ATATÜRK’E ADANMIŞ BİR HAYAT…
HANRİ BENAZUS KİMDİR?
Türkiye’nin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazdığı kitaplar ve binlerce fotoğraftan oluşan fotoğraf koleksiyonuyla tanınan İzmirli yazar, iş insanı, koleksiyoncu Hanri Benazus, yaşlılığa bağlı hastalıkları nedeniyle 1 aydır tedavi gördüğü İzmir Şehir Hastanesi’nde yaşamını yitirdi. Yaşamı boyunca Cumhuriyet’i anlatmak için 20 binden fazla parçadan oluşan Atatürk fotoğraflarıyla birlikte tüm dünyayı dolaşan Benazus’un cenazesi, Altındağ Musevi Mezarlığı’nda düzenlenen törenle toprağa verildi.

İzmir’in işgalinde Basmane Garı’nda kâtiplik yaparken işgal kuvvetlerine dair bilgileri cepheye aktaran gizli Kuvvayı Millîyeci İsak Benazus’un oğlu olan Hanri Benazus, Türkiye’nin en büyük Atatürk fotoğrafları koleksiyoneri olarak tanınıyor. 1492 yılından bu yana İzmir’de yaşayan bir ailenin çocuğu olan Benazus İzmir Atatürk Lisesi’nden mezun olduktan sonra maddî imkânsızlıklar sebebiyle yükseköğrenimini tamamlayamadı. 1960’larda kurduğu firmayla Türkiye’de endüstriyel tavukçuluğu başlatan Benazus, 1985-1987’de Altay Spor Kulübü’nün başkanlığını yaptı…

9 Ekim 1937’de 7 yaşındayken Aydın’ın Ortaklar beldesinde Atatürk’le tanıştı ve onun masasındaki leblebileri aldı. O günü hiç unutmadı. Ömrünü Atatürk’ü ve onun hayalindeki Cumhuriyet’i anlatmaya adadı. 1947’den bu yana 10 bini çekildiği yer ve tarih belli olmak üzere toplam 20 bin adetlik Atatürk fotoğrafından oluşan dev bir koleksiyona ulaştı. Yeni Zelanda, Sidney, Canberra, Londra, Paris ve Berlin harp arşivlerinden edindiği 900 kare fotoğrafla Çanakkale Savaşı’nın görsel arşivini oluşturdu. Yunanistan, Fransa ve İngiliz arşivlerinden, birçok ülkedeki savaş muhabirlerinden ve bireysel olarak ABD’den topladığı Atatürk fotoğraflarının kopyalarını, pek çok kuruma verdi. 20 bin karelik koleksiyonunu 2021 yılı Aralık ayında İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağışladı. Londra’da Avam Kamarası, Paris’te Parlamento’nun da aralarında bulunduğu binlerce kurum ve kuruluşta sergi açtı, konferanslar verdi.

Benazus’un kızı Fortuna Hayim, “Kendisi her şeyden önce bir Atatürk hayranıydı. Atatürk ile olan tanışıklığı ve sonrasının etkileriyle tüm hayatı boyunca devamlı Atatürk ile ilgili işler yapmaya çalıştı. Atatürk ile ilgili pek çok kitabı var. Şu anda yaklaşık 100 kitabının 90’a yakını Atatürk ile ilgilidir. Bizim babamız Türkiye aşığıydı. Türk nesli için bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Bizler bu bakımdan çok gururluyuz. Onun misyonunu değerlendirmeye çalışacağız. Anıları tüm Türkiye’nin bildiği meşhur leblebi hikayesi ile başlıyor. Onunla ilgili her şeyle ilgilenirdi” ifadelerini kullandı.

HANRİ BENAZUS ANLATIYOR
‘Senin adın ne çocuk?’ diye sordu. Ben de ‘Hanri…’
Mustafa Kemal Atatürk ile karşılaşmamızda ‘Senin adın ne çocuk?’ diye sordu. Ben de ‘Hanri…’ diye cevap verdim. Bana ‘Niye Ahmet, Mehmet, Mustafa değil’ diye sormadı. ‘Nerelisin? Nereden geldin? Dinin nedir? soyun sopun, kökenin nedir?’ diye de sormadı. İşte ben o gün, bu nedenle Türk oldum. Sonra da kendimi asla bir azınlık olarak hissetmedim. İşte Hanri Benazus’un iflah olmaz Atatürk sevdası böyle başladı. Şimdi anlıyorum, Atatürk zaten kafasında oluşturmuş, sindirmiş ‘Ne mutlu Türküm diyene…’ cümlesini. İşte ben de o gün, bu gün bana ‘Kimsin? İtalyan mı? Yahudi mi?’ diye soranlara ‘Türküm’ diye cevap veriyorum…”

BEYAZ LEBLEBİ İLE VERİLEN MESAJ
“Atatürk 9 Ekim 1937 Cumartesi günü, Nazilli Basma Fabrikası’nın açılışını yaptıktan sonra Ege askeri manevralarını izlemek üzere Aydın’ın Ortaklar beldesine geldi. Ortaklar o zamanlar 40 hanelik küçük bir köydü. Ben 7 yıl, 7 aylık bir çocuktum. Köyün incir kooperatifinde kâtiplik yapan babam da karşılama heyetindeydi. Doğrusunu söylemek gerekirse, babamın eteğine yapışıp karşılamaya gittiğim o günün, yaşamımın dönüm noktası olacağını bilemezdim. Atatürk’ün treni istasyona yanaştı. Perona çıktığında etrafını köylüler sarınca da, onlara hitap etmeye başladı. Ne bir koruma, ne zabit. İşte tam o an babamın elinden kaçıp, Atatürk’ün eline yapıştığımı hatırlıyorum. Elimi bırakmadı ve beni alıp kompartımanına götürdü. Ortada bir masa vardı ve onun karşısına oturdum. Rakısını, beyaz leblebisini getirdiler. O, kalktı kompartımanın camından rakısını köylülerin şerefine kaldırdı. Ben bir taraftan O’nu hayran hayran seyrederken, bir taraftan da tabaktaki büyük büyük beyaz leblebilerini yiyip bitirdim. Leblebi almak için döndü, bana baktı, gülümsedi. Hiçbir şey demeden yeniden leblebi istedi. Getirdiler. Ben o arkasını dönünce, bu sefer leblebileri gömleğimin içine koydum. Çünkü doymuştum. Döndüğünde yine gülümsedi, geldi başımı okşadı. Bir işaret ile yeniden leblebi getirdiler. Okulumu sordu, büyük bir heyecanla okulumu ve okul arkadaşlarımı anlattım.

Çok memnun kalmıştı benim heyecanla okulumu anlatmamdan. Sanıyorum Atatürk ile bu kadar yakın olmuş, onunla konuşmuş bir tek ben kaldım dünyada. Bu nedenle kendimi çok şanslı hissediyorum. Şunu da belirteyim; 20’li yaşlarda neden böyle bir şey yaptım diye sorguladım kendimi. Yoksulduk ve biz leblebi bile bulamıyorduk. Sonra eve geldiğimde gömleğimdeki leblebileri kardeşlerimle paylaştım. Yoksulduk ama kimseye borcu olmayan, kimseye karşı gebe olmayan, onurlu bir millettik.”



















