Bahriyeli üniformasıyla babam…
Bir gün babam, Kâğıthâne’de yaptırdığı 3,5 metrelik sandalın adaya geldiğini ve gidip görebileceğimizi söyleyene kadar, tekne lafı benim için ancak yüzerken yanına gidip tutunduğumuz, ulaşılmaz bir kavramdı. Babacığım, beyaz bahriyeli binbaşı üniforması ve şapkasıyla küreklere asılıyordu ama biraz şişmanca olan annem ve ben, tekneye ucu ucuna sığabiliyorduk. Yanımızdan geçen 50 beygirlik dıştan takma Johnsson’lar, Evinrude’lar da fiyakamızı biraz bozuyordu.

Tuttuğumuz balığı dağıtmak ayrı bir mutluluktu
Neyse, bir zaman sonra 5,5 beygir Seagull bir balıkçı motoru alındı. Sonra 3,5 metrelik tekne satılıp yerine 5,5 metre bir sandal gelince o zaman plaj sefaları, piknikler ve balık tutmanın keyfi çıkmaya başladı. Bu tekne ile Adalar, Suadiye, Bostancı, Maltepe ve Kartal’ın her yerini geziyorduk. Akşam üstüne kaldığımız zaman çıkan eşek poyrazı bizi biraz ıslatıyordu ama yine de herkesin keyfi yerinde idi. Balık tutmak ve bazen tutulan balığı 10-15 aileye dağıtmak da ayrı bir keyifti. Kolyos, uskumru ve istavrit çapari ile yakalanırken; mercan Heybeliada sanatoryumu açıklarında işaretli yerlerimizde, kırlangıç ve hani balığı Büyükada İskelesi’nin açıklarında, karagöz ise Yassıada açıklarında tutulurdu. Yassıada’nın yasak bölge ilan edilmesinden sonra balık çok bollaşmıştı. Tabii sonra dinamitler ve troller balığın soyunu kuruttu. Kaşıkla tutulan zargana, lüfer, ara sıra takılan dülger balığı hâlâ hatırımda. Dülger balığını ayıklaması ve pişirmesi zor olduğundan, Ermeni madama verilir, o da bu balığı nefis bir şekilde hazırlayıp bir parçasını bize gönderirdi. Sonraları babam, deniz lisesi ve harp okulu limanlarında durması başına dert olan tekneyi, plajın bir tarafını parsellemiş olan Ahmet Reis’e teslim etti, birkaç yaz sonra da sattı. Sattı ama dediğim gibi deniz, benim içime işlemişti ” diye anlatıyor deniz sevdasını İnözü.

“Belçika’da şirketimi kurduktan sonraki yıllarım, hep işimi düşünmekle geçti. Türkiye’nin hala en büyük et ve süt entegre üretim fabrikası AYTAÇ tesislerini büyük emekler ve fedakarlıklarla kurduk. Aytaç et fabrikasını satıp iş yaşantısını sonlandırınca, karadan denizi değil denizden karayı seyretmeye karar verdim. En sevdiğim, yelkenli teknemle gezmek,gittiğim yerlerde uzun vakit geçirmek. Yirmibeş yıldır 100.000 deniz milinden fazla yol yaptım. Akdeniz in güzel kıyı şehirlerini dolaştım. Sicilya’yı İtalya’dan ayıran Messina boğazını 19 kere geçmişim. Fransa ve İspanya da defalarca kışı teknemde geçirip, oraların kültür hayatını, mutfağını ve insanlarını tanımak imkanını elde ettim”.



Horn Burnu geçişinde eşlik eden Kaptan Deniz Karamaoğlu Saral ve Mahmut Saral
DÜNYA VARMIŞ
2004-2007 yılları arasında Bodrum’dan çıkıp, Cebelitarık Boğazına, Kanarya adalarına oradan Karayip adaları, Panama Kanalı,Galapagos Adaları , Fransız Polinezyası, Tonga , Fiji , Avustralya, Endonezya, Tayland, Sri Lanka, Maldivler ve Kızıldeniz’den geçip Göcek e geldim. Tam dünya turuna çıkmadan önce iki Atlantik geçişi yaptım. Bu geziyi ve teknemi Finlandiya’dan getirme öykümü “ DÜNYA VARMIŞ” isimli kitabımda anlattım. On yıl Akdeniz’de yelken bastıktan sonra; 2014 yılında yeniden çok uzun bir yolculuğa çıktım. Bu sefer hedef denizcilerin Everest’i kabul edilen, Şili ve Arjantin in en güneyinde olan Horn Burnu adasını geçmekti. Horn Burnu geçişi Şili sahil güvenliği tarafından denetlenmektedir, geçen tekneler kayıt altına alınmaktadır. Dünyanın en zor denizi olan Güney Atlantik ve Şili’nin buzullarını gezdim, Brezilya’da bir yılı aşkın bir süre gezdim. Önceleri Bi rezil ya dediğim Brezilya’ya aşık oldum, gezdiğim yüze yakın ülke arasında en sevdiğim ülkeler arasına girdi. İnsanlarını, doğasını, yemeklerini çok sevdim. Bu gezimi “DÜNYA VARMIŞ 2″ isimli kitabımda anlattım.



UNUTULMAYACAK İSİM…. SADUN AĞABEY
Teknem ile uzaklara gidip, oraların hayatını yaşamak istememin nedeni: Bir şeylerden kaçmak, bir şeyleri ispatlamak, yada tüketim toplumuna arkamı dönüp medeniyetten uzak bir yaşam sürmek değil. Kendi iç dünyamı keşfetmek, limitlerimi zorlamak, yapılamayanı yapmak, gibi beni ilgilendirmeyen, hatta bana komik gelen amaçlarımda yok. Bu geziyi, gezileri, sadece kendi keyfim için yapıyorum. Üzerimde sponsorların baskısı yok, bir kuruluşa yardım toplamak, örnek olmak, kahraman ilan edilmek hiç derdim değil. Bu gezilerimde çocukluğumdan beri okuduğum takdir ettiğim, örnek aldığım, 20 yıl arayla Galatasaray Lisesi’nde aynı havayı soluduğumuz Sadun Boro’nun çok büyük rolü olmuştur. Bana her zaman yol gösterdi, teşvik etti, yardım etti. Onu her gün saygı, sevgi ve minnetle anıyorum. Sadun Boro olmasaydı belki emekli huysuz bir ihtiyar olarak, bu güzel Dünya’yı görmeden, evden işe, işten eve karıncalar gibi yaşayacaktım. Nur içinde yat, sevgili Ağabeyim.





















