükenir, hatırla babamın zamanında böyle miydi?

-Evet, çok bolluktu Allah için çok…

Aradan tam 45 yıl geçmiştir. Şimdi o filmin çekildiği Gündoğdu Köyü’nde başka bir ‘savaş’ var. Bugün balık değil sadece, balıkçılar da varolma savaşı veriyor. Marmara Adası Gündoğdu Köyü’nde yaşayanlar zeytincilik ve balıkçılık yaparak hayatlarını kazanıyor. Artık türü ve miktarı azalsa da adanın koylarında çıkan balık geçim kaynakları. Ancak şimdi Marmara Adası merkezli bir şirket koylara midye çiftliği kuruyor. Gündoğdu Köyü’nün hemen yanında, insanların denize girdiği, toplanan zeytinin teknelerle taşındığı, olta ile küçük balıkçılık yapılan Kablo Koyu başta olmak üzere yan yana üç koy midye çiftliği oluyor. Koylara girmeyi imkânsızlaştıran çiftlikler için yöre balıkçıları ve diğer paydaşların tüm itirazları boşa çıkmış ve devlet buna izin vermiştir… Üstelik bu girişimde bulunan kişi Marmara Adası Balıkçı Kooperatif Başkanıdır ve bu kooperatifin 60 ortağı bulunmaktadır. Balıkçılar; ‘midye çiftlikleri, koylara girmemizi ve tek geçim kaynağımız olan balıkçılık yapmamızı engelliyor’ demesine karşın 45 yıl öncesinden beri ‘Marmara’da balık tükendi’ deniyordu’ (Şener, 2019).

Tarık Dursun K’nın ‘Denizin Kanı’ romanındaki olaylar, 1940’ların sonlarında, kırsal kesimin henüz okur-yazar olmadığı, cahil, bilinçsizliğin diz boyu yaşandığı Ege’nin bir kasabasında, sünger avcılarının hayatı ve ağalık sistemine karşı yoksul balıkçıların mücadelesi anlatılır. Ekmeklerini; canları pahasına denizden çıkaran, deniz tutkunu sünger avcıları ve gözleri denizde, onları bekleyen kadınlar. Roman aynı zamanda Türkiye’nin çok partili bir düzene geçtiği 1945 sonrasında, emeklerine sahip çıkmak isteyen sünger avcılarının, kendilerine denizden daha acımasız davranan bir sünger ağasına karşı giriştikleri mücadelenin çarpıcı anlatımıdır. Cevat Şakir ise ‘Deniz Gurbetçileri’ romanında ‘halk anlatısı’ üslûbunu kullanmaktadır. Bu nedenle halk inanışları ve halk anlatılarından faydalanan yazar, romanın öyküsünü daha inandırıcı hale getirmektedir. Ekmeğini çekişe-dövüşe denizden çıkaran yoksul ama namuslu insanlarının yaşam serüvenini, bu bölgelerin taşı toprağı, ormanı dağı, mitolojisi efsanesiyle birlikte, şiirsel bir anlatımın bütün sıcaklığında coşa taşa edebiyatımıza mal eden ilk sanatçıdır.

Sıradan insanların balığa karşı olan büyük ilgi ve tutkusu edebiyatta da karşılığını bulmuştur. Balıkların da edebiyat metinlerinde çok özel bir yeri vardır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Rasim, Aziz Nesin ve Sait Faik gibi önemli yazarların hepsinin ortak özelliği İstanbul yazarı olmaları ve yaşamlarının bir parçası olduğu için lüfer balığını da bu yaşanmışlıklarına şahitlik edercesine romanlarına, öykülerine ve denemelerine konu etmeleridir. Tanpınar, romanında aşkın en güçlü olduğu dönemin şehr-ayininin merkezine lüferi alırken, Ahmet Rasim’in sevgisinden ‘çiğ çiğ yemek istediği’ lüferi, Aziz Nesin daha bir sevgi ve şefkat haresi içinde ‘serin serin öpmek’ ister. Sait Faik ise lüferin hayali ile ismiyle ve dostlukla lez­zetlendirmeye çalıştığı ‘hösgün’ balığına katlanırken bulur kendini (Erbay ve Rigel, 2019).

Tarih boyunca ‘Deniz, insanlığın ekinsel birikiminde çok önemli bir olgudur. Deniz, o gizemli, ’sonsuz’ su, o çekici bir izlek oluşturur. Ozanlar, yazarlar ilgisiz kalamamak bir yana, belki de en güzel şiirlerini, öykülerini, romanlarını onun etkisiyle yazmışlardır’ (Güner, 2014).

 

DOÇ. DR. MUSTAFA ZENGİN

KAYNAKLAR

Abasıyanık, S. F. (2002). Alemdağ da Var Bir Yılan. YKY, İstanbul, s. 125.

Abasıyanık, S. F. (2011). Mahalle Kahvesi, YKY, İstanbul, s. 105.

Akın, H. (2008). Roman Yaşayan Adam, Radikal, 18.01.2008

Akkayan, T. (2009). Kaybolan Bodrum Sünger Avcılığı ve Avcıları. Acta Turcica, Yıl: 1, Sayı: 1, s. 242-268, İstanbul.

Aksona, M. (2015). Son Süngerci: Derin Maviye Adanmış Bir Ömür. Naviga Yayınları, s. 448.

Alangu, T. (1964). Sait Faik’in Hikâye Anlayışında Gelişmeler, Ataç, N. 25, Mayıs 1964, s. 4.

Apaydın, M. (1993). Yaşar Kemal’in Romanlarında Mitleştirme. Hürriyet Gösteri, 155 (Ekim 1993), s. 13-18.

Artüz, M. (1958). About swordfishes. Balık ve Balıkçılık 6, 9–14.

Aslan, B. (2007). Sait Faik’in Balıkları. Kültür ve Edebiyatımızda Balık ve Balıkçılık. Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Sayı: 409, s. 14-17.

Atakay, K. (2004). Sait Faik’in Öykülerinde Deniz. Kitaplık. 12/77, 112-119.

