
İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı ve yıpratıcı sonuçlarının ardından ortaya çıkan iki kutuplu uluslararası sistemde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) karşı kurgulanan NATO, temelde Kuzey Atlantik’in güvenlik mimarisini baz alan ve bu doğrultuda evrimleşen askeri bir ittifaktır. İki büyük, ancak süreç bakımından tek büyük savaş olan dünya savaşlarının uluslararası sistemi getirdiği nokta, Avrupa’nın neredeyse tamamının tarumar olduğu, milyonlarca insanın öldüğü, altyapının, üretim olanaklarının çöktüğü ve ekonomilerin küçüldüğü bir siyasi güç boşluğuydu.

Bu boşluğa benzer şekilde, sistemik olarak açığa çıkan güç boşlukları tüm tarihsel süreç boyunca bir Deniz Gücü tarafından doldurulmuştur. 20. yüzyılın ilk yarısında da yine bir Deniz Gücü olan ABD tarafından oldukça kârlı ve hacimli bir kapitalist stratejiyle dolduruldu. Kıtasal Güçlerin açık denizlere ve okyanusların sunduğu zenginliklere erişim için giriştiği mücadeleye karşı gösterilen Deniz Gücü refleksi, uluslararası sistemin siyasi ve iktisadi olarak türbülansa girdiği dünya savaşları koşullarını doğurmuş, bu koşullar sistemik bir modus operandi hali olan jeopolitik düalizm dinamiklerinin tüm yer küreye yayılım ritmini yükseltmiştir. Bu yüksek basınca dayanamayarak kırılan jeopolitik faylar Sovyetler Birliği’yle 1990’lı yıllara kadar sürecek rekabetin zeminini hazırlamıştır. Avrupa’nın yeniden imar ve iskanı, akışkan sermayenin yeni bir mekânsal hacim kazanması da bu şekilde gerçekleşti.

DENİZ GÜCÜ KARASAL GÜCÜ GEÇİYOR
Ancak 21. yüzyılın şafağında aniden ortadan kaybolan “ortak düşman”, nam-ı diğer Sovyet tehdidi, o ana değin inşa edilmiş bulunan bütün güvenlikleştirme iklimini boşa çıkarmıştı. NATO kuruluş gayesinden mahrum kalmış, yeni bir varoluş sebebi arayışına geçmişti. Bu arayış aslında İttifakın kuruluşuna, yayılımına ve nüfuzuna dair nüveleri de kendi içinde barındırmaktaydı. Başta belirtilen ironik eser seçimindeki gibi NATO’nun varlığına dair sebepler ve devamlılığına dair çabalar da benzeri ironiyi barındırmaktaydı. Bugün ABD karar alıcıları ve Fransa gibi NATO üyeleri de İttifakın “beyin ölümünün” gerçekleştiğini kabul etmektedirler. İttifak, küresel rekabette avantajlı pozisyonda olan Deniz Gücünün, Kıtasal Gücü karada tutmaya, kıtasal iç kesimlere itmeye odaklanmış genel strateji çerçevesindeki bir güvenlik mimarisinin arayüzüydü. Bunun adı çevreleme (containment) olarak kondu ama adının bir önemi bulunmamaktaydı. Zira ister çevreleme olsun ister kenar kuşak (rimland), temelde aynı jeopolitik düalizm ve deniz jeopolitiği etkisi gerçekleşmekte ve kıtasal iç kesimlere sirayet etmekteydi. Bu bağlamda NATO, bir Süper Güç tarafından uluslararası sistemi re-organize etmek için dizayn edilen siyasi ve askeri bir aparat olarak teşkil edilmiştir. Diğer bir ifadeyle İttifakın rotası Anglofon Deniz Gücünün stratejik hedefleri ve tehdit algılamaları doğrultusunda çizilmektedir. Bu, maddenin tabiatı gereğidir ki son yıllarda rahatlıkla gözlemlenebileceği gibi NATO nezdinde ABD ve AB üyesi ülkelerin makas değişimine gittikleri de aşikardır. ABD, devlet kurma ve savaş yapma gibi temel sistemik maliyetleri artık Avrupalılara yükleyemeyeceğine ikna olmuş görünmektedir. Son on yıllarda, geçmişe nazaran zayıflayan Avrupa üretim olanaklarına ve negatif yönlü iktisadi ivmelenmesine ek olarak savunma bütçelerinin NATO’nun stratejik amaçlarına hizmet edecek ölçünün altında kalması bahse konu kopuşu derinleştirmektedir. Batı, artık yekûn bir ittifak sistemi içerisinde kalamayacak kadar güç dengesizlikleri ve iktisadi hacimsizlikle sınanmaktadır.

