Son Gelişmeler
  1. Haberler
  2. Genel
  3. MAVİ VATAN’DA BU DÜZEN KİM İÇİN? MUSTAFA BERK ZÜLFÜ YARE DOKUNDU…

MAVİ VATAN’DA BU DÜZEN KİM İÇİN? MUSTAFA BERK ZÜLFÜ YARE DOKUNDU…

Göcek'te şamandıra, rezervasyon ve ücret tartışması sürerken, Mavi Kart'ta ise tam bu yazıyı hazırlarken gelen önemli değişiklik. Demek ki devlet denizciyi dinleyince bazı yanlışlar düzeltilebiliyor. Bu yazıyı bir uzman, akademisyen ya da bürokrat olarak yazmıyorum. Ben sade bir vatandaş, amatör bir kaptanım. Dünyanın 86 ülkesini görmüş, fırsat buldukça denize çıkmış, başka ülkelerin kıyılarını, limanlarını, marinalarını da görmüş biriyim. Göcek konusunda içim hiç rahat değil. Göcek herhangi bir koy değildir. Göcek, Türkiye'nin dünyaya gösterebileceği en güzel kartvizitlerinden biri. Allah bize öyle bir coğrafya vermiş ki, dünyanın öbür ucundan insanlar geliyor, hayran kalıyor. Oysa biz ne yapıyoruz? Bu cennet koyları koruyalım derken rezervasyon, saat, ücret ve bürokrasinin içine sokuyoruz. Deniz çayırlarının korunmasına kim karşı çıkabilir? KİMSE. Hiçbir gerçek denizcinin de karşı çıkacağını asla düşünmüyorum. Posidonia varsa koruyalım. Mercan varsa koruyalım. Hassas deniz yaşamı varsa gerekirse oraya tek bir çapa bile attırmayalım. Ama çevreyi korumak başka şeydir, Denizciyi kendi ülkesinin koylarında devamlı ödeme yapan bir müşteriye çevirmek başka şey. Benim derdim işte tam burada başlıyor. Bu yazı bir kavga yazısı değil. Bir siyasi yazı hiç değil. Bu yazı, Mavi Vatan için bir vatandaşın, bir amatör kaptanın gerçek bir vicdan çağrısıdır. Yazım biraz sert olacak ama kimse kusura bakmasın lütfen.

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

DENİZİ KORUYALIM DERKEN DENİZCİYİ KAYBETMEYELİM

Çünkü aylardır marina fiyatlarını yazıyorum.

Bağlama yeri yokluğundan bahsediyorum.

Kıyılarımızı, atık meselesini, Mavi Kart’ı yazıyorum.

Amatör denizcinin yaşadığı sıkıntıları yazıyorum.

Şimdi de Göcek’i yazıyorum.

Çünkü bazı şeyleri artık yüksek sesle sormamız gerekiyor.

ŞAMANDIRAYA KARŞI DEĞİLİZ, YANLIŞ UYGULAMAYA KARŞIYIZ

Önce bunu bir kenara koyalım.

Şamandıra sistemi bizim icadımız değil.

Dünyada yıllardır uygulanan bir sistem:

İspanya’da var.

Fransa’da var.

ABD’de var.

Avustralya’da var.

Tayland’da var.

İspanya’nın Balear Adaları’nda Posidonia alanları belirlenmiş. Hassas bölgelerde demirleme yasakları ve düzenlenmiş şamandıra sahaları var. Denizci de Posidonia’nın nerede olduğunu gösteren haritalara ulaşabiliyor.

Dört yıl önce gittiğim ABD’de Florida Keys’te mercanları korumak amacıyla 600’den fazla bağlama şamandırası gördüm.

Üstelik bu koruma şamandıralarının kullanımı ücretsiz ve sınırsız.

Uygun şamandıra bulunmadığında da “bütün deniz yasak” denmiyor. Yasaklı alanların dışında, mercandan ve deniz çayırından uzak uygun kumluk zemine demir atılabiliyor.

