“Güle güle git. Kazanacaksın.”
“Bir gün, Atatürk beni nezdlerine çağırdılar. Meseleyi bir daha izah etmemi istediler. Anlattım ve sözlerimi şöyle tamamladım: Paşam, Lahey Adalet Divanı’na gidelim. Kimin haklı olduğu orada meydana çıksın. Ben, hakkımızdan eminim. Müsaade ederseniz, davamızı ben müdafaa edeyim. Kaybedersem, memlekete bir daha dönmem. Fakat kazanacağız. Hem, Adalet Divanı önüne gitmeden Fransızların dediğini yapacak olursak, Fransız devletinin tehditleri karşısında boyun eğmiş olacağız. Bu da onlara diğer meselelerde aynı tehditleri öne sürmek cesaretini verecektir. Hâlbuki Lahey Divanı’na gidersek davayı kaybetsek dahi şeref ve haysiyetimiz zedelenmez. Zira milletlerarası bir mahkemenin hükmüne uymak şerefsizlik değil, bilakis büyük şereftir.”

Bu sözler üzerine Atatürk bana:
“Güle güle git. Kazanacaksın. Kazanmasan da memleket seni bağrına basacaktır, dedi.
EGEMENLİK MÜCADELESİNDEN ULUSLARARASI HUKUK İLKESİNE
Uluslararası hukuk tarihinde bazı davalar, kendi zamanlarının çok ötesine geçerek evrensel ilkelerin doğumuna zemin hazırlar. 1927 yılında Lahey’de karara bağlanan Bozkurt-Lotus Davası, bu türden nadir örneklerden biridir. İlk bakışta Ege Denizi’nde yaşanan bir deniz kazasının yargısal boyutunu konu alan bu uyuşmazlık, katmanları açıldıkça hem yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik mücadelesini hem de uluslararası hukukun temelini oluşturan devlet iradesi ve yargı yetkisi meselelerini ortaya koymaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu yüzyıllar boyunca kapitülasyon rejimi altında yabancı devletlere geniş yargısal ayrıcalıklar tanımış, bu durum devletin egemenliğini fiilen sınırlandırmıştır. 1923 Lozan Barış Antlaşması bu ayrıcalıkları hukuken ortadan kaldırmış olsa da Fransa başta olmak üzere Batılı devletlerin bu yeni düzeni uygulamada ne ölçüde kabul edeceği belirsizliğini korumaktaydı. İşte Bozkurt-Lotus Davası, Lozan’ın kâğıt üzerinde kalan mı yoksa fiilen işleyen bir egemenlik güvencesi mi olduğunun sınavı olmuştur.

Bu çalışma, söz konusu davayı beş ana eksen etrafında incelemektedir: kapitülasyonların tarihsel arka planı, deniz kazasının koşulları, İstanbul’daki yargılama süreci, Lahey’deki duruşmalar ve kararın uluslararası hukuka kalıcı etkisi. Çalışmada, birincil kaynak olarak Divan’ın orijinal karar metni ile Türk arşiv belgelerine ve dönemin basınına dayanan araştırmalar birlikte değerlendirilmiş; İngilizce ve Türkçe akademik literatür karşılaştırmalı biçimde ele alınmıştır.
1. KAPİTÜLASYONLARDAN LOZAN’A: BİR EGEMENLİK KRİZİNİN MİRASI
Osmanlı Devleti, kuruluş döneminden itibaren ticari ilişkilerini geliştirmek amacıyla yabancı devletlere çeşitli ayrıcalıklar —kapitülasyonlar— tanımıştır. Başlangıçta padişahın ve karşı taraftaki hükümdarın hüküm süresiyle sınırlı olan bu imtiyazlar, I. Mahmut döneminden itibaren kalıcı hale getirilmiş ve yararlanıcı devlet sayısı giderek artmıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde kapitülasyonlar, Osmanlı topraklarında yaşayan yabancıların kendi konsolosluk mahkemelerinde yargılanmasını güvence altına alan bir rejime dönüşmüş ve devletin yargı egemenliğini ciddi biçimde aşındırmıştır.