İttifakın geleceği farklı bir tartışmanın konusu olmakla beraber Türkiye açısından öncelikle merkeze alınması gereken konuların başında İttifak bekası değil, kendi ulusal gücünün yine kendi potansiyel gücüne oranının İttifakla bitlikte ne yönde seyrettiğidir. Sadece NATO değil herhangi bir ittifak üyeliğinin jeopolitik rasyonellik dahilinde ele alınması gereğidir. Bu bağlamda Türkiye’nin konumlanması, olabildiğince fayda elde edecek, minimum zarar görecek şekilde ve optimal fayda/maliyet zeminine oturtulmuş ulusal güvenlik öncelikli müttefiklik politikaları yönünde olmalıdır. Şu unutulmamalıdır ki bandonun seçimi olan eserin ima ettiği gibi uluslararası ilişkilerde vitrine itimat etmemek, görünene aldanmamak gerekmektedir. NATO stratejik öncelik olarak ne Avrupa’nın ne de Türkiye’nin güvenliğini önceler. Bu en başta kuruluş sonra da örgütsel mantığına aykırıdır. İttifak, ABD’nin uluslararası sistemdeki küresel erişiminden, jeopolitik basınç dinamiklerinden ve sorgulanmakta olan “kurala dayalı düzene” karşı hareketlerin momentumundan kaynaklanan sistemik maliyetlerin mekânsal ve zamansal açıdan bölüştürmesine hizmet edecek şekilde tasarlanmıştır. Bu bir eleştiri değildir. Zira, Amerikan merkezli hegemonyanın sistemik krizleri ve kaosu, jeopolitik basınç dinamiklerini yönetme metodu elbette yine kendi yol haritasına ve kendi ulusal çıkarlarına hizmet edecektir.

Eleştirilmesi gereken nokta, tüm aktörlerin bu yol haritasına ve Amerikan ulusal çıkarlarına hizmet etmek noktasında ne kadar “gönüllü” oldukları ve bunu vurgulamakta birbirleriyle kıyasıya yarıştıklarıdır. Jeopolitik dinamikler tarihsel süreçte değişir, dönüşür ancak ideolojik davranış kalıplarıyla şekillenmez, duygusallığı ve romantikliği yok sayar. ABD’nin uluslararası sistemde biriken yüksek jeopolitik basıncı ve buna bağlı her türlü maliyeti dışsallaştırmak maksatlı NATO’yu hayatta tutma çabası, ABD Deniz Piyadeleri Bandosunun 1949’da seslendirdiği eserdeki ironinin jeopolitik tezahürüdür.