Avustralya’nın yaklaşımı da buna benzer.

Hassas yeri koruyorlar ama bütün denizi aynı kefeye koymuyorlar.

Tayland’da mercan alanlarında çapa yasak, şamandıra kullanılıyor. Kirletmenin de çok ciddi yaptırımları var.

Bunların hepsi doğru.

Demek ki mesele şamandıra değilmiş.

Mesele akıl, mesele ölçü.

Mesele doğru yere doğru sistemi koymakmış.

Burada en önemli konu, denizi korurken denizciyi unutmamak.

GÖSTERİN ŞU HARİTAYI, HEPİMİZ GÖRELİM

Benim Göcek konusunda anlamadığım işte tam da bu:

Hangi alan Posidonia?

Hangi alan kum?

Hangi alan çamur?

Hangi koyda ne kadar deniz çayırı var?

Neresi kesinlikle demirlemeye kapatılmalı?

Nerede kontrollü demirlemeye izin verilebilir?

Gösterin.

Haritayı açın.

Hepimiz görelim. Yayınlayın bu bilgileri.

Çevre korumacılığı, “Ben buraya şamandıra koydum, bundan sonra herkes buraya bağlanacak ve parasını ödeyecek” demek değildir.

Bilim önce neyi koruduğunu ortaya koyar.

Sonra o alanın ne kadar tekneyi kaldırabileceğine bakar.

Sonra sistemi kurar.

Ve sonra dönüp bakar:

Gerçekten işe yaradı mı?

İşte benim görmek istediğim bunlar.

Ayrıca bu mesele yeni de değil.

2010 yılında Fethiye-Göcek bölgesinde kıyı alanı taşıma kapasitesi araştırması yapılmış, şamandıralama uygulaması gerçekleştirilmiş. Göcek-Dalaman Koruma ve Kullanma Usul ve Esasları da 4 Mayıs 2010’da yürürlüğe girmiş.

Yani devlet bu meseleyi 16 yıldır biliyor.

Daha da önemlisi, Bakanlık geçmişte yaptığı çalışmalarda Göcek-Dalaman koylarının taşıma kapasitesinin bilimsel çalışmalarla belirlenmesi ve kuralların bilimsel kriterlerle güncellenmesi gerektiğini zaten söylemiş.

Nerede bu bilimsel çalışma?

Taşıma kapasitesi nedir?

Güncel deniz dibi haritası nerede?

Yapıldıysa yayınlayın lütfen, herkes görsün faydalansın.

Hatta yanlış düşünüyorsak çıkıp açıkça,

“Biz yanılmışız” diyelim.

Bundan da hiç kimse gocunmaz.

ADYK’NIN YAPMAK İSTEDİĞİ ÇALIŞMA BU YÜZDEN ÖNEMLİ

ADYK Başkanı Tümay Gören Kaptan, Göcek deniz dibinin su altı görüntüleriyle belgelenmesinden söz ediyor.

Bence son derece doğru.

Mümkünse bütün bölgede yapılsın.

Kamerayla.

Koordinatla.

Haritayla.

Bilim insanlarıyla.

Posidonia varsa görelim.

Şamandıra Posidonia’yı mı koruyor, kumun veya çamurun üzerine mi konmuş, onu da görelim.

Deniz çayırını hep beraber koruyalım.

Bir metrekaresine bile gereksiz yere zarar verdirmeyelim.

Ama çamursa çamur diyelim.

Kumsa kum diyelim.

Çünkü çevreyi korumak başka şeydir.

ÇEVRE kelimesini kullanıp yapılan her uygulamayı sorgulanamaz hale getirmek yanlış.

GÖCEK’TEKİ KAPTANLARIN HEPSİ ŞİKAYETÇİ Mİ? Hayır.

Göcek’te sistemi kullanan bazı kaptanlar memnun olduklarını söylüyorlar.