Ateş, K. (2006). Türk Romanında Yerel Dile Yöneliş ve Rıfat Ilgaz, Rıfat Ilgaz Sempozyumu Kitabı. 10-12 Mayıs 2006.  s.147-151.

Ayaydın, G. Ö. (2003). Yaşar Kemal’in İstanbul’una Çevreci Bir Yolculuk. Bilkent Üniversitesi

Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Edebiyatı Bölümü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 153 s.

Ayaz, H. (2019). Karadenizin Dağarcığında Bir Yıldız Karayel: Rıfat Ilgaz’da Batı Karadeniz İnsanı. I. Uluslararası Abana Sempozyumu, Geçmişten Günümüze Kastamonu: Kent-Kültür-Kimlik. 20-21 Mayıs 2016, s.182-193.

Belge, M. (1998). Edebiyat Üstüne Yazılar. İstanbul, İletişim Yayınları. s. 515.

Bezirci, A. (1992). Rıfat Ilgaz. İstanbul,: Çınar Yayınları.

Can, K. (2013). Balık Ağalara Takıldı. İstanbul: Ekin Kitap Görsel Yayıncılık, ISBN: 882-69-2-2, 293 s.

Canyiğit, A. (Editör). (1962). 1961 Yılı Türkiye Sünger İstishali ve İhracatı. Balık ve Balıkçılık Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 1-2.

Cem, İ. (2011). Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, s.391.

Çandar, T. (1988). Yaşar Kemal: Fotobiyografi. Gergedan Dergisi Fotobiyografi Dizisi 10. İstanbul: Dönemli Yayıncılık.

Çelik, Y. (2002). Sait Faik ve insan, Akçağ, Ankara 2002, s. 24.

Çetindaş, D. (2015). Sait Faik’in Hikâyelerinde Balık ve Balıkçılar. Balık Kitabı. (Editör, Emine Gürsoy Naskeli), Kitabevi, Yayın No: 597, s: 553-615.

Çoruh, H., (2009). ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Sünger Avı (1840-1912)’, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 9, s. 79- 94, Ordu.

Demirbağ,  R. A. (2015). Anlatıcı ve Bakış Açısı Bağlamında Halikarnas Balıkçısı’nın Deniz Gurbetçileri Romanı. International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish Volume 10/16, Fall 2015, p. 97-108. http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.

Demirdağ, R. A. (2012). Halikarnas Balıkçısı’nın Doğa-İnsan İkilemi Felâketler Romanı: Aganta Burina Burinata. Prof. Dr. Mine Mengi Adına Türkoloji Sempozyumu (20-22 Ekim 2011) Bildirileri. Adana: Çukurova Üniversitesi, s. 228-237.

Dernschwam, H. (1992). İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, (Çev. Yaşar Önen), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

Deveciyan, K. (2006). Türkiye’de Balık ve Balıkçılık. İnceleme. Yayına Hazırlayan: Rober Koptaş. Aras Yayıncılık. 2006, İstanbul, 574 s.

Dorsay, A. (1989).  Sinemamızın Umut Yılları: 1970-1980 Arası.  İnkilap Yayınevi, s. 264.

Enginun, İ. (2002). Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Dergâh, İstanbul 2002. s. 304.

Ergin, M. (1954). Sait Faik’in Annesi Oğlunu Anlatıyor, Cumhuriyet, 19 Eylül 1954, s. 5.

Erkbay, C., Rigel, N. (2019). Boğaziçi Medeniyetinde Balık Kültürü ve Lüfer. Etkileşim,  Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademik Dergisi. Yıl 2, Sayı 3, Nisan 2019, 26 s.

Ertop, K. (1982).  Yaşar Kemal Denizi Anlatıyor. Hürriyet Gösteri 24 (Kasım 1982): 21-23.

Halman, T. S. (1983). Introduction: Fiction of a Flaneur”, A Dot On The Map: Selected Stories And Poems, (Ed. İlhan Başgöz), s. 3.

Hızlan, D. (1982). Rıfat Ilgaz. Cumhuriyet Gazetesi, (10.06.1982)

Galtsoff, P. S. (1963). Sponges. US Fish Wildlife Service, Fish Leaflet 309.

Gerlach, S. (2007). Türkiye Günlüğü 1573-1576, (Çev. Türkis Noyan), Cilt: I, Kitap Yayınevi, İstanbul.

Güner, (2014). Yaman Koray, Deniz İnsanları ve ‘Deniz Ağacı’. 24 Mayıs 2014. https://www.sanattanyansimalar.com/

Günyol, V. (1994). Yaza Yaza Yaşarken. İstanbul: Cem, s. 117-119.

Güler, R. (2014). Lüfer Devri. I. Uluslarası Osmanlı İstanbulu Sempozyumu Bildirileri. 29 Mayıs-1 Haziran, 2013, İstanbul. İstanbl 29 Mayıs Üniversitesi, Editörler: Prof. Dr. Ferudun M. Emecen, Y. Doç. Dr. Emrah S. Gürkan. 243-272 pp.

Gürsel, N. (1996). Deniz Küstü. Yaşar Kemal: Bir Geçiş Dönemi Romancısı.

Güven, D. (2005). Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, s. 84.

Ilgaz, R. (2014a). Karadenizin Kıyıcığında. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

Ilgaz, R. (2014b). Yıldız Karayel. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

İleri, S. (1976). Halikarnas Balıkçısı’nda Doğa. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, c: XXXIII, s. 292, 12-17.

İleri, S. (2007). Deli Muazzez Hanım Balıklara Karışıyor. Kültür ve Edebiyatımızda Balık ve Balıkçılık. Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Sayı: 409, s. 11-13.

Kabaağaçlı, C. Ş. (2008). Deniz Gurbetçileri. Bilgi Yayınevi. s. 286.

Kabaağaçlı, C. Ş. (2014). Aganta Burina Burinata.. Bilgi Yayınevi. s. 192.

Kakınç, T. D. (2012). Denizin Kanı. Roman. YKY yayınları, s. 328.