Günün sonunda Türkiye de 1952 yılında bu güvenlik şemsiyesi altına dahil edildi. Başta ABD olmak üzere İttifak üyelerinin bu duruma rıza göstermelerinin çeşitli sebepleri bulunmakla beraber en dikkat çekici nokta bunun bir tercihten ziyade jeopolitik zorunluluk olmasıdır. Türkiye açısından ise bu şemsiyeye dahil olmak bir seçenek miydi yoksa bir zorunluluk mu tartışmasının yersizliği bir kenara dursun, Türkiye’nin NATO’dan ne fayda sağladı eksenindeki bir tartışma masaya yatırılmalıdır. İlk etapta Türkiye Batı bloğu için Türk Boğazlarını tutan sadık bir güney kanat ülkesiydi. Bu noktada ABD’den gelen askeri hibeler, bazılarınca her ne kadar minnetle karşılansa da Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan yerli savunma tesislerinin kapanmasına yol açarak Türkiye’yi neredeyse tamamen dışa bağımlı hale getirmişti. Bu noktada öne çıkan bazı argümanlar ikna edici olmaktan uzaktır. Örneğin, askeri teknoloji transferiyle modernize olan Türk Ordusu, yakın Sovyet tehdidine karşı NATO’nun oluşturduğu güvenlik şemsiyesiyle güvenlikli kalan Anadolu coğrafyası vb., argümanlara odaklandığımızda algı ve olgu çatışması, tezatlığı başlar. Zira, İttifak’a dahil olunmasından günümüze değin NATO bünyesindeki Türkiye’nin herhangi bir ulusal güvenlik kaygısına da kulak asılmamıştır. Bu açıdan akla ilk gelen husus 1963-1964 Kıbrıs Krizi’dir. Adadaki Türklerin güvenliğini sağlamak amacıyla garantörlük haklarını kullanarak askeri müdahale seçeneğini masaya yatıran Ankara dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’dan, diplomatik teamüllerden ve nezaketten uzak, dahası saygı sınırlarını da oldukça aşan bir mektup almıştır. Bu durum müttefiklik ruhunun hiç oluşmadığının en bariz göstergesidir.
Müttefiklik ruhunun yokluğuna delalet diğer bir kritik hadise ise 20 Temmuz ve 14 Ağustos 1974 tarihlerinde gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekâtına ilişkin yaklaşımdır. Türkiye’nin ulusal çıkarlarını koruma kararlılığını en ciddi ve en net tavırla sergilediği noktada NATO, müttefiki Türkiye’ye yönelik 1975-1978 yılları arasında sürecek ağır bir silah ambargosu kararı almıştır. Bununla beraber, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte Orta Doğu’da, Kafkaslar ve Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan güç boşluklarının müttefik Türkiye tarafından doldurulması girişimi de olumlu karşılanmamıştır. Türkiye’nin Karadeniz’de Montrö Sözleşmesi’ni uygulama noktasındaki dirayeti, sahildarlarla iş birliği geliştirerek Karadeniz’in bir barış denizi hüviyetine bürünmesine ön ayak olmasına, NATO ve Rusya arasında tutarlı dengeleyici rolüne, Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması gibi uluslararası krizlerde arabuluculuğuna rağmen güney sınırlarının ötesinde doğan tehditler ve uzunca yıllar boğuştuğu terör gibi ulusal güvenlik meseleleri noktasında yeterince desteklenmemiştir.

Türkiye, PYD/YPG’nin müttefiklerce resmen terör örgütü olarak tanınmasını şart koşmuş, bu husus da müttefikler tarafından uzunca bir zaman sürüncemede bırakılmıştır. Benzer durum 2022 yılında başlayan Ukrayna-Rusya krizi esnasında İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği başvurularında yaşanmıştır. Bu ülkelerin terör örgütlerine barınma fırsatı sağladığı ve silah ambargoları gerekçesiyle Türkiye tarafından üyelik süreci akamete uğratılmak zorunda kalmıştır. Bu durum biraz da naif bir biçimde, Türkiye Batı’nın karar alma süreçlerine etki etmektedir şeklinde okunabilir. Ancak biraz daha gerçekçi olunduğunda diğer taraftan Batı’nın karar alma süreçleri devamlı ve doğrudan Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle çatışmaktadır şeklinde de okunabilir. Benzeri çıkar çatışmaları daha da çoğaltılarak ele alınabilir. Ancak Türkiye bir çıkar uyumlulaştırması hedeflemek de bir zorunluluk değildir. Zira bu noktada Türkiye’nin potansiyel gücü realize edilmelidir. Potansiyeline erişmiş bir Türkiye’nin ittifak dahilinde olsun olmasın siyasi gücü ve sisteme etki kabiliyeti de yükselecektir. Bir NATO üyesi olarak ittifak içinde ulusal güvenlik ve milli çıkarları öncelenebilmesinin Türkiye için yegane yolun ise dış politika pergelinin iğnesinin Ankara merkezli, Cumhuriyet değerleri odaklı, kurucu değerler ve jeopolitik gerçekliklerin harmanlanarak belirlendiği bir noktaya konularak ve Denizcileşme vizyonuyla çizilen dairenin çapının Mavi Vatan ufuklarıyla belirlenerek çizilmesi gerektiği aşikardır.