Bir kaptan: “Rezervasyonumu yapıyorum, yerim garanti. Tekneler arasında mesafe var. Bot geliyor, tonoza bağlıyor. Atık teknesi geliyor.”

Başka bir kaptan bir aydır Göcek’te olduğunu ve koyları yıllardır ilk defa bu kadar temiz gördüğünü anlatıyor.

Uzun süre aynı koyu adeta özel marinası gibi kullanan büyük teknelerin azalmasını olumlu bulanlar da var.

Başka bir kaptan, daha önce derinlik nedeniyle kalamadığı bazı koylarda sistem sayesinde kalabildiğini söylüyor.

Bunlar sistemin artılarıdır.

Ben bir fikri savunacağım diye gerçeğin yarısını saklamam.

Ama aynı sahadan başka şeyler de oluyor:

Kıç bağlama sistemlerinin güvenliği sorgulanıyor.

Denize ve kıyıya yerleştirilen betonların geleceği soruluyor.

Demirleri birkaç yıl sonra çürürse ne olacak?

Tonoz sert havada kayarsa ne olacak?

Bakımlarını kim yapacak?

Ömrünü tamamlayan betonlar denizin dibinden nasıl çıkarılacak?

Yoksa üç-beş yıl sonra Göcek’in dibini koruyalım derken Göcek’in dibine yüzlerce beton kütle mi bırakacağız?

Bunlar kötü niyetli sorular değil.

Bunlar denizcinin soruları ve bunların cevapları olmalı.

Bir kaptan tartışmayı çok güzel özetlemiş:

“Şamandıra sistemi doğru ama teknik yapılışı hatalı olabilir.”

Bence mesele tam da bu.

Şamandırayı kaldıralım demiyor kimse.

Herkes istediği yere çapa atsın hiç demiyor.

Tam tersine.

Göcek dünyaya örnek bir koruma bölgesi olsun.

Ama gerçekten örnek bölge olsun.

Tekniği doğru olsun.

Çevreye faydası ölçülsün.

Ücreti makul olsun, olursa yurtdışındaki gibi ücretsiz olsun.

Denizci dostu olsun.

Ve hepsinden önemlisi,

Kimsenin aklında rant şüphesi bırakmayacak kadar şeffaf ve adil olsun.

ŞİMDİ GELELİM PARAYA

İşte buraya gelince denizcinin kaşı kalkıyor.

Rezervasyon.

Ödeme.

Giriş saati.

Çıkış saati.

Koy değişti.

Yeniden rezervasyon.

Yeniden ödeme.

Deniz böyle bir şey değil ki.

Sabah kalkarsınız hava değişmiştir.

Rüzgâr dönmüştür.

Koy değiştirmek zorunda kalırsınız.

Bazen emniyet için çıkarsınız.

Bazen yanınızdaki tekne yüzünden çıkarsınız.

Bazen sadece canınız başka koya gitmek ister.

Denizcilik biraz da böyle bir şeydir.

Şimdi bütün bunları cep telefonundaki rezervasyon ekranına bağlarsanız mavi yolculuğun ruhunu da değiştirmiş olursunuz.

Kusura bakmayın ama insanın aklına şu geliyor:

Burası koruma alanı mı, açık hava marinası mı?

Üstelik DERİA sisteminde belirli bir şamandırayı kendiniz seçmek isterseniz rezervasyon bedeline yüzde 20 ilave ücret uygulanıyor. Bu saçmalık nedir, işte bunu anlamıyorum.

Aynı koy.

Aynı su.

Aynı şamandıra.

Yerini kendim seçtim diye yüzde 20 daha fazla!

Bunun çevreyi korumakla ne alakası var?

Biri anlatsın bunu bize, öğrenelim lütfen.

1.250 liraya memnun olan da var.

