ATATÜRK FATİH’E BÜYÜK SAYGI DUYARDI
Erken Cumhuriyet’in tören rejimi, meşruiyetini hanedandan, fetihçi-imparatorluk mirasından ya da sultanî ihtişamdan değil; milli egemenlikten, halk iradesinden, Cumhuriyet’in ilanından, Milli Mücadele’den ve yeni yurttaşlık ideolojisinden üretmiştir. Bu nedenle 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos ve 29 Ekim gibi tarihler resmî hafızanın merkezine yerleşirken, İstanbul’un fethi Atatürk döneminde aynı yoğunlukta ve devlet eliyle kutlanan bir tarihsel olay hâline gelmemiştir. Akademik çalışmalar, Atatürk döneminde İstanbul’un fethine dönük belirgin ve süreklileşmiş bir resmî kutlama girişimine rastlanmadığını; buna karşılık rejimin kurucu bayramlarının yeni ulus-devletin törensel meşruiyetini oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Bu tercih, yalnızca laiklik vurgusuyla değil, aynı zamanda yeni devletin kendi siyasal soy kütüğünü Osmanlı hanedanından ziyade milli egemenlik ilkesine bağlama iradesiyle de ilgilidir. Burada kritik ayrım şudur: Atatürk döneminde İstanbul’un fethinin resmî tören takviminin merkezine alınmaması, Atatürk’ün Fatih Sultan Mehmet’i küçümsediği ya da Osmanlı geçmişini toptan reddettiği anlamına gelmez. Aksine Atatürk’ün tarih anlayışı, geçmişi bütünüyle silen değil; seçerek, çözümleyerek ve bugünün ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yorumlayan bir yaklaşımdı. Atatürk, Osmanlı siyasal yapısının şahsî saltanat ve hilafet gibi unsurlarını eleştirmiş, fakat tarihî şahsiyetleri değerlendirmede çok daha ayırt edici davranmıştır. Onun için tarih, yalnızca nostaljik bir alan değil, devlet yönetiminde ders çıkarma, karşılaştırma yapma ve toplumu ikna etme aracıydı. Bu yüzden Osmanlı geçmişine ilişkin eleştirisi, kurumlara ve siyasal biçimlere yönelirken; askerî deha, devlet kuruculuğu ve stratejik sezgi gibi vasıflar taşıyan tarihî figürlere yaklaşımı daha saygılı ve analitiktir.

Atatürk’ün Fatih Sultan Mehmet’e bakışı da tam bu noktada berraklaşır. Atatürk Araştırma Merkezi’nde yer alan derlemeye göre Atatürk, “Çok kereler Fatih’in karşısında kaldığı sorunları düşündüğüm zaman, ben de aynı çözüm yollarına varmışımdır. Yalnız, Fatih benim karşısında kaldığım hadiselere nasıl çözüm yolu bulurdu, bunu çok merak ederim. İkinci Mehmet büyük adamdır, büyük!” diyerek Fatih’i açıkça büyük bir tarihî şahsiyet olarak tanımlamıştır. Bu ifade, sıradan bir övgüden çok, iki devlet kurucu lider arasında zihinsel bir akrabalık kurma girişimi olarak okunabilir. Atatürk burada Fatih’i bir hanedan temsilcisi olarak değil, büyük tarihî meseleler karşısında çözüm üreten bir stratejist olarak değerlendirmektedir. Bu yaklaşım, erken Cumhuriyet’in tarih siyasetinin temel karakterini de gösterir: Osmanlı mirası kurumsal bakımdan sorgulanabilir, fakat Türk tarihinin büyük kurucu figürleri tarihsel liyakat ölçüsünde saygıyla anılabilir. Atatürk’ün Fatih’e duyduğu ilgi yalnızca söz düzeyinde değildir; okuma pratiği de bunu desteklemektedir. Atatürk’ün okuduğu tarih kitapları üzerine yapılan son çalışma, onun Lütfi Paşa’nın Tevarih-i Âl-i Osman’ı, Peçevi Tarihi ve Abdurrahman Şeref’in Tarih-i Devlet-i Osmaniyye’si gibi eserler üzerinden Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş dönemlerini dikkatle izlediğini göstermektedir. Aynı çalışma, Atatürk’ün özellikle Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dönemlerine ilişkin kısımlarda notlar aldığını ve fetihlerle ilgili bölümleri ayrıca işaretlediğini belirtir. Bu veri önemlidir; çünkü erken Cumhuriyet’in Osmanlı geçmişiyle ilişkisinin “kopuş” kadar “seçici devamlılık” da içerdiğini kanıtlar. Atatürk, Osmanlı’yı yeni rejimin doğrudan meşruiyet kaynağına dönüştürmemiştir; fakat devlet tecrübesi, strateji ve tarih şuuru bakımından özellikle yükseliş devri şahsiyetlerine ciddi bir ilgi göstermiştir. Bu çerçevede Atatürk dönemindeki fetih kutlamalarının sınırlı kalmasını, Fatih’in tarihsel prestijiyle değil, Cumhuriyet’in öncelikleriyle açıklamak daha isabetlidir.

