İNSAN BUNU NASIL YAPAR?
Çünkü yapılan şey benim amatör denizcilik ölçülerimin çok daha ötesinde.
Hatta buna yarış demeye bile dilim varmıyor.
Bu bambaşka bir şey.
Bu, insanın kendisini sınaması.
2026 Golden Globe Race, 6 Eylül’de Fransa’nın Les Sables-d’Olonne kentinden başladı.
16 kaptan.
Teknede herkes tek başına.

Yaklaşık 30 bin deniz mili.
Durmadan dünya turu.
Dışarıdan yardım yok.
GPS yok.
Modern elektronik navigasyon yok.
Yarışın mantığı, 1968’deki ilk Golden Globe’un şartlarına mümkün olduğunca yakın seyretmek.
Yani gökyüzü var.
Güneş var.
Yıldızlar var.
Pusula var.
Sekstant var.
Kağıt harita var.
Bir de kaptanın kafası, bilgisi, tecrübesi ve iradesi var.
Hepsi bu.
Resmi verilere göre filoda yaşlar 21’den 70’e kadar uzanıyor.
En genç yarışmacı 21 yaşındaki Fransız Louis Kerdelhue.
Fakat beni asıl etkileyen rakamlardan biri şu:
Golden Globe’un önceki üç yarışında toplam 43 denizci start almış, sadece 9’u finiş görebilmiş.
Bence başka hiçbir rakama gerek var mı?
43 insan çıkıyor.
9 insan bitirebiliyor.
Geri kalanlarını okyanusun kendisi eliyor.
Fransa’dan, İngiltere’den, Amerika’dan, İtalya’dan, İrlanda’dan, Kanada’dan, Norveç’ten, İsviçre’den, İsveç’ten ve Türkiye’den…
Ama burada bizim için çok özel iki isim var.
Ertan Beşkardeş ve Prof. Dr. Selim Yalçın.
Golden Globe’un resmi kayıtlarında Ertan Beşkardeş İngiliz vatandaşlığıyla, Selim Yalçın ise Türkiye adına yer alıyor.
Ama ikisinin de hikayesi bizim denizcilik dünyamız için çok ayrı bir gurur kaynağı.
Ve burada önemli bir noktayı özellikle belirtmek istiyorum:
Prof. Dr. Selim Yalçın yarışa devam ediyor.
Yazımı ilk hazırlarken yarışla ilgili bir kayıttaki ifadeyi yanlış yorumlamıştım. Golden Globe’u yakından takip eden Erden Eruç Kaptanımızın uyarısıyla doğru bilgiyi öğrendim.
Selim Kaptan yarıştan çekilmiş değil.
Starta kadar tamamlayamadığı bazı işlerini denizde tamamladığını ve bir süre zayıf rüzgarda kaldığını öğrendim. Şimdi rüzgarını buldukça yoluna devam ediyor.
Erden Eruç Kaptanımıza bu önemli düzeltmesi için ayrıca teşekkür ediyorum.
Gelelim bu insanların ne yaptığını anlamaya…
Bu yaz Ege’de seyirdeyken Patmos’ta bir gece yaklaşık 40 knot rüzgar gördük.
Komşu teknenin demiri kaydı.
Gece yarısı insan ister istemez korkuyla kalkıyor.

Ekrana bakıyor.
Rüzgara bakıyor.
Teknenin pozisyonuna bakıyor.
Demire bakıyor.
Yanındaki teknelere bakıyor.
Tabii uyku falan kalmıyor.
Uyu uyuyabilirsen…
Üstelik benim teknemde kaptanım da var.
Eşim var.
GPS var.
Elektronik harita var.
Hava tahmini var.
Motor var.
Telefon var.
Starlink var.
İstediğim anda dünyaya ulaşabiliyorum.
Şimdi gel, kendini Golden Globe’daki adamın yerine koy.