Kara, F. M. (2017). Sansür ve Mülkiyetin Karşısında Metin Erksan. Yitik Ülke Yayınları, s. 246

Kaplan, M. (2000). Hikâye Tahlilleri, Dergâh, İstanbul, s. 202.

Kardakul, Ş., 1978. Halikarnas Balıkçısı: Denizi ve Deniz İnsanımızı İlk Destanlaştıran Yazarımız. earsiv.sehir.edu.tr:8080.

Kayaer, T. (2013). 20. Yüzyıl Başlarında Ege Adalarında Ekonomik Durum. Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Bitirme s. 75.

Kemal, Y. (1985). Deniz Kurudu: Araştırma-İnceleme, Söyleşi-Röportaj. Toros yayınları, 3. Baskı, s. 208.

Kemal, Y. (2018). Deniz Küstü. YKY, 419 s.

Kırış, T. (2020). Lodosçular. T24, 29 Mart 2020, https://t24.com.tr/yazarlar/talat-kiris/lodoscular,26042

Kahraman, C. (2017).  Lodostan Ekmek Çıkaranlar. Atlas Tarih Dergisi, Sayı 46, Nisan-Mayıs 2017

Koray, Y. (2020). Deniz Ağacı. Remzi Kit. Yay, 608 s.

Kurdakul, Ş. (1987). Çağdaş Türk Edebiyatı II: Cumhuriyet Dönemi (1923-1950). İstanbul: Broy Yayınları.

Kutlu, M. (1968). Sait Faik’in Hikâye Dünyası, Dergâh, İstanbul, s. 13.

Manglis, Y. (2014). Ağanın Çocukları: Adalardan Bodrum’a. Belge Yayınları (Türkçeye çevirmen: Osman Bleda), s. 384.

Menekşe, M. (2019). Batılı Seyyahlar Gözünden Osmanlı İstanbul’unda ‘Balıkçılık’. Sosyal Bilimler Alanında Araştırma Makaleleri-4, Gece Akademi, ISBN: 978-625-7958-13-4, s. 31-51

Moran, B. (2009). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1. İstanbul: İletişim.

Muammer, A. (2015). İstanbul Balık Kültürü. İstanbul: Küre Yayınları.

Naci, F. (1998). Deniz Küstü. Yaşar Kemal’in Romancılığı. İstanbul: Adam Yayınları, s. 83-95.

Naci, F. (2003).  Sait Faik’in Hikâyeciliği, YKY, İstanbul 2003, s. 73.

Necatigil, B. (1969). Sait Faik’in Kahramanlarında Kılık ve Ruh”, Varlık, Haziran 1969, s. 243.

Olivier, A. (1977). Türkiye Seyahatnamesi (1790 Yıllarında Türkiye ve İstanbul), (Çev. Oğuz Gökmen), Ayyıldız Matbaası, Ankara.

Özgün, E. (2019). Tarık Dursun K.’nin Öykülerinde İkinci Kişili Anlatıcısının Görünümü: ‘Sen/Siz’ Dili. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, TAED: 64, s. 181-198

Öztop, E. (2006). Yaman Koray’ın Ardından, Uğurlar Ola Kaptan!… Cumhuriyet Kitap, 30.3.2006

Pedro (1996). Pedro’nun Zorunlu İstanbul Seyahati: 16. Yüzyıl’da Türklere Esir Düşen Bir İspanyol’un Anıları, (Çev. Fuad Carım), Güncel Yayıncılık, İstanbul. s. 93-161.

Rasim, A. (1954). Vay Lüfer Vay. Balık ve Balıkçılık. 2 (1), s.18-21.

Saatçıoğlu, E., 2015. Halikarnas Balıkçısı’nın Aganta Burina Burinata Romanını Eko-eleştirel Bakışla Okumak. Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:14, Sayı:1, s: 581-60010.18026/cbusos.41425.

Sezer, S. (1991). Rıfat Ilgaz‘ın Şiiri ve Romanı. Varlık, 1011, s. 38-40.

Şahin, G. (2013) Türkiye’de Yitirilen Bir İktisadi Faaliyet: Süngercilik. Akademik Bakış Dergisi, Sayı: 39, 22 s.Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, ISSN:1694-528X.

Şener, N. (2019). Balık tükendi balıkçı tükenecek. Hürriyet, 07 Ağustos 2019.

Talu, B. (2012). Yıl: 1972, Yer: Menekşe Koyu. EKOIQ, 11 Ekim 2012

Tanpınar, A. H. (2000). Yaşadığım Gibi. İstanbul: Dergah Yayınları, 470 s.

Topaloğlu, S., Ateş, C., Cesim, H. (2013). Türkiye’de (Bodrum) Süngercilik. Su Ürünleri Sempozyumu, 3-4 Eylül, 2013, İstanbul. Bildiri Özetleri Kitabı.

Tosun, N. (2000). Hayata, Yalnızlığa, Cinselliğe Övgü: Sait Faik Öykücülüğü, Hece, Türk Öykücülüğü Özel Sayısı, s. 46-47.

Tunçay, M. (1986). Kıbrıs Sorununun Gelişmesi Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, Tarih ve Toplum, s. 33.

Türkmen, C. (1953). 1928-1952 yılları arasında İstanbul Balıkhanesinde satılan 13 balık cinsinin miktarı ve grafikleri. Balık ve Balıkçılık. 18, 3–17

Ulman, A., Zengin, M., Demirel., N, Pauly, D. (2020). The Lost Fish of Turkey: A Recent History of Disappeared Species and Commercial Fishery Extinctions for the Turkish Marmara and Black Seas. Front. Mar. Sci. 7:650. doi: 10.3389/fmars.2020.00650

Wratislaw, B. W. (1996). Baron Wratislaw’ın Anıları, 16. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğundan Çizgiler, (Çev. M. Süreyya Dilmen), Milliyet Yayınları, İstanbul.

Wratislaw, B. W. (1981). Anılar, Karacan yay., İstanbul 1981, s. 48.

Yalçın, A. (2003). Siyasal ve Sosyal Değişmeler Açısından Cumhuriyet Dönemi Çağdaş Türk Romanı, 1946-2000. Ankara: Akçağ, s. 606-635.