Bir kaptan günlük 1.250 TL karşılığında rezervasyon, bağlama yardımı, tekne aralarının düzenlenmesi ve atık hizmetinden memnun olduğunu söylüyor. Olabilir, saygı duyarım.

Ama benim meselem 1.250 liranın bir kişiye pahalı, diğerine ucuz gelmesi değil ki.

Ben başka bir şey soruyorum:

Bu rakam nasıl hesaplandı, kim neye göre hesapladı?

Yatırım maliyeti ne?

Bakım maliyeti ne?

Kamunun payı ne?

Çevre için ne kadar harcanıyor?

Toplanan para nereye gidiyor?

Yarın 1.250 liranın 2.500 lira olmayacağının garantisi ne?

5.000 lira olmayacağının güvencesi var mı?

Belki de bu sistem ileride özel sektöre devredilecek, bu olamaz mı?

Marinalarda yıllardır şikayet ettiğimiz “nasıl olsa öderler” anlayışı bir gün koylara da taşınırsa ne olacak?

Sahadan bana 450 liradan başlayan, 1.200-1.250 liraya çıkan ve farklı tekne veya hizmet koşullarında 4.500 liraya kadar ulaştığı söylenen ödeme bilgileri geliyor.

Bunların tek bir resmi tarife olduğunu doğrulamadığım için “resmi fiyat budur” demiyorum.

Ama tam da bunun için devletin çok basit bir şey yapmasını istiyorum:

Tarifeyi koyun.

Herkes görsün.

Tekne boyu bu.

Hizmet bu.

Ücret bu.

Maliyet bu.

Şu şu kadar, bu bu kadar diye…

“SOYGUN” DEMEK İSTEMİYORUM

Çünkü elimde böyle bir suçlamayı yapacak belge yok.

Ama bunu da görmezden gelemem:

Vatandaş sürekli ödeme görüyor.

Rezervasyon görüyor.

Ek ücret görüyor.

Koy değiştirdiğinde yeniden ödeme görüyor.

Bir noktadan sonra soruyor:

“Ben çevreyi mi koruyorum, yoksa yeni bir tahsilat sistemini mi finanse ediyorum?”

İşte burası çok tehlikeli.

Devletin yapması gereken bu soruya kızmak değil, bu soruyu ortadan kaldırmaktır.

Nasıl mı?

Hesabı açarak, tarifeyi açıklayarak ve denetleyerek.

Her kuruşun nereye gittiğini göstererek.

Şeffaflık olursa dedikodu biter.

Şeffaflık yoksa sorun büyür.

Tam bu yazıyı hazırlarken önüme önemli bir belge geldi.

Tarih: 9 Eylül 2026.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Sayın Murat Kurum imzasıyla 2026/12 sayılı Denizcilik Atıkları Uygulaması Hakkında Genelge yayınlandı.

İMEAK Deniz Ticaret Odası da 10 Eylül’de üyelerine duyurdu.

Ve burada hakkını teslim etmem gereken önemli bir değişiklik var.

Yeni düzenlemeye göre Mavi Kart kapsamındaki teknelerde atık tankının yüzde 80 doluluğa ulaşması, atık verme zorunluluğunu doğuran öncelikli kriter haline getirilmiş.

Tank yüzde 80’e ulaşmamışsa, yolcu ve personel dahil taşıma kapasitesi 12 kişiden az tekneler için süre 20 güne çıkmış.

12 kişi ve üzerindeki tekneler için süre 15 gün.

Üstelik Genelge açıkça bu süreyi, teknenin deniz yetki alanlarımız içerisinde seyir halinde bulunduğu süre üzerinden kuruyor.

Bir değişiklik daha var genelgede:

12 kişi ve üzerindeki tekneler için önceki düzenlemede bulunan “10 gün içerisinde yeni bir sefere çıkılmadan önce atık verme” yükümlülüğü kaldırılmış.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım.

Bu doğru bir adım.

Yanlış gördüğümü nasıl yazıyorsam, doğru yapılanı da aynı açıklıkla yazmak zorundayız.