Erken Cumhuriyet, Ankara merkezli yeni bir siyasal coğrafya, yeni bir vatandaşlık dili ve yeni bir törensel takvim kuruyordu. İstanbul ise artık imparatorluk başkenti değil, yeni devletin önemli fakat eski merkeze ait bir şehriydi. Fetih anlatısı da doğrudan doğruya padişahlık, imparatorluk ve İslamî-askerî ihtişamla ilişkilendiği ölçüde, Cumhuriyet’in kurucu anlatısının birincil referansı olamazdı. Nitekim literatürde erken Cumhuriyet’te İstanbul’un fethinin “fazlaca üzerinde durulmayan” bir tema olarak kalması, basit bir unutma değil, yeni ulusal hafızanın hiyerarşik olarak kurulması şeklinde yorumlanmaktadır. Bununla birlikte 1938 sonrasında, özellikle İnönü döneminde, fetih meselesinin yeniden kurumsal ilgi görmeye başladığı anlaşılmaktadır. 1939’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün talimatıyla 1953’te kutlanacak 500. Yıl için hazırlıklara başlanmış, 1941’de Hasan Âli Yücel başkanlığında bir komisyon kurulmuştur. Bu safha, Atatürk dönemi ile Demokrat Parti dönemi arasına yerleşen çok önemli bir geçiş evresidir. Zira 1953 kutlamaları her ne kadar kamuoyunda daha çok Demokrat Parti ile özdeşleşmiş görünse de hazırlıklarının entelektüel, bürokratik ve kültürel zemini aslında tek parti döneminin son yıllarında oluşturulmuştur. Bu durum, fetih kutlamalarının DP iktidarıyla bir anda “icat edilmediğini”, aksine CHP-İnönü döneminde kurumsal olarak hazırlanan bir kültürel-politik projenin DP yıllarında görünürleştiğini göstermektedir. 1950’de, Demokrat Parti iktidara gelmeden hemen önce, “İstanbul’un Fethinin 500. Yılı ve Müteakip Fetih Yıllarını Kutlama Derneği”nin kurulması ise bu geçişin kurumsal ayağını tamamlamıştır. Söz konusu dernek, iktidar değişikliğine rağmen çalışmalarını sürdürmüş; maddi güçlükler içinde olsa da 500. Yıl kutlamalarının omurgasını oluşturmuştur. Bu durum, tek parti ile DP arasında basit bir kopuş anlatısının yeterli olmadığını, bazı tarihsel sembollerin farklı siyasal kadrolar tarafından farklı tonlarda sahiplendiğini göstermektedir. Akademik literatürde özellikle Bölükbaşı’nın çalışması, 1950’lerde fetih temasının resmî ideolojiye tümden karşıt bir alan yaratmadığını; tersine bazı uyarlamalarla tek parti döneminin millet ve tarih kavrayışını yeniden eklemlediğini savunur. Bu değerlendirme önemlidir; çünkü çoğu popüler anlatı, 1953’ü yalnızca “DP’nin Osmanlı açılımı” gibi sunarken, arka plandaki kurumsal devamlılığı ihmal etmektedir.

500. Yılında İstanbul’un fethi
Demokrat Parti döneminde 500. Yıl kutlamaları gerçekten de büyük bir tarihsel fırsat olarak görülmüştür; ancak bu fırsat, dış politika dengeleri yüzünden tam anlamıyla devletin en üst düzey katılımıyla sahnelenememiştir. 1953, bir yandan İstanbul’un fethinin 500. Yılı, öte yandan Türkiye ile Yunanistan arasında Balkan Paktı arayışlarının yoğunlaştığı bir yıldır. Ramazan Baş’ın gösterdiği üzere, Türkiye bu tarihî olayı çok görkemli biçimde kutlamak istemiş, fakat Türk-Yunan ilişkilerindeki hassas dengeler nedeniyle hazırlıkların son aşamasında belirgin bir yavaşlama ve çekingenlik ortaya çıkmıştır. Celal Bayar ile Adnan Menderes’in kutlamalara katılmaması, Türkiye’de basın ve kamuoyu tarafından hayal kırıklığıyla karşılanmış; buna karşılık Yunanistan tarafında ihtiyatlı ve sağduyulu bir tavır olarak yorumlanmıştır. Bu tablo, DP dönemindeki fetih kutlamalarının yalnızca iç siyaset ürünü olmadığını, Soğuk Savaş diplomasisiyle de sınırlanan bir tarih politikası olduğunu gösterir. Buna rağmen 1953 kutlamaları son derece kapsamlı bir kültürel seferberlik doğurmuştur. İstanbul’da on gün boyunca bilimsel, kültürel ve sanatsal etkinlikler düzenlenmiş; konferanslar, sergiler, yarışmalar, tören yürüyüşleri, spor faaliyetleri, hatıra pulları ve Fatih portreleriyle geniş bir kamusal hafıza üretimi gerçekleştirilmiştir. Basına yansıyan yazılar, 500. Yılın yalnızca tarihî bir anma değil, millî gurur, tarihsel süreklilik ve toplumsal dayanışma duygusunu güçlendiren bir sembolik alan olarak işlendiğini gösterir. Yerel basının konuya yoğun ilgisi de, kutlamaların İstanbul’la sınırlı kalmadığını, taşraya kadar yayılan bir millî hadise hâline geldiğini ortaya koymaktadır. Böylece fetih, Demokrat Parti yıllarında hem merkezî devlet söylemi, hem yerel basın, hem de sivil dernek faaliyetleri üzerinden çok katmanlı bir anma rejimine dönüşmüştür.