Yapıcı, S. (2012). Balıkçı Yazar Yaman Koray, https://www.balikcilar.net/

Yaşar, H. (2012). Rıfat Ilgaz‘ın Yıldız Karayel Romanının Politik Roman Türü İçindeki Yeri. Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 31, 93-103.

Yerasimos, M. (2005). 500 Yıllık Osmanlı Mutfağı, Boyut Yayınları, İstanbul.

Zengin, M. (2009). Dolphin Hunting in The Black Sea, Yunus Research Bulletin, Year: 9, Volume: 4, December, 2009, Trabzon, s. 25.

Zengin, M., Güngör, H., Güngör, G., Düz, G., Benli. (2010). 2000’li Yılların Başında Marmara Denizi Balıkçı Filosunun Yapısal Özellikleri, “Marmara Denizi 2010 Sempozyumu, 26-25 Eylül 2010, Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) İstanbul, B. ÖZTÜRK (Editör), 345-354 s.

Zengin, M. (2014). İstanbul Kıyı Balıkçıları ile Geleneksel Balıkçılık Üzerine Söyleşi, 14 Aralık, 2014, İstanbul, Yayınlanmamış Notlar.

Zengin, M., Güngör, H., Güngör, G., İnceoğlu, H., Düz, G., Benli, K. (2017). Marmara Denizi Balıkçılığının Sosyo-Ekonomik Yapısı ve Yönetim Stratejilerinin Belirlenmesi Projesi. Proje Sonuç Raporu. Proje No: TAGEM/HAYSÜD/2008/09/04/01. Trabzon Su Ürünleri Merkez Araştırma Enstitüsü, 419 s.

Zengin, M. (2019). Karadeniz Türk Balıkçılığının Yüz Yıllık Tarihine Genel Bir Bakış. Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 5/7, ss.31-67. DOI: 10.31765/karen.584037.

Edebiyat Günlükleri (2018).  Denizin Kanı Tarık Dursun Kakınç. https://edebiyatgunlukleri398074657.

………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………….

 

[1]Sözlü tarih, toplumsal tarihten siyasi ve ekonomik tarihe uzanan geniş bir yelpazede, geçmişin belleklerde kalan bilgisini bugünden derleyen, disiplinlerarası bir yaklaşımdır. Sözlü tarih, II. Dünya Savaşı sonrasında, yeni teknolojilerden sosyal bilimler alanında da yararlanılmaya başlanmasıyla; öncelikle ABD’de, daha sonra İngiltere ve kıta Avrupa’sında toplumsal tarih yazımında kullanılmaya başlamış bir araştırma yöntemdir. Bu yöntemden faydalanılarak, toplumsal tarihi belgeleyen yerel ve ulusal ses/görüntü arşivleri oluşturulmuştur. Türkiye’de sözlü tarih araştırmacılığı son 15-20 yıl içerisinde gelişmiştir: Bugün üniversitelerin tarih, antropoloji, sosyoloji, siyaset bilimi, iktisat vb. bölümlerinde ve sosyal bilimler enstitülerinde, toplumsal tarih araştırmaları yapan vakıf ve diğer sivil toplum örgütlerinde çok sayıda sözlü tarih çalışması yapılmaktadır. Bunun yanı sıra sözlü tarih edebiyat ve belgesel sinema alanlarında da kullanılmaya başlanılmıştır (https://tarihvakfi.org.tr/proje/sozlu/82).

[2]Balık tüketimi konusunda Türklerin balıkla aralarının pekiyi olmadığı, deniz mahsullerini azınlıkların tercih ettikleri gibi rivayetler vardır. Örneğin Dernschwam (1992),’ Seyahat Günlüğünde’, Türklerin balık pişirmesini ve balıktan ne gibi yemekler yapılacağını bilmediklerini, bu yüzden de sık sık balık yemediklerini ifade etmiştir. Balığı ekseriyetle Hıristiyan ve Yahudilerin satın aldıklarını belirtmiştir (Dernschwam, 1992). Türklerin, Orta Asya beslenme alışkanlıklarına tümüyle yabancı olan balığa ve deniz ürünlerine alışmaları zaman almıştır (Yerasimos, 2005).

 

[3]1555’de İstanbul’u tasvir eden batılı seyyah ‘Busbecq’, Boğazın balık kaynadığını ve balıkçıların çoğunluğunun Rum olduğunu belirtmiştir (Menekşe, 2019). Aynı yüzyılın sonunda İstanbul’u ziyaret eden gezgin Baron Wratislaw’da ekseriyetle Rum olan balıkçıların balık pişirme zanaatında da usta olduklarını kaydetmiştir (Wratislaw, 1996). Gerlach (2007), 1577-1578’li yıllarının İstanbul’u hakkında bilgi verirken ‘Balık tutma ve satma hakkı padişah tarafından para karşılığında Hıristiyanlara veriliyor. Bu sene tercümanımız Matthias’ın kız kardeşinin kocası ve onunla birlikte iki kişi balıkçılık yapma hakkını satın aldılar. Her yıl ister çok balık tutsunlar, ister işleri kesat gitsin, padişaha 25 bin kron (bir kron 50 akçe) ödemek zorundalar…’ Fransız bir doktor olan Olivier (1977) 1790’lı yıllara ait bilgileri içeren ‘Türkiye Seyahatnamesi’nde, Türklerin balık tüketimine ilişkin izlenimlerine yer vermiştir; ‘Boğazlar ve Marmara’da balık her mevsimde bol ve çeşitlidir. Fakat Türkler çok az balık tüketmektedir. Daha çok Avrupalı Rum ve Ermenilerin sofralarını süslediği için bütün Şarkta balık çok az avlanmaktadır. İstanbul’da bile balık avı ticareti ile meşgul olanların sayısı sınırlıdır.’ Seyyah Pedro (1996)’nun ‘16. Yüzyıl’da Türklere Esir Düşen Bir İspanyol’un Anıları’ adlı kitabında; İstanbul’un hane sayısına dair bilgi verirken, balıkçıların miktarına da yer vermiştir. Surların dışında ve Haliç’in kıyısında; harap ahşap kulübeciklerde oturan 10 bin hane kadar balıkçı Rum olduğunu belirtmiştir.