Okyanusun ortasındasın.
Kapkaranlık bir gece.
Tek başınasın.
Fırtına geliyor.
Önünde liman yok.
Yanında arkadaş yok.
“Bir bakar mısın?” diyeceğin kaptanın yok.
Teknede bir şey kırılırsa tamircisi sensin.
Yelken yırtılırsa yelkenci sensin.
Yaralanırsan doktor sensin.
Korkarsan seni sakinleştirecek kişi yine sensin.
Uykun gelirse nöbeti devredecek kimse yok.
İşte benim aklımın almadığı taraf bu.
İnsan bunu nasıl yapıyor?
Ertan Beşkardeş 65 yaşında.
Bazılarımızın artık daha sakin yaşamayı düşündüğü yaşlarda birisi.
Adam 30 bin millik dünya turuna çıkıyor.
Üstelik tek başına.
Hem de GPS’siz.
Rustler 36 tipi teknesiyle okyanusta.
Önünde Atlas Okyanusu var.
Güney Okyanusu var.
Cape Horn var.
Denizciler burayı çok iyi bilir.
Günler var.
Aylar var.
Fırtınalar var.
Yalnızlık var.
Bunun adına ne denir gerçekten bilemiyorum.
Cesaret mi?
Delilik mi?
Deniz tutkusu mu?
İnat mı?
Belki hepsinden biraz.
Ama öyle bir kelime var ki burada onun adı:
İRADE.
65 yaşındaki bir insanın dünyaya söyleyebileceği en güzel cümlelerden biri galiba şu:
“Ben daha bitmedim.”
Ertan Beşkardeş işte bunu söylemiyor.
Yapıyor.
Aradaki fark da zaten burada.
Prof. Dr. Selim Yalçın’ın hikayesi beni bambaşka bir yerden vurdu.
Çocuk ortopedisi profesörü.
Bir ömür çocuklarla uğraşmış, kendini onlara adamış, özellikle engelli çocukların hayatına dokunmuş mükemmel bir hekim.
Sonra kendine bir tekne hazırlıyor.
Teknesinin adını ne koyuyor biliyor musunuz?
Help Disabled Children.
“Engelli Çocuklara Yardım Edin.”
Bunu görünce insanın içi kıpır kıpır oluyor.
Tüylerim diken diken olurken gözümden yaş geldi.
Yaklaşık 70 yaşında.
İnsan o yaşta isterse evinde oturur.
Torun sever.
Gezmeye gider.
“Ben yapacağımı yaptım” der, kenara çekilir.
Kimse de ona bir şey diyemez.
Ama o ne yapıyor?
Eski bir yelkenliyi hazırlıyor.
Binlerce mil çalışıyor.

Sekstant öğreniyor.
Antrenman yapıyor.
Okyanus tecrübesini ortaya koyuyor.
Dünyanın en zor deniz yarışlarından birinin start çizgisine geliyor.
Ve bununla da kalmıyor.
Start veriliyor ve o okyanusa çıkıyor.
Bugün hala yarışıyor.
Hala denizde.
Hala mücadele ediyor.
Bence insanın asıl düşünmesi gereken de tam burada başlıyor.
Kaçımız 70 yaşında böyle bir işe başlamayı aklımızdan geçirebiliriz?
Mesele burada yalnız finişe varmak değil ki.
Mesele o start çizgisine gelebilecek kadar inanmak, sonra o çizgiyi geçip okyanusa açılabilecek iradeye sahip olmak.
Denizin zor olduğunu hepimiz biliriz.
Fırtınanın ne olduğunu gayet iyi biliyoruz.
Cape Horn’un adını duymayan denizci zaten yok.
Ama beni şaşırtan başka bir şey:
21 yaşındaki bir genç bunu göze alıyor.
65 yaşındaki bir adam bunu göze alıyor.
70 yaşındaki bir profesör bunu göze alıyor.
Demek ki insanın sınırlarını her zaman bedeni belirlemiyor.
Bazen kafamız belirliyor.
Biz daha başlamadan “yapamam” diyoruz.
“Geç kaldım” diyoruz.
“Yaşım geçti” diyoruz.
“Şartlar uygun değil” diyoruz.
“Bu saatten sonra olmaz” diyoruz.
Sonra bir adam çıkıyor, 65 yaşında Cape Horn’a doğru yelken açıyor.
İNANILMAZ.
Bir başkası 70 yaşında teknesini hazırlıyor, start çizgisine geliyor ve okyanusa açılıyor.
O zaman insan ister istemez kendine soruyor:
Gerçekten yapamıyor muyuz?
Yoksa daha denemeden vaz mı geçiyoruz?
Denizin çok güzel bir tarafı var.
Deniz insanın kim olduğuna bakmıyor.
Diğer taraftan denizin çok acımasız bir tarafı da var.
Sizin kim olduğunuzla ilgilenmez.
Profesörmüşsünüz.
İş insanıymışsınız.
Zenginmişsiniz.
Fakirmişsiniz.
65 yaşındaymışsınız.
21 yaşındaymışsınız.
Okyanusun umurunda değildir.
Dalga geliyorsa gelir.
Rüzgar esiyorsa eser.
Tekne kırılıyorsa kırılır.
Deniz karşısında kartvizitin hiçbir kıymeti yoktur.