Başta ABD olmak üzere NATO ittifakı, özellikle Orta Doğu ve Kafkas coğrafyalarında Türkiye dışında sırtlarını yaslayabileceği sağlam müttefik bulmak noktasında tıkanıklık yaşamaktadır. Zira bu coğrafyalar sair ekseriyetle başarısız devletlere (failed state) ev sahipliği yapar ve potansiyel kriz üretim mekânlarıdır. Avrupa coğrafyasında ise durum daha da içler acısı görünmektedir. Aşınmakta olan Batı sosyokültürel yapısına ek olarak AB üyesi NATO müttefiklerinin savunma sanayi bütçe ve kapasiteleri, nüfus ve yaşlanma hızları, iktisadi kaynakları, üretim olanakları zayıflamaktadır. Bu gibi konu başlıklarından yola çıkarak NATO’ya yaptıkları mali ve askeri katkılar doğrudan ABD tarafından eleştiri konusu edilirken, Türkiye geçtiğimiz yüzyıl boyunca kendisine uygulanan ambargolar ve çifte standart sebebiyle kabuğunu çoktan kırmış durumdadır. Yerli üretim yelpazesinin büyümesi, askeri teknoloji ve ekipmanda kendine yeterlik yolunda gösterilen gelişim kötü komşunun ev sahibi yaptırdığı konulardandır. Türkiye, müttefiklerince uygulanan ambargolar, kısıtlama ve dışlamalar sebebiyle neredeyse 75 yıldır çeşitli yetenek setlerini kendi imkân ve kabiliyetiyle geliştirmek zorunda kalmıştır. Ambargoların sebebiyle özellikle 1975’te ASELSAN başta olmak üzere TUSAŞ ve HAVELSAN gibi kurumların temellerinin atılmasıyla yakalanan ivmelenme sürdürülmelidir.

Tüm bunlar bir yana dursun, Türk Ordusunun gerek askeri esneklik gerek disiplin ve kabiliyetler noktasında NATO müttefikleri arasındaki parlak konumu zaten su götürmez bir gerçek olarak öne çıkmaktadır. Fakat bu durum İttifakın stratejik hedefleri uğruna Türk Ordusunun ucuz kan olarak cepheye ya da kriz bölgesine gönderilmesi şeklinde algılanmamalıdır. Evvelce de ifade edildiği gibi NATO miadı dolmuş bir güvenlikleştirme ürünüdür. Günümüz uluslararası sisteminin dinamikleriyle yan yana geldiğinde siyasi, ekonomik ve örgütsel karşılık bulmak güçleşmektedir. Bu bağlamda bir Güç Geçişi (Power Transition) fazını tecrübe eden uluslararası sistemin yeni ve yeniden üreteceği dinamikler ağırlık kazanana kadar NATO, diğer tüm miadı dolan kurumlar gibi ağır aksak da olsa varlığını sürdürecektir. Bu açıdan Türkiye hem ordusu hem de geliştirdiği yetenek setleriyle bu geçiş sürecini optimal fayda/maliyet denklemiyle planlamalıdır. Örneğin Orta Doğu’daki mevcut savaş ve kriz alanları, İran savaşı ve düzensiz göç gibi konu başlıklarında NATO’nun güney sınırlarının güvenliğini önceleyen İttifak politikalarının tek başına kabul edilebilir olmadığını vurgulamalıdır. Türkiye bu hususlarda İttifakın askeri yükünü, kendi ulusal güvenlik dinamikleriyle birlikte kurgulayacağı parametrelerle beraber ve müttefikan kabul ettirmeksizin gereksiz yükler altına girmemelidir.
Hassaten Karadeniz coğrafyası ve deniz alanları söz konusu olduğunda Türkiye’nin dengeleyici bir güç olarak konumlandığı unutulmamalıdır. Artan deniz ve hava güvenliği riskleri, mayın temizleme faaliyetleri ve Ukrayna-Rusya krizinin getirdiği güvenliksiz ortamın dinamikleri NATO’nun değil Karadeniz sahildarlarının ve Türkiye’nin inisiyatifine bırakılmalıdır. Halihazırda Türkiye bu konuda gerek Montrö gerek diğer ikili ve çoklu anlaşmalar ışığında Karadeniz’de barış ikliminin korunması için gerekli çabayı göstermektedir. Müttefiklerden Montrö’ye bağlılık ve tam saygının gösterilmesi noktasındaki hassasiyetin gösterilmesi beklenmektedir. Türkiye, genç Cumhuriyet uluslararası sistemin daimî bir parçası olduğu günden beri aktif ve tarafsız bir dış politika vizyonu sergileyen, bölgesel ve küresel barışı desteklemek noktasında dünya devletler ailesinin belki de en samimi aktörüdür. Böyle olmakla beraber, gerektiğinde kendi ulusal çıkar ve menfaatlerini askerî açıdan da koruyup yüceltebilecek kabiliyetlere de fazlasıyla sahiptir. Ev sahibi Türkiye, kendi bağımsız dış politika vizyonu ile NATO yükümlülüklerini dengeleyebildiği koşullarda gerek İttifakın gerek kendisinin maksimum fayda alabileceği sistemik koşullar oluşmuş demektir. Aksi durumda Müttefikliğin anlamsız ve irrasyonel olduğu bir gerçekliktir.
Türkiye, İttifakın yegâne istikrar sağlayıcı aktörlerinden ve kolektif güvenliğin en büyük payandalarından biri olmaya devam edecekse bu belirli koşullarda gerçekleşmelidir. Ankara, Batı bloğunun karar alma mekanizmalarına körü körüne itaat eden pasif bir müttefik rolünü reddetmelidir. Türkiye, Güney sınırlarının güvenliği noktasında eksik ittifak desteğinin sağlanmasını, Doğu Akdeniz deniz alanları konusunda müttefiklik ruhuna aykırı hamlelerden kaçınılmasını, Ege Denizi’nde sorunsallaştırılmış denizel mekân ile Lozan ve Paris Anlaşmaları gereği Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar özelinde Türkiye karşıtı konumlanmalardan uzaklaşılmasını, Montrö Boğazlar Sözleşmesine tam ve kesin riayet edilmesini NATO’dan talep etmek zorundadır. Bu belirli kalemler mevcut koşullarda Türkiye’nin ulusal güvenliğini doğrudan tehdit eden konular olarak öne çıkmaktadır. Ülkenin bekasını tehdit eden konularda müttefiklerle yüzleşmek, diplomatik krizleri göze almak ve gerektiğinde veto hakkını sonuna kadar kullanarak ittifak siyasetini dizayn etmek sadece söylem bazında değil, yukarıda sayılan belli başlı konu başlıklarında ittifaka adım attırmak suretiyle başarılabilir. Günün sonunda jeopolitik gerçeklikler her türlü hamaseti çürütmeye muktedirdir. Öte yandan kimilerince öne sürüldüğü gibi NATO üyeliği sadece askeri modernizasyonun sağlanmasında yüksek katkı sağlandığı için ya da artık sahneden çekilmiş bulunan üretilmiş düşman Sovyetlerin yokluğunda katlanılacak bir maliyet olmamalıdır.