[4]Malkoçlar sülalesi Akçaabat sahilinde, geçmişi balıkçılıkla ünlü Zavena (Salacık) köyünün en eski sakinlerindendir. Zavena’nın Müslüman, Rum yunus avcıları o kadar meşhurdur ki; Trabzon sahillerdeki ilk yunus işlekhaneleri taa 1800’li yılların başında burada kurulmuştu. Zavena’daki Müslüman ahali balıkçılığı da çoğunlukla yakın komşuları Rumlardan öğrenmiştir. Rum, Müslüman haneler arasındaki komşuluk ilişkileri, muhabbet öylesine ileriydi ki; birlikte denize açılır, ağları birlikte atar, avladıkları yunusların yağını birlikte çıkarırlardı. Muhacirlik, Birinci Dünya Savaşı gelip çattığında en yakın komşuları, birlikte Karadeniz’in azgın sularında boğuştukları Bocali, Vasil ve Yannis Reisler bu ayrılığa çok ama çok üzülürler. Bu dostlukları muhacirlik sonrasında da devam eder. Taa ki mübadeleyle; 1924 senesine kadar, bu yakın balıkçı komşularının bu hırçın, azgın sulardan gidene kadar… Ve böylece bir zamanlar Karadeniz’in hırçın sularında, bir efsaneye dönüşen “çileli yunus avcılığı” tarih olmuş. Ardında tonlarca gözyaşı ve acı bırakarak… Bir de balıkçıların hüzünlü hayat hikâyelerini, onların dillere destan cesaretlerini…’ (Zengin, 2009).

[5]Esasen Osman Reis Kırım’dan Sinop’a göç ettikten sonra, Yarımada’da bu yoksul hali ile çobanlığa başlamıştı. Adanın batı tarafında, havanın iyi olduğu günlerde Rum balıkçıların denize attıkları ırıplarını çekmelerinde onlara el atıp, yardımcı olurdu… Osman ağa böyle böyle Rum balıkçılarla ahbaplığını ilerletip, bir taraftan da ırıpçılığı kapmıştır. Bu işin maharetlerini, inceliklerini bu dost komşularından öğrenmiştir… Ağ donatmayı, ağ atmayı, avcılığın has zamanını… Rum balıkçıların av dönüşü kayıkhanelere yaklaştıktan sonra, karılarının, genç gelinlerin, güzel Rum kızlarının rengârenk kalyonları, çırnıkları nasıl kapıp temizlediğine, ağları elden geçirip, onları nasıl bir el becerisi ile onardıklarına, gece avı için fenerin yağını, gaz lambasının fitilini, hâsılı tüm hazırlıkları nasıl bir şevk ve gayretle yaptıklarına hep hayranlık duymuştur… Bundan başka balıkçılığın en zorlu zamanlarını da bu komşularından kapmıştır. Şubat’ın sonlarına doğru patlak veren ‘Ayondan fırtınası’nın tehlikesini de bu erbap, eski deniz insanlarından öğrenmiştir… ’(Zengin, 2019).

[6]Doğma-büyüme Yenikapılı olan Agop Reis (Kiremitçioğlu) 84 yaşında olmasına rağmen bugün hala olta ile lüfer avcılığını inatla ve tutkuyla sürdürmektedir… Ergenlik çağından beri tüm hayatını denize adayan bu ‘ihtiyar balıkçı’ 65 senedir bu kıyılarda olan-bitini, 1980’li yıllardan önceki bolluk yıllarını ve ilk avcılığa başladığı 1950’li yıllardaki denizdeki balık bolluğunu dün gibi hatırlar. 1950’li yıllarda Yenikapı’nın tek oltacısı Agop Reis olmasına rağmen, 1980’lere gelindiğinde balıkçı sayısı 15’e, 2000’li yılların ilk on yılında ise oltacı sayısı 50’lere çıkmıştır. Bu amansız artış sadece oltacı sayısında kendini göstermemiş, eskiden; 1980’li, 1990’lı yıllarda Yenikapı’da sadece bir-iki kişi volicilik yaparken, bu gün bütün kıyıların volici, gırgırcı ve büyük tekneler ile kaynağını hüzünlenerek anlatmıştır (Zengin, 2014).

[7]Cumhuriyetin ilanından sonraki süreçte Türk vatandaşı Rum tebaaya ilişkin göçler belli dönemlerde süreklilik taşımıştır. İlk büyük göç Türk ve Yunan hükümetleri arasında 1923 yılında imzalanan ‘Mübadele Antlaşması’ ile gerçekleşmiştir. Bu göçte İstanbul’da yaşayan Rum vatandaşlar hariç Anadolu’daki Rum vatandaşlar Yunanistan’a göç etmiştir. İstanbul’daki ilk büyük göç yakın tarihimizde ‘6-7 Eylül Olayları’  olarak bilinen ve 1955’de Rum azınlığa karşı girişilen toplu saldırı sonucunda binlerce Rum Türkiye’den göç etmiştir. Resmi rakamlara göre 5300’ü aşkın, gayriresmi kaynaklara göre 7 bine yakın dükkân, işyeri ve meskûn bina saldırıya uğramıştı. Eylül sonuna kadar 12 bin kadar Yunan uyruklu Türkiye’yi terketmişti (Güven, 2005). Türkiye’deki Rum göçünün büyük oranda Kıbrıs krizleriyle bağlantılı olduğu yönünde görüşler bulunmaktadır. 6-7 Eylül’deki (1955) olaylar da Kıbrıs krizinin başlangıcıyla oluşmuştur. 1964 üzerine yayınlar çıkana kadar, Rum göçünün 6-7 Eylül 1955’te olduğu sanılırdı. Oysa o dönem kitlesel anlamda bir göç olmadı, 6-7 Eylül’den sonra bir nüfus sayımı yapıldı ve o sayımda 100 bin Rum olduğu tespit edildi, ancak bu nüfus, çeşitli tahminlere göre, 20 yıl içerisinde 20’de bire indi, 5 bine kadar düştü. 1974’te Kıbrıs harekâtından sonraki nüfus tahminlerinde Rumların sayısının 5 bin civarında olduğu düşünülüyor. Böylece, kilit rol oynayan tarihin 1964 olduğunu ve sonrasında nüfusun dramatik olarak düştüğünü söylenebilir. Zamanla geride kalan Rumların da büyük çoğunluğu İstanbul’u terketmiştir. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Rumlarla, aynı din ve etnik kökten gelen Yunanistan tebaalı Rumların yüzlerce yıldır İstanbul’da birlikte oluşturdukları aileler de bu sürgünü çok acı şekilde yaşamışlardır. Sonraki süreçlerde gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesiyle ve kendilerini güvende hissetmedikleri için, özellikle Rumlar yurtdışına göç kararı vermişlerdir. Nesiller boyu bu topraklarda yaşamış olan İstanbul‘un gayrimüslim yerlileri, bu gibi davranışlar sonucu evlerini ve anavatanlarını terk etmek durumunda bırakılmışlardır (Tunçay, 1986; Güven, 2005).

