Hatalarımız, fedakarlıklarımız, kayıplarımız, sevgimizin ağırlığı ile geçmişi, bugünü ve geleceği kuşatan bir ‘KEŞKE’ ne kadar sürer?
Yukarıdaki satırlar Sayın Sema Soykan’ın bir Köy enstitüsü romanı, sırlar ile özlemler, mağlubiyetler ile galibiyetler, imkânsız ile mümkün arasında savrulan hayatların perdesini aralıyor. Ailemde Köy Enstitüsü öğretmenliği, yöneticiliği yapmış büyüklerim vardı. Yaşantımın büyük bölümü onların hatıraları ile doludur. Sayın Sema Soykan’ın ‘KEŞKE’ romanı o unutulmaz mücadelenin yaşantısını bana yeniden hatırlattı. Bir yerde bu hatıralar hayatıma yön verdi. Sonra kendimi keşkelerin içinde buldum. Dışa vurmadığım içimde sakladığım keşkeler keşke olmasaydı. Ama kaçış yok, oluyor işte.

27 Ocak 1954 tarihinde Köy Enstitüleri üç tane toprak ağasının menfaatleri uğruna kapatılırken aynı tarihlerde kuruluş aşamasında olan İsrail hükümeti enstitülerin başka bir yönü olan Kibbutz’leri oluşturuyorlardı. Dünyanın dört bir tarafından gelen Yahudileri bir çatı altında toplayıp eğitime, tarıma yönlendirdiler. Topraklarının yarısı çöl olan, Konya’nın toprağından az olan İsrail bugün bize tohum, gübre, zirai ilaç gibi tarım ürünlerini satıyor. Ne yazık ki Türkiye tarımını bu yönde yürütmeye çalışıyor.
KÖY ENSTİTÜLERİ MARŞI
https://www.youtube.com/watch?v=89MG-sgrbf4
Konumuza dönelim keşke…
Tabii ki konumuz Köy Enstitüleri değil, ‘KEŞKE’ ile başladık esas konumuza geçemedik. Bazı çevreler ‘Lozan’ bir zafer değil, bir kayıptır iddiasında bulunuyorlar. Dilerdim ki keşke daha pozitif düşünüp Lozan’ın eksiklikleri vardı, bunlar ‘Montrö Türk Boğazları sözleşmesi ve Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı ile tamamlanmıştır diyebilselerdi’. Montrö sadece Türk boğazlarından geçişi düzenleyen bir sözleşme değil, Türkiye’ye İstanbul, Marmara Deniz’i ve boğazlardaki tam egemenlik haklarını geri kazandıran Lozan Barış Anlaşması’nı tamamlayan büyük bir diplomasi zaferidir.

Montrö Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin güvenliğinin garantisi olup Karadeniz’i barış denizi yapan sözleşmedir.
24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Anlaşması ile Türkiye’nin egemenlik hakları bakımından iki önemli sakıncası vardı. 1- Türkiye boğazlarda asker bulunduramıyordu 2- En önemlisi boğazların yönetimi için Türkiye’nin başkanlığında bir boğazlar komisyonu kurulmuştu. Bunun neticesinde boğazlarda Türkiye’nin egemenlik hakları sınırlıydı. Montrö’nün kazançlarını anlatmaya gerek yok. Geçiş sınırlandırılması harp gemileri için geçerlidir. Ticaret gemileri için Montrö tüm ülkelere geçiş serbestisi veriyordu. Montrö’yü ilk delen Türkiye olmuştur. Ben harp gemilerini konuşmayacağım. Kaç tonajda gemi girer, Karadeniz’de ne kadar kalır, bunlar değişmedi biliniyor. Burada ticaret gemilerinin konumu ve Montrö’nün nasıl delindiğini anlatmaya çalışacağım.
Antlaşmada boğazlardan geçen transit gemilere kılavuz alma mecburiyeti tanınmamıştır. ‘Pilot is Obtion’ yani kılavuz alma ihtiyaridir deniliyor. Boğazlarda patente sağlık kontrolü ve fener rüsumları ödeme mecburiyeti getiriliyordu. Buradan hareketle 1982 senesinde Marmara limanlarına giden veya gelen (Haydarpaşa, Tekirdağ, İzmit Körfezi gibi) ticaret gemileri için Çanakkale ve İstanbul boğazlarında kılavuz alma mecburiyeti konuldu. Transit gemiler kılavuz almaya mecbur değildir maddesinden hareketle transit olmayan gemilere boğazların girişinde ve çıkışında kılavuz alma mecburiyeti getirildi. Bu Montrö’yü resmen delme hareketiydi. Üye ülkelerin bazıları itiraz etmesine rağmen uzun müzakerelerden sonra mecburi kılavuzluk kabul edildi (compulsory pilot). Boğazların egemenliğini tam olarak elimize geçirmemizin neticesinde Çanakkale ve İstanbul boğazlarına kontrol istasyonları kuruldu ve radar sistemi ile donatıldı. Trafik düzeni tamamen kontrolümüze geçti. Tek yönlü seyir başlatıldı. Tehlikeli madde taşıyan tankerler özel statü ile boğazlara alındı. Ayrıca belli tonajlardaki gemilere seyir anında römorkör mecburiyeti getirildi. Bu önemli önlemler bir yerde Kanal İstanbul’un ne kadar İstanbul Boğazı’na alternatif olup tehlikeli geçişleri önleyeceği tezinin çürütüldüğü görüşüdür.

Diyelim ki Montrö ortadan kalktı. Harp gemileri ilgililerin görüşleri doğrultusunda değerlenir. Ticaret gemileri ne olacak? Düşünmek bile istemiyorum. Emekli amiraller bir açıklama yaptılar. Ülkenin bekasında önemli Montrö sözleşmesi tartışma konusu yapılmasına, masaya gelmesine neden olabilecek söylemlerden eylemlerden kaçınılması gerektiğini açıkladılar. Bir darbe paranoyası patladı. Konularına göre açıklama yapan emekli amirallerin ne tip bir darbe yapabileceğini aklım bir türlü almıyor. Yapsalar yapsalar ülkenin menfaatleri için görüşlerini bildirirler. Ayrıca emekli insanların arkasında kamu gücü var mı, izahı imkânsız.
Yazıyı şöyle bitirmek istiyorum: Biraz sağduyu biraz sevgi. Sevgi bir değerdir, bir yaşantıdır. Keşke bu değerlere sahip olabilsek. Çünkü insan değer yaratan ve değerlendirebilen bir varlıktır. İnsanın değerlerine sahip çıkabilmesi ve gelişen, ilerleyen bir akış içinde yaratıcılık işlevini kendisi ile birlikte sürdürebilmesi, insanın insan olmasının ve insanca yaşamasının koşuludur. Hümanistsek, sorunumuz bu olmalıdır. Ben hayatım boyunca değerlerime sahip çıktım, etrafıma hümanist davranışlar sergiledim ve maalesef hep kaybettim. Ama hiçbir zaman keşke demedim. Emekli amirallerde değerlerine sahip çıktılar, başka türlü yorumlayamıyorum.
Hayranı olduğum Kanadalı ünlü şarkıcı Leonard Kohen’in şarkısı ‘ Everybody Knows’ ( HERKES BİLİYOR) ama inatla bilmek istemiyorlar. Keşke onlar da bilebilseydi diyorum ve susuyorum. Sonuçta susmak da çok şey ifade eder.

Kaptan
Mehmet Ali SÖKMEN
https://www.youtube.com/watch?v=Gxd23UVID7k



