Kapitülasyonları kaldırma girişimleri 1856 Paris Konferansı’na kadar uzanmakla birlikte, anlamlı ilk adım Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı olağanüstü koşullarda atılmış ve Osmanlı Hükümeti 1 Ekim 1914’te kapitülasyonları tek taraflı olarak ilga ettiğini ilan etmiştir.[1] Ancak savaşın yenilgiyle sonuçlanması ve Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasıyla bu karar hükümsüz kalmıştır. Nihai çözüm, Millî Mücadele’nin ardından 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’yla gelmiş; Antlaşma’nın 28. maddesi kapitülasyonların her biçimiyle kaldırıldığını kesin bir dille hükme bağlamıştır. Ne var ki Lozan’ın bu hükmünün uygulamada sınanması, Antlaşma’dan yalnızca üç yıl sonra gerçekleşen bir deniz kazasıyla mümkün olacaktır.
2. EGE’DE BİR GECE: 2 AĞUSTOS 1926 ÇARPIŞMASI
2 Ağustos 1926 gecesi, saat 23:00 ile 23:30 arasında, Midilli Adası’nın (Lesbos) kuzeyinde, Sığrı açıklarında, Ege Denizi’nin açık sularında iki gemi karşılaştı[2]. Bozkurt, beş Türk ortağa ait, yaklaşık 1.200 tonluk, kömür yüklü küçük bir yük gemisiydi. Karşısındaki Lotus ise Fransız Messageries Maritimes şirketine ait, düzenli sefer yapan büyük bir yolcu ve posta gemisiydi.
Çarpışma sonucu Bozkurt on dakikadan kısa bir sürede sular altında kaldı. Sekiz Türk denizci hayatlarını kaybetti.[3] Hayatta kalan on kişi, Bozkurt’un kaptanı Hasan Bey dahil, Lotus mürettebatı tarafından kurtarılarak gemiye alındı. Lotus, 3 Ağustos sabahı kazazedeleri ve kendi mürettebatını İstanbul Limanı’na getirdi.
Dönemin gazetelerinde yer alan görgü tanığı ifadeleri, kazanın nedenleri konusunda birbirine zıt iki anlatı ortaya koymuştur. Bozkurt kaptanı Hasan Bey, Lotus’un aniden rota değiştirerek 18 deniz mili hızla üzerlerine geldiğini iddia ederken; çarpışma anında Lotus’un nöbetçi kaptanı olan Fransız denizci Demons, usulüne uygun sancak manevrasını gerçekleştirdiğini ancak Bozkurt’un kırmızı ışığını kaybettiğini öne sürmüştür.

3. İSTANBUL’DA YARGILAMA: TÜRK ADLİYESİNİN SINAVI
Lotus’un İstanbul’a varmasının ardından Türk adli makamları, hayatını kaybedenlerin yakınlarının şikâyeti üzerine hem Bozkurt kaptanı Hasan Bey’i hem de çarpışma anında Lotus’un nöbetçi subayı olan Demons’u gözaltına aldı.[4] Hukuki dayanak, Türk Ceza Kanunu’nun 6. maddesiydi; bu madde, yabancı ülkelerde Türk vatandaşlarına karşı işlenen suçların, zarar görenlerin şikâyeti ya da Adalet Bakanı’nın talebi üzerine Türk mahkemelerinde kovuşturulabilmesini öngörmekteydi.[5] Söz konusu hüküm İtalyan Ceza Kanunu’ndan iktibas edilmişti ve pek çok Avrupa devletinin hukuk sisteminde benzerleri mevcuttu —bu husus, ilerleyen aşamalarda Türkiye’nin uluslararası savunmasının temel dayanaklarından birini oluşturacaktır.
Demons, tutuklanmasını derhal protesto ederek bir Fransız vatandaşının ancak Fransız mahkemelerince yargılanabileceğini bildirdi. Ancak İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi bu itirazı reddetti ve davayı esastan görmeye başladı. Yargılama hızlı ve düzenli bir biçimde ilerledi. Mahkemenin görevlendirdiği bilirkişi heyeti, her iki kaptanın da tedbirsizlik ve dikkatsizlikle hareket ettiğini tespit etti. 15 Eylül 1926’da açıklanan karar, Türk Ceza Kanunu’nun 383. maddesi (taksirle ölüme sebebiyet) çerçevesinde her iki kaptanı da suçlu buldu. Tahfif edici sebeplerin uygulanmasıyla Demons 2 ay 20 gün hapis ve 22 lira para cezasına, Hasan Bey ise 4 ay hapis ve 33 lira para cezasına çarptırıldı. Hükmün okunmasının ardından mahkeme salonunda uzun süren alkışlar yaşandığı dönemin basınında aktarılmıştır. Karar, Türk kamuoyunda Lozan’ın bir teyidi olarak algılandı; ancak asıl fırtına, Paris’te kopmak üzereydi.