 

[8]Antik çağlardan beri dünya süngerciliğinin beşiği Akdeniz’dir. 19. yüzyılın başlarından itibaren, Osmanlı coğrafyasında sünger avı Akdeniz ve Ege kavşağında, Anadolu, Kıbrıs, Suriye, Mısır, Trablusgarp, Bingazi, Girit, İsporat Adaları, Sombeki, Sakız, Midilli, Sisam ve Klimanos kıyılarında yapılmaktaydı (Kayaer, 2013). Türkiye’de ise süngerciliğin merkezi Bodrum’du. Bodrum sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en kaliteli sünger alanlarının bulunduğu bir bölge olması nedeniyle 1920’lerden itibaren ülkemizdeki süngerciliğin merkezi olmuştur (Çoruh, 2009; Topaloğlu vd, 2013; Kayaer, 2013). Cumhuriyet yönetimi ile birlikte özellikle 1930’dan sonra merkezi Bodrum olmak üzere Türkiye’nin batı ve güneybatı kıyılarında süngercilik dikkat çekici bir gelişme içerisine girmiştir. Özellikle 1929 yılındaki 2.3 tonluk sünger avının ardından hemen ertesi yıl miktarın birkaç katına çıkması; 1932 yılında Yunanlı sünger avcılarına karasularımızda sünger avlama izninin iptal edilmesinden ileri gelmiştir (Manglis, 2014). Yunanlı sünger avcılarının bu faaliyette oldukça ileri gitmiş olmaları Türk girişimcileri de harekete geçirmiştir. Bu amaçla Bodrum’da profesyonel anlamda dalgıçlarla sünger avcılığı 1930’ların başlarında İstanbullu Şevki Beyin girişimleri ile gerçekleştirilmiştir (Akkayan, 2009). Şevki Bey, Yunanistan’dan getirttiği kürekli 2 sünger teknesi ve uzman dalgıçlar ile profesyonel sünger avcılığının gelişmesine öncülük etmiştir. Nitekim ilerleyen yıllarda gerçekleşen sünger miktarındaki artış bu ve benzeri girişimlerin sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de sünger avcılığından 1934-1947 yılları arasında takriben 36 ton sünger sağlanmıştır (Galtsoff, 1963).  Marmaris ve Bodrum’da 1970’lere kadar süngercilik bir iktisadi faaliyet olarak önemini korumuştur (Canyiğit, 1962). Bu yıllarda avlanan süngerlerin tamamına yakını Yunanistan’a satılmıştır. Uluslarası piyasaya sunulan işlenmiş süngerler ‘Yunan süngeri’ veya ‘Kalimnos süngeri’ adı altında satılmaktaydı. Gökçeada başta olmak üzere süngercilik önemli bir iktisadi faaliyet iken 1986 yılındaki hastalıktan (Sünger epidemisi veya mantar hastalığı olarak da bilinmektedir) sonra büyük ölçüde sünger avcılığı ticari olmaktan çıkmıştır (Şahin, 2013; Aksona, 2015).

[9] Bir denizcilik terimi olan bu söz grubunda; ‘aganta, ‘tut, zaptet!’ anlamına gelir; burina ve burinata’ sözü ise serenlerin üstündeki alt ve üst yelkenlerin adıdır.

[10]‘Aganta Burina Burinata’ romanı 1985 yılında TRT 1 tarafından, altı bölümlük dizi olarak ‘Parmak Damgası’ adıyla filme alınmıştır. Dizinin yönetmeni Okan Uysaler’dir.  Filmde Zuhal Olcay, Aytaç Arman, Aliye Rona, İhsan Yüce, Kadir Savun, Sema Aybars, Turgut Özatay, Elçin Şanal, Menderes Samancılar, Nuran Aksoy, Ali Karagöz  ve Ergün Uçucu gibi oyuncular rol almıştır (https://tr.wikipedia.org/wiki/Parmak_Damgası)

 

[11]‘Türkiye‘de nüfusun büyük çoğunluğu köylüdür; milli gelirin en önemli kaynağı tarımdır; 1960′larda ihracatın %80′ini, 1970′lerde %60’ını tarımsal ürünler meydana getirmektedir. Bu öneminden ötürü, çeşitli sorunların kaynağında toprak yatmaktadır  (su/deniz de buna dâhildir).

Tarımın eşitsizlikten verimsizliğe kadar bütün nitelikleri toplumun öteki alanlarında, gelir dağılımında, siyasal çerçevesinde, ekonomik tercihlerinde, dengesiz şehirleşmesinde yansımakta; toprak geri kalmışlığın kilit noktalarından birini meydana getirmektedir. Doğal olarak, eski düzenin temelinde bulunan toprağın ortak mülkiyeti ya da ‘ortak işlenmesi’ gibi ilkelere bu ortamda yer yoktur (Cem, 2011).