Orada işe yarayan başka şeyler vardır:
Tecrübe.
Bilgi.
Soğukkanlılık.
Sabır.
Galiba hepsinden önemlisi de vazgeçmeme iradesi.
Bunu özellikle yazmak isterim.
Bizim teknede bir şey bozulunca gerçekten moralim bozuluyor.
Çünkü ben profesyonel okyanus denizcisi değilim.
Dört yıllık, denizci olmaya çalışan amatör bir kaptanım.
BlueBerk’te akü sorunu oluyor, canım sıkılıyor.
Gösterge yanlış gösteriyor, servis arıyorum.
Hava sertleşiyor, güvenli koy arıyorum.
Bunların hepsini son derece normal buluyorum.
Sonra Golden Globe’daki bu insanlara bakıyorum.
Adam okyanusun ortasında.
Servis yok.
Marina yok.
Usta yok.
Yedek kaptan yok.
Telefon edip “Şuna bir bakar mısın?” diyeceği kimse yok.
Ve önümdeki problemi çözemezsem ne olur diye düşününce…
Benim için belki seyir programı değişir.
Onun için ise hayat değişebilir.
İşte bu yüzden bu insanlara başka gözle bakıyorum.
Bunlar sadece iyi yelkenciler değil.
İnsan iradesinin nereye kadar gidebileceğini insanlığa gösteren insanlar.
Bu sadece bir yelken yarışı değil.
Ben bunu öyle görmüyorum.
Bu adeta bir insan deneyi gibi.
İnsanın yalnızlığa ne kadar dayanabileceğinin sınavı gibi.
Korkusuyla ne yapacağının sınavı gibi.
Uykusuzken karar verebilmenin sınavı gibi.
Aylarca aynı birkaç metrekare içinde yaşayabilmenin sınavı gibi.
Bir problem çıktığında suçlayacak hiç kimse bulamamanın sınavı gibi.
Çünkü teknede yalnızsınız.
Başarının sahibi sizsiniz.
Hatanın sahibi de sizsiniz.
Dönüp yine şu rakama bakıyorum:
43 kişi çıkmış.
Bunlardan sadece 9’u bitirebilmiş.
Çünkü bana Golden Globe’u en iyi anlatan sayı bu.
43 insan.
Hepsi denizci.
Hepsi hazırlanmış.
Hepsi cesur.
Hepsi okyanus tecrübesine sahip.
Ve sadece 9’u bitirebilmiş.
Yani burada yalnız cesaret de yetmiyor.
Deniz bazen sizden daha güçlüdür.
Bunu kabul edeceksiniz.
Ama ertesi sabah yine kalkacaksınız.
Yine yelken ayarı yapacaksınız.
Yine yemek hazırlayacaksınız.
Yine rota hesaplayacaksınız.
Yine tekneyi kontrol edeceksiniz.
Yine devam edeceksiniz.
Bir gün…
Bir gün daha…

