
Son senelerimizi ‘’Şeytanın …’’ yani rant esir aldı. Rantiyeciden yana olan muteber insan kabul ediliyor. Biz emekçiler, bileğinin hakkını isteyen, sömürülmeye karşı çıkan toplum dışı. Bizim içimizde de ‘’Marki’’ gibi görülen aslında yaltakçı olan satılıklar türedi. Bakın Benjamin Franklin bunu çok güzel açıklamış ‘’Para her şeyi yapar diyen, para için her şeyi yapar. Aklı fikri para olanın önemli bir sorunu var demektir. Bence paradan önce ilkeleri olması gerekir insanların’’.
Ben yaşadıklarımızdan sonra bu ülkede insanların kendilerini yenileyemeyeceklerini anladım. İnsanlar kendilerini yenileyerek kendilerinin devrimini gerçekleştirirler. Devrimler ters sardı. 40 senedir tanıdığın insanı bir günde tanıyamıyorsun.
Denizcilik okulları açmak çözüm olur mu?
Kıyı ülkelerinde denizcilik önde gelen mesleklerdendir. Asker olsun sivil olsun iyi yetişirler. Kurallar, kanunlar denizcinin eğitimini üst seviyede alması için hazırlanır. Bizler öyle yetiştik. Okulumuz yatılı, beslenmemiz üst seviyede, disiplin önde gelen kuraldı (Yalnız bir sepet yumurta içinde çürükler de çıkabiliyor. Maalesef bizde de çıktı). Bizden sonra gelenler yaşadığımız günlerin getirdiği ortama göre yetiştiler. Son senelerde eğitim iyice falso verdi. Bir bakan övünüyor ‘’65 tane denizcilik okulu açtık’’. Bu okullardan mezun olanları kimler nasıl bilinçlendirdi? Bilgi, bilinçlendirmek, uygarlık sorumluluğudur. Aklımız, eğitimimiz, bilgimiz oranında mesleğimizi götürürüz. Aydınlık odakları yani eğitmenler talebelerin gelecek umutlarını korumaya yardım edecektir. Bu çağdaşlaşmaktır. Evrensel ve bilimseldir. Politik değildir.
Bir de değer yargılarını ele alalım. Mesleğini sırtlamış, bütün engelleri aşmış amiralleri uyduruk bir ‘’Balyoz’’ davasıyla zindana tıktılar. Gelecekleri bitirildi. İşin en acısı sonuçta ‘’Pardon’’ dediler. Yanlışlık olmuş. Sorumlu yok veya var biz bilmiyoruz. Onurunu önde tutan intihar eden subaylar, hapishanede kanser olan hayatını kaybeden amiraller. Pardon, yanlışlık oldu denilerek temize çıkmak bu ülkeye özgü bir olay.

Hayatlarını ülkelerine adamış 13 general, 1 amiral mükâfat olarak 80 yaşından sonra hapishaneye tıkıldılar. Koramiral Aydan Erol ile çok yakınız. Mizahla yaşayan, çok okuyan, güncel her olayı yakın takip eden Aydan paşanın 28 Şubat döneminde hiçbir etkinliği olmadı. Etkin olanlar ise zaten bu dünyadan göçüp gitti ve göçüp gidenlerin hiçbir yıkıcı faaliyetleri de olmadı. Tek görüşleri ‘’Türkiye laik çizgiden sapıp Taliban olmasın’’. Bu görüş MGK kararları içinde yer aldı. 24 sene sonra o toplantılarda masada olmayan generaller ve Aydan paşa hesap veriyor. Hesap veren sadece komutanlar değil, eşleri, çocukları, bütün yakınları hesap veriyor. Ve hayattan koparılıyorlar. Ne için ?….
Hayat akıp gidiyor, geri gelmiyor. Bu arada ‘’Keşke yunan kazansaydı’’ diyen zat başköşelerde ağırlandı. İddianameyi hazırlayan, yazan savcı Mustafa Bilgili kozmik odaya girmiş bütün gizli sırları etrafa yaymış, şu anda Fetöden 17 yıl aldı, Silivri’de yatıyor. Bu standardı anlayan beri gelsin.
Hukuk devleti, hukuk kurallarına uygun hareket eden yurttaşlarına hukuksal güvenlik sağlayan devlettir. Ceza Hukukuyla karşılaşan bireylerin, önceden haberdar olmadıkları, açıkça katılmadıkları bir eylemden dolayı sorumlu tutulmamaları gerekmektedir. Hukuk devleti budur. Gerçek ise çok başka.
Toplumda sevgi, huzur, dayanışma, kardeşlik duyguları kalmadı. İntikam, nefret öne geçti. Hukuk işlevini kaybetti.
Bizler 80’lik komutanlarla uğraşırken NATO ortağımız ABD, Yunanistan–Türkiye sınırına başta Dedeağaç (Alexndrioupolis) olmak üzere yığınak yapıyor. Başta Dedeağaç diyorum çünkü burası bir liman kentidir. Ayrıca Mestanlı, Gümülcüne gibi sınır bölgelerine yığınaklar sürüyor. Niyetleri nedir? Bilinmiyor. Biz sessiz kalırken Yunanistan Komünist Partisi KKE (Kommounistiko Komma Elladas), sloganları ‘’Kappa Kappa Epsilon’’. Bu sığınak olayını şiddetle protesto ettiler.
22 senedir Foça’da yaşıyorum. Bu tarihi kasaba 1- Turistik kasaba mı? 2- Balıkçı kasabası mı? 3- Askeri kasaba mı? 22 senedir işin içinden çıkamadım. Yakın dostlarım da henüz karar veremediler. Yalnız 3 olgu da denize çıkıyor. Turist denize geliyor, balıkçılar denizden kazanıyor, asker ise denizle ilişkilidir. Önce deniz üssü deniliyordu. Şimdi ‘’Amfibi Görev Grubu Komutanlığı’’. Burada ana tema deniz. Mavi vatanın mavisi. Maviyi ne kadar temiz tutuyoruz. Mavinin içindeki canlılara ne kadar saygılıyız?