[12]Aslında yasalara göre denizlerin mülkiyeti, kullanım tasarrufu devletin ukdesindedir. Ancak feodal ilişkilerin fiiliyatta çoğu kez resmi yasaları dinlememesi, bürokratik otoritenin de kayıtsız kalması sonucu bu mülkiyeti kullanma aşamasında çıkar çatışmaları yaşanmaktadır. Bu çatışma karada en çok orman mera alanlarında, denizde ise avcılık alanlarını işletilmesinde sorun olarak yaşanmaktadır. Balıkçılar için bu konudaki bir başka yerleşik algı da; ‘devletin mali deniz, yemeyen domuz!’ tekerlemesidir.

[13]‘Denizin Kanı’ 1978 yılında TRT 1 tarafından Türk drama dizisi olarak televizyona uyarlanmıştır. Dizinin yönetmeni Yücel Çakmalı’dır. Dizide Bulut Aras, Ahmet Mekin, Eşref Kolçak, Kadir Savun, Oya Aydoğan, Yıldız Rıfat, Lütfü Seyfullah, Muhterem Nur, Sümer Tilmaç, Kenan Bal, Tomris Çetinel, Hasan Yıldız, Metin Demir gibi oyuncular rol almıştır.

[14]Marmara denizinde kılıçbalığı avcılığı: 1900’lerin başında Boğazda kılıçbalığı dalyan ağları (Deveciyan, 1915/2006), Marmara denizinde ise 1930’lu, 40’lı yıllarda parakete ağları ile avlanmaktaydı (Artüz, 1958). 1935-1952 yılları arasında İstanbul balık pazarın yılda 100 ve 350 ton kılıç balığı işlenmiştir (Türkmen, 1953).  Marmara denizinde 1967’den 2016’ya kadar son 50 yılda rapor edilen av miktarlarında % 99.9 azalma meydana gelmiştir. 1920’lerin zıpkın ile başında bir günde her biri 200 kg’ın üzerinde, ortalama 20, maksimum 40 kılıç balığının avlandığı rapor edilmiştir (Ulman vd, 2020). Marmara denizinde en bol kılıçbalığının 1940’larda avlandığı rapor edilmiştir. Boğaz ve Marmara denizinde 1970’li yılların sonunda kıyı balıkçıları tarafından avlanan kılıçbalığı avı yılda 3 ile 5 arasında gerilemiştir. Yanlış avcılık politikaları nedeniyle kılıçbalığı avı Karadeniz ve Marmara’da günümüzde artık ticari olmanın ötesinde ‘Kritik Tehlike Altında’ tür listesinde korunan türler arasında yer almıştır (Ulman vd, 2020).

 

[15]‘Deniz Ağacı’ romanı ‘Kanlı Deniz’ adıyla 1974 yılında, yönetmen Orhan Elmas tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Arzu Film yapımı olan bu filmde Tarık Akan, Hale Soygazi, Orçun Sonat, Halit Akçatepe, İhsan Yüce, Mümtaz Ener, Altan Bozkurt, Necdet Yakın, Leman Akçatepe, Tekin Akmansoy, Leman Çıdamlı, Ahmet Kostariko gibi geniş bir oyuncu kadrosu rol almıştır. Film hakkında sinema eleştirmeni Dorsay (1989) şu görüşlere yer vermiştir. ‘Deniz bölümleri, kılıç avı sahneleri, bu konuda karşılaşılan güçlüklere karşın, bir hayli etkileyici, başarılı; sinemamız için de bir hayli özgün. Özellikle son bölümün (kılıç balığının intikamı) çekimi, dramatik gerilim açısından çok iyi… Orhan Elmas’ın özenli, titiz bir çalışma yaptığı filmin tümünden belli oluyor. Erdoğan Engin’in kamera çalışmasını, yerinde ve ekonomik biçimde kullanmış bir fon müziğinin katkısını, oyuncuların hemen tümünün dengeli, ölçülü oyunlarını övmek gerekir. Kanlı Deniz, sırtını sağlam bir kaynağa dayayan ve belli bir özenle ve iyiniyetle ele alınan bir filmin, konunun getirdiği çeşitli zorluklara karşın, pekâlâ başarıya ulaşabileceğini gösteriyor’.

 

[16]İnsanlık tarihi boyunca kadim ya da modern dillerde, ilahi ya da beşeri her dinde dillendirilen, tanrıların vücut bulmak için seçtiği ilahi yaratık, peygamberlerin, sırdaşı, denizcilerin ve balıkçıların koruyucusu, kurtarıcısıdır yunuslar. Yunusun sırtına binip uzak diyarlara göçen İasos’lu çocuk Hermias, ölümlülere yunus formuyla kendini gösteren tanrı Apollo ve Olympos’un kralı Zeus… Antik Yunan’ın yunus çobanları, hayvanın üzerine binmiş denizlerin arasında yunus koşturan Okeanos… Savaşa coşkuyla atılan mızraklı Grek piyadeleri, korsanları yunusa çeviren Dionysos, yunuslar tarafından boğulmaktan kurtarılan şair Arion… Kutsal kitapların söylediğine göre Yunus Peygamberi bile zalimlerin elinden kurtarmış ve Tanrı’nın kutsal mertebesine erişmiş, kutsanmış yaratıklardır… (Zengin, 2009).