Sayın Bakan Murat Kurum’a ve bu değişiklikte emeği geçenlere teşekkür ediyorum.

Çünkü aylardır söylediğimiz neydi?

Teknenin durumuna bakın.

Tankına bakın.

Gerçek atığına bakın.

Sahadaki hayatı görün.

Herkesi körü körüne aynı kalıba sokmayın.

Yeni Genelge bütün sorunları çözdü mü?

Hayır, çözmedi.

Şimdi yüzde 80’in sahada nasıl belirleneceğini göreceğiz.

Teknelerin gerçek tank kapasiteleri sisteme doğru girilecek mi?

Atık verme zamanı geldiğinde yakınlarda gerçekten çalışan bir atık teknesi bulunacak mı?

Atık kabul tesisleri yeterli olacak mı?

Denizci atığını vermek için mil mil tesis arayacak mı?

Bu sorunların çok daha fazlası var, bu genelge ile mevcut sorunlar ortadan kalkacak mı? HAYIR.

Tüm bunları yaşayarak göreceğiz.

Çünkü kağıt üzerinde doğru olan bir kararın gerçek değeri denizde belli olur.

Ama bir gerçeği de kabul edelim:

Demek ki devlet denizciyi dinlediğinde sistem kısmen de olsa değişebiliyormuş.

İşte benim bu uzun yazıdan çıkardığım en önemli umut bu.

MAVİ KART’TA OLDUYSA GÖCEK’TE NEDEN OLMASIN?

Ben kavga istemiyorum, siyaset de yapmıyorum.

Kimin yaptığıyla değil, yapılanın doğru olup olmadığıyla ilgileniyorum.

Mavi Kart uygulamasında yanlış veya eksik görülen bazı noktalar yeniden ele alınmış ve Sayın Murat Kurum imzasıyla değiştirilmiş.

Doğru yapılmış, alkışlıyorum.

O halde Göcek’te de aynısını yapalım.

Şamandıra sisteminin faydalı taraflarını koruyalım.

Uzun süre koy işgalini önlüyorsa devam etsin.

Deniz çayırını koruyorsa sonuna kadar devam etsin.

Bağlanmayı kolaylaştırıyorsa kalsın.

Ama teknik hata varsa düzeltelim.

Gereksiz beton varsa sorgulayalım.

Fiyat yüksekse yeniden hesaplayalım.

Rezervasyon sistemi denizcinin emniyetli hareketini kısıtlıyorsa esnetelim.

Posidonia olmayan yerde yasak gereksizse yeniden değerlendirelim.

Bunun adı geri adım değildir.

Bunun adı iyi yönetimdir.

BİR ŞEYİ DE ARTIK AÇIKÇA SÖYLEMEK GEREKİYOR

TÜRKİYE’NİN DENİZCİLİK BAKANLIĞINA İHTİYACI VAR

Hem de ciddi şekilde.

Bugün denizcilik işleri birçok kurum arasında dağılmış durumda.

Ulaştırma başka taraftan bakıyor.

Çevre başka taraftan.

Turizm başka.

Yerel yönetim başka.

Liman başkanlığı başka.

Kıyı başka yerde.

Atık başka yerde.

Marina başka yerde.

Balıkçı barınağı başka yerde.

Sonunda bütün bunların ortasında kalan yine olan denizciye oluyor.

Üç tarafı denizlerle çevrili bir Türkiye’nin artık denizi böyle parça parça yönetme lüksünün kalmadığını düşünüyorum.

Benim görüşüm çok açık ve net:

Türkiye’de müstakil bir Denizcilik Bakanlığı kurulmalıdır.

Ama tabela olsun diye değil.

Bakanlık kurup başına denizi yalnızca makam odasının penceresinden görenleri getireceksek hiçbir şey değişmez.

Bu işi gerçekten bilenler yönetmeli.