4. DİPLOMATİK KRİZ VE LAHEY’E GİDEN YOL
Demons’un tutuklanması haberi Paris’e ulaştığında Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand, 29 Ağustos 1926’da Türkiye’nin Paris elçisine bir nota ileterek Lozan Antlaşması’nın İkamet ve Adli Salahiyet Sözleşmesi’nin 15. maddesi gereğince Türk adliyesinin bu türden bir kovuşturmaya yetkili olmadığını bildirdi.[6] Fransız basını da meseleyi bir ulusal onur meselesi olarak sahiplendi; gazeteler Lahey’de Türkiye’ye uluslararası hukuk dersi verileceğine dair kehanetlere kadar uzanan sert bir kampanya yürüttü.
Türk tarafı ise diplomatik baskı karşısında geri adım atmak yerine cesur bir hamleyle konuyu Lahey’deki Uluslararası Daimî Adalet Divanı’na taşımayı teklif etti. Bu kararın arka planında, Adalet Vekili Mahmut Esat Bey’in Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ile yaptığı kritik bir görüşme yatmaktadır.
12 Ekim 1926’da Cenevre’de imzalanan tahkimname ile taraflar, Divan’ın vereceği kararı bağlayıcı olarak kabul etmeyi taahhüt ettiler. Mahmut Esat Bey’in bu süreçteki en kritik hamlesi, Divan’a yöneltilecek sorunun formülasyonuyla ilgiliydi. Fransız tarafı soruyu, Türkiye’nin uluslararası hukuka uygun hareket edip etmediği şeklinde düzenlemek isterken Mahmut Esat Bey, sorunun “Türkiye uluslararası hukuka aykırı mı hareket etmiştir?” biçiminde sorulmasını sağladı. Bu ince ayrım, ispat yükünü Fransız tarafına yüklemekte ve davayı Türkiye lehine yapısal bir avantaja dönüştürmekteydi.

5. DİVAN ÖNÜNDE: HUKUKİ MÜCADELENİN ANATOMİSİ
Uluslararası Daimî Adalet Divanı’ndaki duruşmalar Ağustos 1927’de başladı. Fransa adına Paris Hukuk Fakültesi profesörü Jules Basdevant, Türkiye adına ise Adalet Vekili Mahmut Esat Bey kürsüye çıktı.[7] İki tarafın argümanları, uluslararası hukukun temel varsayımlarına ilişkin derin bir felsefi ayrışmayı yansıtmaktaydı.
Mahmut Esat Bey 1892’de Kuşadası’nda doğmuştu. 1912’de İstanbul Hukuk Mektebi’nden mezun oldu. İsviçre Fribourg Üniversitesi’nde doktora yaptı. Tezinin konusu “Osmanlı Kapitülasyonları Rejimi Üzerine” (Du Régime des Capitulations Ottomanes) idi ve tezi 1918’de en yüksek başarı notu (summa cum laude) ile savundu. Tezinin ana argümanı, Türklerin kapitülasyonları tek taraflı kaldırmasının hukuka aykırı olmadığıydı.
1923’te yirmi dokuz yaşında Adalet Bakanı oldu. Lozan müzakerelerinde bulunmuş, kapitülasyonların kaldırılmasında rol almıştı. Şimdi otuz dört yaşındaki Adalet Bakanı, on yıl önce doktora tezinde tartıştığı kapitülasyonları Lahey’de savunacaktı. Karşısında ise Paris Hukuk Fakültesi profesörü Jules Basdevant vardı. Basdevant tanınmış bir uluslararası hukuk uzmanıydı ve daha sonra 1949-1952 arasında Uluslararası Adalet Divanı başkanlığı yapacaktı.
Basdevant’ın savunması üç temel sütun üzerine inşa edilmişti. Birincisi, Lozan’ın İkamet ve Adli Salahiyet Sözleşmesi’nin 15. maddesi gereğince Türk yargısının uluslararası hukuk ilkelerine bağlı olduğu ve bu ilkelerin Türk yargı yetkisini sınırladığı iddiasıydı. İkincisi, açık denizlerde meydana gelen çatmalarda yargı yetkisinin münhasıran geminin bayrağını taşıdığı devlete ait olduğu yönündeki iddia olup Basdevant bunu uluslararası teamül hukuku olarak nitelendirmekteydi. Üçüncüsü ise Demons’un fiilinin Fransız bayrağı taşıyan Lotus gemisi güvertesinde —yani farazi Fransız toprağında— gerçekleştiği argümanıydı. Fransa, bu gerekçelerle Demons’un beraat ettirilmesini ve Türkiye’nin 6.000 lira tazminat ödemesini talep ediyordu.