Bir hafta daha…
Bir ay daha…
Sonra tekrar bir ay daha…
Belki insan iradesinin sırrı da işte tam burada.
Büyük kahramanlıklar yapmaktan çok,
her sabah yeniden devam edebilmek.
Aslında bu yazıyı iki Türk’ü övmek için yazmaya başlamıştım.
Fakat yazdıkça fikrim değişti.
Evet, Ertan Beşkardeş ve Selim Yalçın’la gurur duyuyorum.
Bir Türk amatör kaptan olarak onların isimlerini bu yarışta görmek beni ayrıca mutlu ediyor.
Ama bu mesele Türkiye’den daha büyük.
Fransız da olsa aynı.
Norveçli de olsa.
Amerikalı da olsa.
21 yaşında da olsa.
70 yaşında da olsa.
Bu 16 insanın dünyaya söylediği ortak bir şey var:
İnsanın yapabileceklerinin sınırını bazen insanın kendisi gereğinden çok daha erken çiziyor.
İşte Golden Globe bana bunu hatırlattı.
Herkes yelkenliyle dünya turuna çıkmayacak.
Çıkması da gerekmiyor zaten.
Ama herkesin hayatında geçmek zorunda olduğu bir Cape Horn var.
Kiminin hastalık.
Kiminin parasızlık.
Kiminin yalnızlık.
Kiminin başarısızlık.
Kiminin kaybettiği bir yakını.
Kiminin yeniden başlama korkusu.
Kiminin de sadece:
“Artık benden geçti.”
cümlesi.
Belki Golden Globe’un asıl dersi işte burada.
Okyanusu geçmek zorunda değiliz.
Ama önümüzdeki engeli görünce hemen dönmek zorunda da değiliz.
Ben bugün dört yıllık amatör bir kaptan olarak bu insanlara baktığımda şapka çıkarıyorum.
Özellikle Ertan Beşkardeş’e ve Prof. Dr. Selim Yalçın’a.
İkisinin de mücadelesi denizde devam ediyor.
İkisi de farklı teknelerde, farklı şartlarla ama aynı büyük insanlık sınavının içindeler.
Ve ikisi de bizlere şunu hatırlatıyor:
Yaş, insanın sadece kaç yıldır yaşadığını söyler.
İrade ise daha neler yapabileceğini gösterir.
Bu iki cümleyi hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın.
Artık şuna inanıyorum:
İnsanın gerçek yenilgisi fırtınaya yakalanmak değildir.
Teknenin bozulması da değil.
Rotadan sapmak da değil.
Hatta bazen yarışı tamamlayamamak bile değil.
Gerçek yenilgi, daha denize çıkmadan “Ben yapamam” demektir.
Golden Globe’daki bu insanlara baktığımda gördüğüm şey işte tam da bu.
30 bin mil değil.
Cape Horn değil.
Sekstant değil.
Fırtına bile değil.
İnsanın “Devam edeceğim” deme gücü.
Bütün insanlık tarihi biraz böyle yazıldı.
Birilerinin “Olmaz” dediği yerde,
başka birilerinin:
“Bir deneyelim.”
demesiyle.
Rüzgarları kolayına, denizleri sakin, yolları açık olsun.
Ertan Beşkardeş’in de Prof. Dr. Selim Yalçın’ın da teknelerinde dalgalanan o bayraklar sağlıkla, selametle yollarına devam etsin.
Ve dilerim başladıkları limana sağ salim geri dönsünler.
O gün bunu yalnızca bir yarışın finişi olarak görmeyeceğiz.
İnsan iradesinin okyanusları geçişi olarak göreceğiz.












Yorumlar kapalı.