Türkiye, kendi ulusal gücünün potansiyeline eriştiği noktada ve La Valse eserinin yankılanacağı uluslararası sistemde, “yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de orada yerini” alır diyebildiği koşulları yaratmak zorundadır. Bu koşulların yaratılması için Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek de yoktur. Mustafa Kemal Atatürk’ün genç Cumhuriyete bıraktığı dış politika vizyonunun modern çağa uyarlanması ve yüksek ulusal bilinç fazlasıyla kafidir. Türkiye, Soğuk Savaş döneminin pasif “bandwagoning” politikasını terk ederek esnek ittifaklar kurduğu ve kendi inisiyatiflerini geliştirdiği proaktif bir dış politikayı merkeze almalıdır.

ERSİN ELİKOĞLU- JEOPOLİTİK ANALİST
Bilal Ersin Elikoğlu, deniz jeopolitiği, deniz güvenliği ve jeoekonomi konuları üzerine odaklanan bir jeopolitik analist olarak makale, yorum ve analiz üretmektedir. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Denizcilik Çalışmaları programında doktora çalışmalarına devam eden Elikoğlu, TASAM (Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi) gibi kurumlarda deniz yetki sahaları, enerji arz güvenliği ve deniz gücü alanında akademik makaleler kaleme almıştır. Daha önce Hazine ve Maliye Bakanlığında görev alan Elikoğlu, çalışmalarında Türkiye’nin deniz hak ve menfaatleri ile denizcileşme politikalarını analiz etmektedir. Ayrıca güncel denizcilik ve jeopolitik konularını, Deniz Kartalı, Asya Çağı ve Deniz Ablukası gibi platformlarda yayınlamaktadır.

























Yorumlar kapalı.