[17]Eski İstanbul’da deniz kıyısında dolaşarak lodosla veya diğer fırtınalarla kıyıya vuran eşyaları toplayanlara, sığ yerdeki kumları eleyerek para edecek şeyler arayanlara ‘lodosçu’ denirmiş. ‘Lodosçuluk’ bir aile mesleğiymiş ve lodosçuluk yapan ailelerin belli mıntıkaları varmış. Lodosçular bellerine kadar gelen uzun çizmeler giyerler, yanlarında eleyecekleri kumun inceliğine göre değişen çeşitli elekler taşırlarmış. 1939 yılında İstanbul’da denizin sahile fırlattığı sürprizlerle geçinen 50’si kadın, 25’i çocuk, 150 kişi varmış. Akşam gazetesinde 1939 yılında yayınlanan bir röportajda şehrin çöplerinin denize döküldüğü yerler olan Kumkapı, Çatladıkapı, Davutpaşa ve Yedikule sahillerinde lodosçuların yoğunlaştığı, denize atılan çöpler arasında bazen kıymetli mücevherat bulunduğu anlatılmaktadır. İkinci dünya savaşı sırasında Avrupa’daki nehirlere atılan cesetlerin altın dişlerinin Tuna nehriyle, taa buralara kadar geldiğini ve lodosçuların, bu zavallı insanlardan arta kalan altın dişlere de rastladığından sözedimektedir. Sonraki yıllarda hurdacılara satmak üzere çivi, plastik ve alüminyum ilaç şişesi arar olmuşlar. Şehrin büyümesiyle atıklar kentin daha uzak semtlerine dökülmeye başlamış, Küçükçekmece, Pendik gibi. Eskiden çıplak ayakla sulara girenler, uzun çizmeler, bellerine bağladıkları bir leğen, mıknatıs ve bir kürekle icra etmeye başlamışlar mesleklerini (Kahraman, 2017; Kırış, 2020).

[18]Deniz Küstü’ romanında Yaşar Kemal ‘Lodosçuları’ şöyle anlatır: “Lodosçuluk İstanbul şehrinde kadim zanaattır, helal ekmektir. Ta Bizanstan beri sürüp gider. Her lodos sonu rüzgâr denizin altını üstüne getirdikten, deniz dibinin kumunu, çakılını, yosununu, kabuğunu, taşını alıp kıyıya döktükten sonra lodosçulara gün doğar. Daha gün ağarırken, denizin altı apaydınlık olur, dışarıdan daha ışıklı, ışıklar yansıyarak birkaç misli çoğalır ve lodosçuların şahin gözleri işe yarayacak öteberileri seçmekte güçlük çekmez.’

[19] Karadeniz’de yunus avcılığının en üst düzeye ulaştığı 1938 yılından sonra, yunus stoklarında meydana gelen sürekli azalmalar nedeniyle, eski Sovyetler Birliği yönetimi tarafından 1966 yılında avcılığı tamamen yasaklanmıştır. Aynı yıl Bulgaristan ve Romanya’da bu yasağa uymuştur. Uluslararası çeşitli organizasyonların etkinlikleri sonucu bu konu Avrupa Konseyi’nin 1979 yılında Bern’de yaptığı toplantıda gündeme gelmiş ve burada alınan karar ile Karadeniz e Marmara denizi dahil Türkiye denizlerinde yaşan yunuslar koruma altına alınmış ve avcılığı tamamen yasaklanmıştır. Bu karara Türk hükümeti de 1983 yılında imza atarak uymuştur. Yunuslar; günümüzde aşırı avcılık, habitatlarının bozulması, deniz ticareti/trafiği ve kirlilik gibi birçok sebepten ötürü populasyonları azalmış deniz memelilerinin en önemli üyesidir. 20’nci yüzyıl boyunca milyonlarca yunus, Karadeniz’de öldürüldü. Dolayısıyla yunus populasyonu çok ağır bir şekilde tahrip edilmiştir. Yunus populasyonlarının sağlıklı bir noktaya gelmesi çok uzun vakit alacaktır. Çünkü bu deniz canlıları balık değildir. Yumurtlamazlar, yılda 1 adet doğurarak, yavrularını emzirmektedirler. Dolayısıyla nüfuslarının aşırı artışı mümkün değildir. Besin azalmasına bağlı olarak bağışıklık sistemleri çöküp ne yazık ki hastalanıp, sık sık toplu olarak karaya vurma vakaları meydana gelmektedir. Sonuçta endüstriyel balıkçılık ile yapılan aşırı balıkçılıktan ötürü yunuslar da açlık çekmektedir (Zengin, 2009).

[20]Marmara denizinde 2000’li yıllardan itibaren belli dönemlerde oluşan müsilaj ve balıkçılar arasında ‘kay-kay, salya, lez, köpük’ olarak adlandırılan ve ekosistemde çeşitli olumsuz biyotik ve abiyotik koşulların kötüleşmesi, aşırı kirlilik sonucu meydana gelen ve neredeyse bu denizin bütününde etkili olan jelimsi tabaka nedeniyle balık avcılığı önemli ölçüde olumsuz etkilenmiştir. Bu olay ürün kaybının yanısıra ağ donanımlarına da ciddi seviyelerde zararlara neden olmuştur. Marmara denizinde 2007/08 av döneminde yoğun olarak gözlenen bu olay sonucunda oluşan zararın boyutu hem av miktarı, hem de ağlarda oluşan kayıp açısından balıkçıları ekonomik zarar uğratmıştır. Elde edilen bulgulara göre; normal av sezonuna göre 6 katı büyüklüğünde bir av kaybı meydana gelmiştir. Av kaybı pelajik türlerde (hamsi, istavrit, sardalye, lüfer, palamut, uskumru) bentopelajik türlere (karides, barbunya, mezgit, berlâm) göre daha yüksek bulunmuştur (Zengin vd, 2017). Bu olay günümüzde de (2020/21 av sezonu) devam etmektedir.

[21]1960’lı yılların sonunda (1967) Ege denizinde sünger avı 30 tonken (bu avın 20 tonu sadece Muğla ilinden avlanmıştır), 1986’da av miktarı minimum seviyeye düşmüştür ve salgın hastalık nedeniyle de yasaklanmıştır. 2000’de ise süngercilik tamamen durmuştur (Akkayan, (2009).

[22]Bu dönem Türkiye’nin sosyo-politik ve sosyo-ekonomik yapısında tarihsel olarak en büyük radikal dönüşümlerin sağlandığı bir süreçtir. Türkiye 24 Ocak 1980 tarihinde karma/yarı devletçi ekonomik modeli terk ederek liberal/piyasa ekonomisine geçmiştir.

Tuz ve Pul Kokan Elleriyle Balıkçılar… Türk edebiyatında balık ve balıkçılar… DOÇ. DR. MUSTAFA ZENGİN YAZDI
0







Bizi Takip Edin
Giriş Yap

Deniz Kartalı ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!