Mahmut Esat Bey’in karşı savunması ise hem hukuki derinlik hem de retorik güç bakımından dikkat çekiciydi. Savunmasına Divan’ın tarihsel bağlamını hatırlatarak başladı: Türkiye’nin medeni milletler ailesine katılmak istediğini, kaderini uygar dünyadan ayırmayacağını vurguladı.[8] Ardından argümanlarını sistematik biçimde ortaya koydu. İlk olarak, Türk Ceza Kanunu’nun 6. maddesinin İtalyan Ceza Kanunu’ndan alındığını ve benzer hükümlerin birçok Avrupa devletinin mevzuatında mevcut olduğunu göstererek Türk hukukunun uluslararası standartlarla uyumunu kanıtladı. İkinci olarak, suçun sonuçlarının farazi Türk toprağı olan Bozkurt gemisinde meydana geldiğini, dolayısıyla Türkiye’nin toprak egemenliği ilkesi gereğince yargılama yetkisine sahip olduğunu savundu. Üçüncü ve belki de en kritik argümanı ise uluslararası hukukta, bir devletin yargı yetkisini açıkça yasaklayan bir kural bulunmadığı sürece o devletin yetkisini kullanmasının hukuka aykırı sayılamayacağı yönündeydi.[9]
Bu son argüman, davanın salt bir deniz hukuku uyuşmazlığının çok ötesine taşınmasını sağladı. Mahmut Esat Bey, meseleyi devlet egemenliğinin uluslararası hukuktaki konumu çerçevesine oturtarak savunmasını, uluslararası hukuk doktrininde kalıcı bir iz bırakacak felsefi bir zemine taşımış oldu.
6. BAŞKAN HUBER’İN OYU: BİR KARAR ANININ ANATOMİSİ
7 Eylül 1927 sabahı Divan kararını açıkladı. Sonuç, uluslararası hukuk tarihinin en dramatik anlarından birine sahne oldu: hakimler tam ortadan ikiye bölünmüştü. Altı hâkim Fransa’nın tezini, altı hâkim Türkiye’nin tezini haklı bulmuştu.[10] Beraberliği bozan, Divan Başkanı İsviçreli hukukçu Max Huber’in belirleyici oyu oldu —ve Huber oyunu Türkiye lehine kullandı.[11]
Bu oy, tesadüfi bir tercih değildi. Huber, akademik kariyerinde devlet egemenliğine sosyolojik bir yaklaşım benimsemiş, devletlerin rızasını uluslararası hukukun yegâne kaynağı olarak görmeyi reddetmiş ve bağımsız toplulukların bir arada varoluşunu uluslararası düzenin temeli olarak kabul etmiş bir hukukçuydu.[12] Bu entelektüel arka plan, Huber’in Lotus kararındaki konumunu anlamlı kılmaktadır: sınırsız bir devlet egemenliği savunusu yapmak yerine, devletlerin egemenlik alanlarının açık bir yasakla sınırlandırılmadığı sürece korunması gerektiği görüşünü benimsemiş ve bu çerçevede Türkiye’nin yetkisini meşru bulmuştur.
Divan kararında üç temel sonuca ulaştı. İlk olarak, Lozan Antlaşması’nın 28. maddesi gereğince Türkiye’de kapitülasyonların kaldırıldığı ve Türk adli makamlarının yaptığı yargılamanın İkamet ve Adli Salahiyet Sözleşmesi’nin 15. maddesine aykırı olmadığı tespit edildi. İkinci olarak, suçun sonuçlarının farazi Türk toprağı olan Bozkurt gemisinde gerçekleştiği ve bu nedenle Türkiye’nin yargı yetkisine sahip olduğu hüküm altına alındı. Üçüncü olarak ise Fransa’nın, açık denizlerde yargı yetkisinin münhasıran bayrak devletine ait olduğu iddiası için sunduğu emsallerin yetersiz bulunduğu belirtildi. Sonuç olarak Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı hareket etmediğine ve Fransa’ya herhangi bir tazminat borcu bulunmadığına karar verildi.