Denizden gelen liyakatli bürokratlar.

Kaptanlar.

Deniz mühendisleri.

Deniz hukukçuları.

Çevre bilimcileri.

Deniz turizmini bilenler.

Balıkçılığı bilenler.

Ve masanın bir köşesinde mutlaka amatör denizciler.

Çünkü kitapta okunan deniz başka.

Toplantı salonunda anlatılan deniz başka.

Gerçek deniz bambaşka.

Amatör denizciyi de küçümsemeyin.

O insan marinaya para bırakıyor.

Mazot alıyor.

Marketten alışveriş yapıyor.

Restorana gidiyor.

Usta çalıştırıyor.

Motor bakımı yaptırıyor.

Yelken yaptırıyor.

Kıyı kasabalarına ekonomik canlılık getiriyor.

Çocuğunu denizle tanıştırıyor.

Deniz kültürünü bir sonraki nesle taşıyor.

Amatör denizci yalnız tekne kullanan adam değildir;

Türkiye’nin deniz kültürünün tabanıdır.

BİLMEMEK AYIP DEĞİL

Ben amatör bir kaptanım.

Bilmediğim şeyi sorarım.

Benden iyi bilen kaptanı dinlerim.

Araştırırım.

Yanlışımı görürsem düzeltirim.

Bunda utanılacak hiçbir şey yok.

Ama devletin elinde üniversiteler var.

Uzmanlar var.

Bürokratlar var.

Bütçe var.

Dünyanın bütün örnekleri önünde.

Milletvekillerimiz, bürokratlarımız, heyetlerimiz yıllardır yurt dışına gidiyor.

Fransa’yı görüyorlar.

İspanya’yı görüyorlar.

Yunanistan’ı görüyorlar.

Amerika’yı görüyorlar.

Marinaları görüyorlar.

Kıyı yönetimini görüyorlar.

Atık sistemlerini görüyorlar.

Bilmiyor olabilirler mi?

Elbette olabilirler.

Bilmemek ayıp değil.

Ama görüp de öğrenmemek ayıp.

Öğrenip de yıllarca uygulamamak ise daha büyük ayıp.

Benim yıllardır anlayamadığım da bu zaten.

Neden?

Neden dünyanın iyi yaptığı şeyi alıp kendi şartlarımıza uygun, basit, şeffaf ve denizci dostu hale getiremiyoruz?

Neden?

DEVLETİN ÜÇ MAYMUNU OYNAMASINA DA GEREK YOK

Marina fiyatı konuşuluyor.

Bağlama yeri konuşuluyor.

Mavi Kart konuşuluyor.

Atık konuşuluyor.

Göcek konuşuluyor.

Kıyıya erişim konuşuluyor.

At-çek rampası konuşuluyor.

Bunlar bir kişinin şikayeti değil.

Yıllardır denizcilerin konuştuğu meseleler.

Devlet bunlara “görmedim, duymadım, bilmiyorum” diyemez.

Ama burada çok dikkatli bir şey söylüyorum:

Ben kimseyi “sistemden besleniyor” diye suçlamıyorum.

Belgem olmadan da suçlayamam zaten.

Fakat bir sistem yıllardır aynı şikayetleri üretiyor ve değişmiyorsa, vatandaş ister istemez soruyor:

“Bu düzen gerçekten değiştirilemiyor mu, yoksa değiştirmek istemeyenler mi var?”

Bu sorunun büyümesini istemiyorsanız çözümü yine çok basit:

Şeffaflık.

Denetim.

Rekabet.

Liyakat.

Hesap verebilirlik.

Ve denizciyle konuşmak.

BİZ KAVGA ETMEYE DEĞİL, ÇÖZÜM BULMAYA ÇALIŞIYORUZ

Benim bütün bu yazılarda yapmaya çalıştığım bu.

Bir siyasi partiye vurmak değil.

Bir bakanı hedef almak değil.

