
İklimi sadece güneşten gelen ışınlar belirlemez. Birinci ana faktör Dünya’ nın Güneş’ e olan uzaklığı, ikinci faktör, yeryüzündeki kara ve denizlerin dağılımı ile bu yüzeyleri kaplayan nesnelerin rengi, son ana faktör ise atmosferin yapısıdır. Atmosferdeki gazların oranını, Dünya’ nın Güneş’ ten gelen ışığın ne kadarını tutup ne kadarını uzaya saçacağı belirler. Bu gazların atmosferdeki oranları ve miktarları değişmediği müddetçe iklimimiz de değişmez diyebiliriz. Güneş’ ten gelen enerji, karaların yeri ve renkleri ile atmosferdeki gazların oranı değişmedikçe Dünya’ nın iklim durumu sabittir.
Güneş’ten dünyanın her metrekaresine ortalama 342 watt enerji gelir ve Dünya’ nın Güneş’ ten gelen ışığın %30’luk kısmını yansıttığını söyleyebiliriz.
Cismin, üzerine düşen ışığın ne kadarını yansıttığını belirleyen sayıya, o cismin “albedo” su adı verilir. Albedosu sıfır olan cisim simsiyahtır, albedosu bir olan ise bembeyazdır. Buna göre dünyanın albedosu yaklaşık 0,30 veya %30 dur.
Albedosu 0,30 olan bir gezegenin yüzey sıcaklığını hesaplamak zor değildir ve sonuç -18 derece C çıkar. Bunun anlamı şudur: Dünya’ nın üzerinde hiç atmosfer olmasa yüzey sıcaklığı -18 derece C olacaktı. İklim değişikliği bağlamında en önemli nokta burasıdır. Atmosferin ısının bir kısmını hapsetmesinden ötürü Dünya’ nın ortalama yüzey sıcaklığı +16 drece C’ dır. Aradaki fark, tamamen atmosferin varlığından kaynaklanmaktır.
Son buzul çağı bundan 120 bin yıl önce başlamıştı ve zaman zaman insanoğlu havanın ısındığını düşünerek mağaralardan çıktığında hava aniden soğuyarak insanları tekrar mağaralara sokmuştu.
Havanın bu istikrarsız dönemi bundan 18 bin sene öncesine kadar devam etmiş, daha sonra “ Holosen “ dediğimiz içinde bulunduğumuz dönem başlamış ve halen devam etmektedir. Bu dönemin en belirgin özelliği iklimin değişmemesidir.
Bu dönemde sıcaklık seneler arasında değişim göstermediğinden tarım yapılabilmiş ve medeniyetler kurulabilmiştir.
Devamlı değiştiğini kabul ettiğimiz olguya “ hava durumu “ , değişmediğini düşündüğümüze ise “ iklim “ adını veriyoruz.
İklimi belirleyen, senelerce ölçülen sıcaklıkların ortalamasıdır.
Özetle; hava durumu devamlı değişebilir, oysa iklim daha düzenlidir, bize havanın hangi limitler arasında değişeceğini anlatır ve bu limitler zaman içerisinde değişmez.

Sera Gazları
Atmosferimiz, %78 azot, %21 oksijen ve %1 sera gazlarında oluşur. Azot ve oksijen, Dünya’ dan kaçmaya çalışan ısıyı tutma becerisine sahip değillerdir. Isıyı tutmakta becerikli olan, çok azınlıkta olan sera gazlarıdır.
Dünyanın atmosferinde ısıyı tutan gazlara “sera gazları” diyoruz.
Sera gazlarını iki gruba ayırabiliriz: insanlığın oranını doğrudan etkileyemeyeceği gazlar ile insanlığın oranını doğrudan değiştirebileceği gazlar.
İnsanlığın oranını doğrudan değiştiremeyeceği gaz “su buharı” dır. Su buharı atmosferdeki en önemli sera gazıdır. Su buharı öznel konumuzun dışında olduğundan burada ele alınmayacaktır.
İnsanlığın oranını değiştirebileceği sera gazlarına gelince bunlar; karbondioksit, metan, diazot monoksit, ozon ve kloroflorokarbon (CFC) gazlarıdır. CFC’ ler hariç bu gazların tamamı doğal olarak atmosferde bulunur.
Sera Etkisi
Güneşin yaydığı ışığa kısa dalga boylu ışık, Dünya’ nın yaydığı ışığa ise uzun dalga boylu (kızılötesi) ışık denir.
Azot (N2) ve oksijen (O2) gibi iki atomdan oluşan gazlar uzun dalga boylu ışıkla etkileşime girmezler. “MAHŞERİN ÜÇ ATLISI” olarak tanımlayacağımız, üç ya da daha fazla atomdan oluşan moleküller uzun dalga boylu ışığı emer. Bunlar; karbondioksit (CO2), metan (CH4), ve diazot monoksit (N2O) molekülleridir.
Uzun dalga boylu ışığı emen moleküller “ısınırlar” ve bu ısıyı hemen aynı dalga boyunda dışarı geri vermek isterler. Bu moleküllerin ışığın ne yönden geldiğini anlayıp, emdikleri ışığı da aynı yöne geri vermek gibi bir yetenekleri yoktur. Atmosferdeki bir karbondioksit ya da metan molekülü tam aşağıdan gelen kısa dalga boylu ışığa herhangi bir etki yapmaz ve bu ışık uzaya doğru yoluna devam eder. Oysa aynı molekül tam aşağıdan gelen uzun dalga boylu ışığı emer ve geçmesine izin vermez. Emdikten hemen sonra da dışarıya geri vermek ister. Dışarı verdiği zaman da uzun dalga boylu ışığın ne yönden geldiğini bilmediği için %50 ihtimalle aşağıya doğru, %50 ihtimalle de yukarı doğru gönderir. Bizim açımızdan bakıldığında aşağıdan gelen uzun dalga boylu ışığın yarısı uzaya gider, yarısı da yeryüzüne geri yansır. Bu yansıyan uzun dalga boylu ışık da yüzeyin daha fazla ısınmasına neden olur. Bu olaya “Sera Etkisi” denir.