Fransa’da karar, basın tarafından sert tepkiyle karşılandı. Bazı gazeteler, Divan’ın kararını sorgulayarak Fransa’nın görüşünü zorla kabul ettirmesi gerektiğini ima eden yayınlar yaptı. Ancak Dışişleri Bakanı Briand, 9 Eylül 1927’de Cenevre’de yaptığı açıklamada daha ölçülü bir tutum sergiledi ve uluslararası yargının kararlarına saygı duyulması gerektiğini belirtti.[13]
Mahmut Esat Bey’e gelince, davadaki olağanüstü başarısı onun adını Türk hukuk tarihine kalıcı olarak yazdırdı. 1934 yılında Soyadı Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte Mustafa Kemal Atatürk, kahramanı olduğu davanın adını taşıyan “Bozkurt” soyadını bizzat ona verdi. Böylece avukat, savunduğu davanın adıyla ebediyen bütünleşmiş oldu.
8. LOTUS İLKESİ: ULUSLARARASI HUKUKTA KALICI BİR MİRAS
Bozkurt-Lotus Davası’nın uluslararası hukuka en kalıcı katkısı, karardan türetilen ve literatürde “Lotus İlkesi” (Lotus Principle) olarak anılan doktrindir. Bu ilkeye göre, uluslararası hukukta devletlerin eylemlerini açıkça yasaklayan bir kural bulunmadığı sürece devletler ilgili alanda özgürce hareket edebilirler.[14] Başka bir ifadeyle uluslararası hukuk, devlet egemenliğine getirilen sınırlamaların açık kurallarla belirlenmesini gerektirir; bu tür bir sınırlama yoksa devletin yetkisi devam eder.
Bu ilke, 20. yüzyıl uluslararası hukukunun en çok tartışılan kavramlarından biri haline gelmiştir. Bir taraftan Lotus İlkesi, devlet egemenliğinin uluslararası hukuk düzenindeki merkezi konumunu teyit eden ve hukuki pozitivizmin temel varsayımlarını yansıtan bir doktrin olarak kabul görmüştür.[15] Stéphane Beaulac’ın isabetli tespitine göre, Lotus kararının kalıcı mirası, devlet yargı yetkisine ve genel olarak uluslararası hukuka ilişkin bu normatif kavrayıştır: egemenlik iradesi uluslararası hukukun temelini oluşturur ve bu iradeye getirilen sınırlamalar varsayılamaz.[16]
Öte yandan, Lotus İlkesi’ne yöneltilen eleştiriler de güçlü olmuştur. Ryngaert, Divan’ın çoğunluk görüşünün aslında sınırsız bir devlet özgürlüğünü savunmadığını, bağımsız toplulukların bir arada varoluşunu esas aldığını ve kararın geleneksel yorumunun eksik bir okumaya dayandığını ileri sürmüştür. Nitekim Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), sonraki içtihadında Lotus İlkesi’ne nadiren açıkça atıfta bulunmuş; 2002 tarihli Tutuklama Müzekkeresi davasında bazı hakimler, Lotus yaklaşımını uluslararası ilişkilerde serbestîye anlayışının doruk noktası olarak nitelendirmiştir.
SONUÇ
Bozkurt-Lotus Davası, 2 Ağustos 1926 gecesi Ege Denizi’nde başlayan bir trajedinin, uluslararası hukuk tarihinin en etkili kararlarından birine dönüşmesinin hikâyesidir. Bu dava, en az üç farklı düzlemde tarihsel öneme sahiptir.
Birinci düzlemde, Bozkurt-Lotus Davası genç Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik mücadelesinin hukuki boyutunu temsil etmektedir. Lozan’ın kâğıt üzerinde sağladığı yargı bağımsızlığı, Lahey’de fiilen sınandı ve teyit edildi. Kapitülasyon rejiminin gölgesi altında yüzyıllarca kalan Osmanlı yargı egemenliğinin yerini, uluslararası arenada eşit koşullarda mücadele edebilen bir hukuk düzeninin aldığı ispatlandı.
İkinci düzlemde, dava uluslararası hukuk doktrinine Lotus İlkesi’ni kazandırmıştır. Bu ilke, devlet egemenliğinin sınırlarının yalnızca açık uluslararası kurallarla belirlenebileceğini ortaya koyarak uluslararası hukukun yapısına ilişkin temel bir referans noktası oluşturmuştur.