Devleti yıpratmak hiç değil.

Tam tersine:

Yanlışı söylemek.

Doğruyu göstermek.

Dünyadaki örneği bulmak.

Sonra da çözüm önermek.

Göcek için de önerim belli:

Deniz dibi haritasını yayınlayın.

Posidonia alanlarını açıkça gösterin.

O alanlarda demirlemeyi yasaklayın.

Çevre dostu bağlama sistemlerini kullanın.

Kum ve çamur zeminleri ayrıca değerlendirin.

Taşıma kapasitesini bilimsel olarak belirleyin.

Tonozların teknik standardını ve bakım programını yayınlayın.

Fiyatları ve maliyet hesabını açıklayın.

Toplanan paranın nereye gittiğini her yıl kamuoyuyla paylaşın.

Hava ve emniyet nedeniyle koy değiştiren denizciyi cezalandırmayan bir rezervasyon sistemi kurun.

Mavi Kart’ta da yeni Genelge’nin sahada gerçekten çalışıp çalışmadığını denetleyin.

Eksik varsa yine düzeltin.

Hepsi bu.

Çok mu zor?

Bence değil.

ÇÜNKÜ SU DAMLASI MERMERİ GÜCÜYLE DELMEZ

Yıllardır inandığım bir söz var:

Su damlası mermeri gücüyle değil, sürekliliğiyle deler.

Ben de yazmaya devam edeceğim.

Bağırarak değil.

Hakaret ederek değil.

Siyasetle kavga ederek hiç değil.

Belgeyle.

Gördüğümü anlatarak.

Yanlış gördüğüme itiraz ederek.

Ve her itirazın yanına mutlaka bir çözüm koyarak.

Çünkü Sayın Murat Kurum’un 9 Eylül tarihli yeni Genelge’si bize küçük ama çok önemli bir şey gösterdi:

Israrla, doğru bilgiyle ve çözüm önererek anlatınca bazı şeyler değişebiliyor.

Demek ki boşuna yazmıyoruz.

Demek ki denizcinin sesi Ankara’ya ulaşabiliyor.

Şimdi aynı sağduyuyu Göcek için bekliyoruz.

Deniz çayırını koruyalım.

Göcek’i koruyalım.

Denizi kirleteni affetmeyelim.

Koyları aylarca kendi özel marinası gibi kullananlara da izin vermeyelim.

Ama denizciyi kendi denizinden soğutmayalım.

Çünkü sonunda mesele bir şamandıra ya da Mavi Kart meselesi değildir.

Mesele Türkiye’nin denize nasıl baktığıdır.

Ve benim son sözüm yine çok basit:

DENİZİ KORUYALIM AMA DENİZCİYİ KAYBETMEYELİM.

Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye, denizciliği kenar bir konu gibi değil, millî bir mesele olarak görmelidir.

Bunun için de artık bir Denizcilik Bakanlığı ciddi biçimde tartışılmalı ve kurulmalıdır.

Ama liyakatle.

Bilgiyle.

Tecrübeyle.

Gerçek denizcilerle.

Çünkü denizi yönetmenin yolu denizciyi susturmaktan değil, onu dinlemekten geçer.

Mavi Kart’taki son değişiklik bunun mümkün olduğunu gösterdi.

Göcek’te de mümkündür.

Yeter ki isteyelim.

Yeter ki dinleyelim.

Yeter ki yanlışı savunmak yerine düzeltmeyi devlet ciddiyeti sayalım.

Biz yanlış düzeltilince kızmayız.

İlk alkışlayan yine biz oluruz.

Mustafa Berk-BlueBerk/11 Eylül 2026

MAVİ VATAN’DA BU DÜZEN KİM İÇİN? MUSTAFA BERK ZÜLFÜ YARE DOKUNDU…
0

Yorumlar kapalı.







Giriş Yap

Deniz Kartalı ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Sohbet Et

Yapay zeka asistanı
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.