Bütün bu veriler birlikte düşünüldüğünde, Atatürk döneminden Demokrat Parti dönemine uzanan çizgide İstanbul’un fethi kutlamalarının tek doğrultulu bir gelişim izlemediği görülür. Atatürk devrinde fetih, resmî tören takviminin merkezine alınmamış; çünkü Cumhuriyet, kendi kurucu meşruiyetini milli egemenlik ve devrim bayramları etrafında inşa etmiştir. Ancak bu tercih, Fatih Sultan Mehmet’in tarihsel değerinin inkârı anlamına gelmemiş; Atatürk’ün hem sözlerinde hem okuma notlarında görüldüğü üzere Fatih, büyük bir devlet adamı ve stratejist olarak saygıyla değerlendirilmiştir. İnönü döneminde 500. Yıl hazırlıkları kurumsal temele oturtulmuş, Demokrat Parti döneminde ise bu hazırlıklar daha görünür ve kitlesel bir kutlama pratiğine dönüşmüştür. Ne var ki 1953 deneyimi, fetih hafızasının yalnızca millî gururla değil, dış politika, ideoloji, merkezî meşruiyet ve tarihsel seçicilikle de şekillendiğini açık biçimde göstermiştir. Bu nedenle İstanbul’un fethi kutlamaları meselesi, yalnızca bir anma tarihi değil; Türkiye’de devletin geçmişi hangi ölçütlerle seçtiğini, nasıl törenselleştirdiğini ve hangi siyasal bağlamlarda yeniden yorumladığını gösteren son derece öğretici bir laboratuvar niteliğindedir.
Kaynakça
Akça, B. (2024). İstanbul’un Fethi’nin 500. Yıldönümü kutlamaları ve Muğla basınına yansıması. Tarih ve Gelecek Dergisi, 10 (1), 60-70.
Aslan, D. A. (2011). Cumhuriyet’in törensel meşruiyeti: Ulus-devlet inşa sürecinde milli bayramlar (1923-1938) (Doktora tezi), Ankara Üniversitesi, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü). YÖK Ulusal Tez Merkezi.
Baş, R. (2024). Demokrat Parti dönemi Türk-Yunan ilişkileri bağlamında İstanbul’un fethinin 500. Yıl kutlamaları. MAKÜ-Mehmet Akif Ersoy Dergisi, 2(2), 1-20.
Bölükbaşı, M. (2013). Bir “gelenek icadı” olarak İstanbul’un fethi. Sosyoloji Dergisi, (28), 67-88.
Bolat, B. S. (2007). Milli bayram olgusu ve Türkiye’de yapılan Cumhuriyet bayramı kutlamaları (1923-1960)* (Doktora tezi, Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü). YÖK Ulusal Tez Merkezi.
Çoruk, A. Ş. (2016). Bir gelenek icadı olarak II. Meşrutiyet döneminde gerçekleştirilen İstanbul’un fethi törenleri. FSM İlmi Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, (7), 79-98.
Durmaz, F., & Menekşe, M. (2025). İstanbul’un fethinin 500. Yıl dönümünü anmak ve anlamak: Basına yansıyan yazılar üzerine bir analiz. Tarih ve Gelecek Dergisi, 11(2), 279-325.
Öztürk, E. N. (2026). Atatürk’ün tarih ile olan ilişkisi ve tarih anlayışı. Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 16 (1), 43-65.
Pehlivan, Y. M. (2024). Atatürk’ün okuduğu tarih kitapları hakkında bir değerlendirme. YAZIT Kültür Bilimleri Dergisi, 4 (2), 355-377.
Tağmat, Ç. D. (2015). Fetih Derneği ve İstanbul’un fethinin 500. Yılı. Journal of History Culture and Art Research, 3 (4), 46-60.
T.C. Atatürk Araştırma Merkezi. (t.y.). Tarih görüşü (Dünya ve Türk tarihi).










Yorumlar kapalı.