Üçüncü düzlemde ise davanın ardından gelişen uluslararası deniz hukuku mevzuatı —1952 Brüksel Sözleşmesi’nden 1982 UNCLOS’a uzanan süreç— paradoksal biçimde Fransa’nın Lahey’de kaybettiği tezi uluslararası anlaşma hukukuna taşıdığını göstermektedir.[17]
Sonuç olarak Bozkurt-Lotus Davası, bir deniz kazasının ötesinde, egemenlik, yargı yetkisi ve uluslararası hukukun doğasına ilişkin sorulara verilen tarihsel bir yanıttır. Otuz beş yaşında bir Adalet Bakanı’nın Lahey kürsüsünden yükselen sesi, yalnızca genç bir cumhuriyetin haklılığını değil, uluslararası hukuk düzeninin temel yapı taşlarından birini de dünyaya ilan etmiştir.
AVUKAT MERT ELBASAN

[1] Halıcı, Ş. (2004), Yeni Türkiye Devleti’nin Yapılanmasında Mahmut Esat Bozkurt (1892-1943), Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara.
[2] The Case of the S.S. “Lotus” (France v. Turkey), Judgment No. 9, 1927, P.C.I.J., Series A, No. 10,
[3] Tezcan, Durmuş, “Bozkurt-Lotus Davasının Uluslararası Hukuktaki Önemi ve Yeri”, s. 267.
[4] Ersaydı, Alper, “Bozkurt-Lotus Davası ve Genç Türkiye’nin Hukuksal Yetkinliği”, Tarih Okulu, Sayı 6, Ocak-Nisan 2010, s. 34.
[5] Çiftçi, Barış, “Bozkurt-Lotus Davası’nın Hukuki Değerlendirmesi ve Türkiye İçin Önemi”, Journal of Political Administrative and Local Studies (JPAL), 2023, s. 79-80.
[6] Erdoğan, Oğuzhan, “Türkiye’nin İlk Deniz Hukuku Zaferi: Bozkurt-Lotus Davası”,
[7] The Case of the S.S. “Lotus” (France v. Turkey), Judgment No. 9, 1927, P.C.I.J., Series A, No. 10, s. 18-19.
[8] Bozkurt, Mahmut Esat, Beynelmilel Bozkurt-Lotus Davası’nda Türkiye-Fransa Müdafaaları, Ankara, 1927.
[9] The Case of the S.S. “Lotus”., s. 23. Divan, açık denizlerdeki gemilerin bayraklarını taşıdıkları devletin egemenlik alanının bir uzantısı (farazi toprak) olarak kabul edilebileceğini belirtmiştir.
[10] The Case of the S.S. “Lotus”, s. 25.
[11] The Case of the S.S. “Lotus”., s. 31-32. Divan kararı, Başkan Max Huber’in belirleyici oyu ile 6’ya 6 çoğunlukla alınmıştır.
[12] Ryngaert, Cedric, “Letting Lotus Bloom”, European Journal of International Law, Vol. 26, No. 4, 2015, s. 908-909.
[13] H. Burak Karakuş, “Genç Cumhuriyetin İlk Hukuki Zaferi Bozkurt-Lotus Davası”, Hukuk Gündemi, Atatürk Özel Sayısı, 2013, s. 50-51.
[14] The Case of the S.S. “Lotus”., s. 18-19. Divan’ın bu ifadesi, literatürde yaygın olarak “Lotus İlkesi” (Lotus Principle) olarak anılmaktadır.
[15] Brownlie, Ian, Principles of Public International Law, 6. Baskı, Oxford University Press, 2003, s. 301.
[16] Beaulac, Stéphane, “The Lotus Case in Context: Sovereignty, Westphalia, Vattel, and Positivism”, The Oxford Handbook of Jurisdiction in International Law, (Ed. Stephen Allen vd.), Oxford University Press, 2019, s. 40-58.
[17] Başaran, Ömer Faruk; Tol, Şimal Melike; Kurt, Bedirhan Kürşat, “Bozkurt-Lotus Davası ve Hukuki Analizi”, 2020.

BU MAKALE TÜRK KABOTAJI’NIN 100. YILI İÇİN HAZIRLANAN PRESTİJ ESERDEN ALINMIŞTIR.


























Yorumlar kapalı.