Küresel ısınmanın kutuplar üzerinde etkisi
Birleşmiş Milletler 2021-2030 arasını “ Okyanus On Yılı “ ( UN Ocean Decade, 2021-2030) ilan etti. Atmosferdeki değişimlere paralel olarak dünya ortalamasının üstünde yüzey suyu sıcaklık değişimleri, deniz seviyelerindeki artış ve bu havzalardaki kuraklık sadece deniz yüzeyini değil aynı zamanda derin denizleri, deniz akıntılarını , barındırdığı canlıları da etkilemekte ve sonuçta ekosistem etkilenmektedir.
Birleşmiş Milletler, içinde bulunduğumuz yıl dahil önümüzdeki on yılı okyanuslar üzerinde iklim değişikliğin olumsuz etkilerini azaltmak üzere iklim politikalarına ayırmıştır.
Küresel iklimi etkileyen en önemli olgulardan biri kutup bölgelerinde oluşan ve yaklaşık 25 milyon kilometre kare alanı kapsayan kara ve deniz buzlarıdır.
Parlak beyaz yüzeyi ile kara ve deniz buzu, albedo etkisi ile çarpan güneş ışığının yüzde seksenini uzaya yansıtarak kutup bölgelerinin soğuk kalmasını sağlar. Küresel ısınma ile eriyen kara ve deniz buzlarının yerini alan kahverengi toprak ve lacivert deniz güneş ışınlarının emilmesine , kara parçasının ve deniz suyunun ısınmasına neden olur. Kara parçasının ve deniz suyunun ısınması ile daha fazla kara ve deniz buzu erir ve bu döngü durdurulmaz ise kara ve deniz buzlarının erimesi, gezegenimizde insan nüfusunun önemli bir kısmını yok edecektir.
Bilimsel çalışmalar son otuz senede Kuzey Kutbu’nda deniz buzu kalınlığı ve genişliğinin önemli ölçüde azaldığını göstermektedir. Bu azalım Kuzey Kutbunda yeni deniz rotalarının oluşmasını sağlamış, senenin ancak 4 ayı ( Temmuz – Ekim ) buzkıran yardımıyla yapılan Kuzey Deniz Yolu ( Northern Sea Route ) seferlerinin bu yıl 8 aya çıktığını da not etmeden geçmeyelim.
Grönland ve Antarktika üzerinde bulunan kara buzları hızla erimektedir. Grönland’daki yüksek hava sıcaklıklarının sonucu buzulların kütle olarak eridiği belirtiliyor. Bölgede Temmuz ve Ağustos aylarında buzullarda günde 8 milyar ton erime meydana geldi. Bunun yaz aylarında kaydedilen olağan erime miktarının iki katı olduğu tespit edildi. Bu yaz Grönland’ın kuzeyinde hava sıcaklığı ortalaması 20 derecenin üzerinde kaydedildi ve bunun yaz dönemlerinde kaydedilen ortalama hava sıcaklığının iki katı olduğu belirtildi. Son 30 yılda Grönland ve Antartika’daki buz kaybı şimdiden altı kat arttı.