Foça’dan konuşalım; son senelerde yabancı turist az geliyor. Cumartesi-Pazar Foça yoğun bir yerli turist akınına uğruyor. Ayrıca askerler hafta sonu iznine çıkıyorlar. Balıkçılar av yasağı döneminde teknelerinde kalıp, av yasağı bitince denize açılıyorlar.
Foça’da Küçük Deniz ve Büyük Deniz isimlerinde iki koy mevcut. Koyların ortasında deniz ile bağlantılı çok şirin bir havuz var. Pazartesi havuz çöp konteyneri. Yedikleri, içtikleri doğru havuza. Sadece havuz mu? Foça plajları atık yığını. Belediye kısıtlı imkânlarla temizlemeye çalışıyor, ertesi hafta manzara aynı. Bir de Suriyeliler çıktı. Geçen sene Ağustos ayı 10 küsur Suriyeli ellerinde mangallar plaja inmişler ‘’yallah yallah’’ mangal yakacaklar. Plajda arbede çıkmış, zabıta, polis Suriyelileri Foça’dan zor çıkarmış. Kısaca bir kültür çıkmazına balıklama daldık. İki sene önce Büyük Deniz koyunda deniz temizliği yaptık. Neler çıktı neler. Mesela iki tane kapaklarıyla klozet.
Senelerdir Foça’da yaşayan Alman dostumuz Uddo beni her gördüğünde selam vermeden ‘’Capitan sea pollution’’ (Kaptan deniz kirli) sanki ben çare bulacakmışım gibi. Beş sene önce evini, teknesini sattı ve gitti.
Foça, Türkiye’nin küçük bir fotoğrafı. Bu sene balık da kalmadı. Bu kirlilik yani deniz salyasını (Müsilaj) doğurdu. Denizlerde oksijen bitti, sonuç balık nesli tükeniyor.
Diğer bir olay politik. Yunanlılar el koydukları adalarımıza Türk balıkçılarını yaklaştırmıyorlar. Biz UNCLOS (Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi) falan tanımayız, bu denizler bizim, avlanmak da sadece bizim hakkımız… Bu da başka bir pencere.

Kafamı karıştıran başka bir konu: Mersin Akkuyu’da yapılacak nükleer santral. Bu santralin soğutma suyu denizden alınacak. Veya çok pahalı olan başka sistem, soğutma bacaları. Bacalar çok maliyetli, büyük ihtimalle deniz suyu soğutma için kullanılacak. Mersin’de deniz suyunun densitesi (yoğunluk, kesafet) 1.026-1.028 arası değişiyor, yani çok tuzlu. (Mesela Karadeniz’de suyun densitesi 1.012-1.014). Santrale girecek bu tuzlu su mutlaka tuzdan arıtılacak, bir yerde tuz da atık olacak. Bunun denize kaçma ihtimali ne kadar? Diğer atıklar, tükenmiş yakıt çubukları nerede muhafaza edilecek? Bilinmiyor.
Önce atıklar Rusların uhdesinde denildi, sonra Ruslar atıkları almıyorlar, Türkiye’de muhafaza edilecek söylentileri çıktı. Yani tam bir bilinmezlik. Korkum, nükleerin denize kaçması. Bu tam bir felaket olur. Umarım yanılırım. Ülkem için, mavi vatanın mavisi için yanılmayı çok isterim.

Kaptan Mehmet Ali Sökmen



