Kara ve deniz buzulları farkı
Kara buzlarını deniz buzlarından ayıran en büyük özellik; deniz buzlarının erimesinde deniz seviyesinde herhangi bir yükselme olmayacağına karşın Grönland üzerindeki yaklaşık bir kilometrelik, Antarktika üzerindeki yine yaklaşık üç kilometrelik kara buzlarının erimesi sonucunda deniz seviyesinde oluşacak yükselme. Bu yükselmenin ise sahil kesimlerinde 70-80 metreyi bulabileceğini ifade ediyor bilim insanları.
Bu bozulma deniz seviyesinin yükselmesi ile kalmayacak, tatlı sudan oluşan Grönland ve Antartika’daki buzlar eridiğinde dünyadaki tatlı su kaynaklarının yüzde 70’i direk olarak okyanuslara karışmış olacak. Bu da okyanus akıntılarında ve su döngülerinde ciddi değişimlere neden olacaktır.
Atlantic Meridional Overturning Circulation ( AMOC )
Atlantik Meridyonel Devinim Dolaşımı olarak adlandırılan (AMOC), Atlantik Okyanusu iki temel akıntısı ; Labrador soğuk su ve Gulf Stream sıcak su akıntısında son yüzyılda istikrar kaybı yaşandığı, 1600 yıldır yavaşlayan akıntının tamamen durmak üzere olduğu ve Gulf Stream’in durmasının ise gezegenimiz için önemli kırılma noktası olacağı iklim bilimcilerce dile getiriliyor.
Gulf Stream’in durması durumunda Atlantik Okyanusu ve Hindistan kıyılarında yaşayan milyarlarca insan Gulf Stream etkisiyle oluşacak yağmurlara kavuşamayacak, tarım yapamayacak, Avrupa’da birçok şehir yaşanamayacak kadar soğuk olacak, yıkıcı fırtınalar yaşanacak ve Atlantik Okyanusu’ nun her iki yakasında deniz seviyeleri yükselecek.
AMOC’un itici gücü Arktik Okyanusunun dibine çöken yoğun ve tuzlu deniz suyu. Ancak Grönland’ın üzerindeki buz tabakasının erimesi, süreci daha erken bir aşamada yavaşlatıyor.
Normal koşullarda AMOC, Kuzey Kutbu’na doğru sıcak suları taşıyor. Burada soğuyup yoğunlaşarak dibe çöküyor ardından yeniden güneye akmaya başlıyor. Ancak küresel ısınma suyun soğumasına engel olurken , Arktik buzullarının özellikle Grönland’ın erimesi , bölgeyi daha az yoğun tatlı suyun basmasına ve AMOC akışının zayıflamasına neden oluyor.
Sonuç olarak ; kutup bölgelerinde kara ve deniz buzları küresel ısınma ve albedo etkisi ile hızla erimekte, erime sonucu denizle buluşan tatlı su bölgesel akıntıları etkilemekte ve Atlantik Okyanusu sahil kesimlerinde giderek daha fazla deniz suyu seviyesinin yükselmesine neden olmaktadır. Bu döngünün durdurulamaması durumunda gezegenimizde insan yaşamı altıncı defa yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır.
Hal böyle iken, insanoğlu hala eriyecek buzullardan sonra Grönland , Antartika ve Arktik Okyanusunda değerli maden ve petrol yataklarından pay almak konusunda adeta kirli bir yarışın içindedirler.
Bu yazıda küresel ısınmanın okyanuslar üzerinde sadece kara ve deniz buzlarının erimesinin olası sonuçları ele alınmış, okyanus suyunun asitlenmesi, planktonlar, mercanlar, deniz çayırları, deniz canlıları üzerindeki olumsuz etkileri ise başka bir yazıya bırakılmıştır.
Artık aklımızı başınıza almanın zamanı geldi ve geçiyor .
Son sözleri İklim Krizi zirvesinde BM Genel Kurulu’nda dünya liderlerine yaptığı çarpıcı konuşma ile iklim aktivisti Greta Thunberg söylesin;
“İnsanlar ıstırap çekiyor, insanlar ölüyor, koca koca ekosistemler çöküyor, bir kütlesel yokoluşun eşiğindeyiz ve sizin tek konuştuğunuz şey para puldan, sonsuz ekonomik büyüme masallarından ibaret. Bu ne cüret!”

Levent Akson
Not 1: Bu yazıda Profesör Levent Kurnaz’ın ‘Son Buzul Erimeden’ isimli kitabından faydalanılmış ve alıntılar yapılmıştır.
Not 2: Bu yazı Yeni Deniz Mecmuası’nda yayınlanmıştır.










KÜRESEL SUMUD FİLOSU’NA MÜDAHALE
TÜRK LOYDU’NDA PROF. DR. ORAL ERDOĞAN GÜVEN TAZELEDİ
İSRAİL YUNAN KARASULARINDA SUMUD FİLOSU’NA SALDIRDI
NASA BAŞKANI: ‘PLÜTON’U YENİDEN GEZEGEN YAPALIM’