Türkiye’nin her iki tarafla olan sınırdaşlığı
Savaşın nedenlerine kısaca bakmak, Türkiye’nin tutumunu anlamak bakımından zorunludur. 1975’te Cezayir’de imzalanan antlaşmayla Şattülarap üzerindeki egemenlik paylaşımı Irak’ın aleyhine sonuçlanmış, İran lehine bir statü doğmuştu. 1979 İran İslam Devrimi’nin getirdiği yeni rejim, yalnızca bu sınır sorununu değil, aynı zamanda Irak’taki Şii nüfus üzerinden yürüttüğü devrimci ihracı da tırmandırdı; Irak cephesinde ise Bağdat yönetimi, devrimin yarattığı geçici güç boşluğunu ve Irak’ın kendi Şii nüfusundaki tedirginliği fırsata çevirmek amacıyla harekete geçti. Bu iki otoriter rejimin kimlik, mezhep ve sınır temelli çatışması, Fahir Armaoğlu’nun yerleşik değerlendirmesini izleyen literatürde sıkça “mezhep savaşı” olarak da nitelendirilmiştir. Bölgesel bir güç boşluğu ve iki rejimin karşılıklı tehdit algıları üzerine kurulu bu savaş, Türkiye için öngörülebilir bir kuzey kanadı istikrarsızlığı anlamına geliyordu; Türkiye’nin her iki tarafla olan sınırdaşlığı, onu savaşın zorunlu seyircisi kılıyordu.
Türkiye’nin savaş karşısındaki duruşunu belirleyen ise savaştan önce atılmış iki büyük iç siyasi adımdı. Birincisi, 24 Ocak 1980 tarihli ekonomik kararlardır. Bu kararlarla Türkiye, ithal ikameci ve içe dönük modeli terk ederek dışa dönük, ihracata dayalı bir büyüme stratejisine geçmiş; %32,7 oranında bir devalüasyon yapılmış ve günlük kur ilanına geçilmiştir. Bu dönüşümün doğrudan sonucu, Türkiye’nin acilen yeni ihracat pazarları bulmak zorunda kalmasıydı. Batıda rekabetin ve korumacılığın sertleştiği bir ortamda, savaş koşullarındaki İran ve Irak, tam da bu ihtiyacın karşısına çıktı. Bu iki ülkenin olağanüstü bir ithalat talebine girmesi, hem sanayi ürünleri hem de tarımsal gıda malları için olağanüstü bir Pazar yarattı. İkincisi, 12 Eylül 1980 müdahalesinin kurduğu rejimdir: askeri yönetim, darbe öncesi tıkanıklık olarak tanımladığı siyasi ve ekonomik karmaşayı bastırırken, dış politikada rejime meşruiyet ve istikrar görüntüsü kazandıracak bir tutuma; içeride ise ekonominin yeniden işler hâle getirilmesine dayanıyordu. 21 Eylül 1980’de göreve gelen ve İlter Türkmen’in dışişleri bakanlığını üstlendiği Bülend Ulusu hükümeti, bu iki ihtiyacı uzlaştırmak zorundaydı: dış dünyada dışlanmış bir cunta görüntüsünü kırmak ve darbe sonrası döviz ve istihdam darboğazını Pazar bularak aşmak. Türkiye’nin savaş karşısındaki temel tercihi, savaşın başlamasından kısa süre sonra açıklanan tarafsızlık tutumu oldu.

Literatürde kimi çalışmalarda “aktif tarafsızlık”
Bu tercih, literatürde kimi çalışmalarda “aktif tarafsızlık”, kimi çalışmalarda “mutlak” ya da “tam” tarafsızlık olarak nitelendirilmiştir; Marmara Üniversitesi’nde aynı konuyu inceleyen bir tez, Türkiye’nin savaşın başlangıcından itibaren tarafsız bir tavır açıkladığını ve savaş boyunca iki kez arabuluculuk girişiminde bulunduğunu ortaya koyar. Bu tarafsızlık, soyut bir beyan düzeyinde kalmamış, diplomatik araçlarla somutlaşmıştır: Türkiye Tahran Büyükelçiliği’ne İran’ın Irak’taki menfaatlerini, Bağdat Büyükelçiliği’ne ise İran’ın Irak’taki menfaatlerini koruma görevi verilmiştir. Bir başka deyişle, iki savaşan ülkenin birbiriyle olan diplomatik ilişkileri, karşılıklı olarak Türkiye’nin iki başkentindeki temsilcilikleri üzerinden yürütülmüştür. Ceren Yücealtay’ın bu durumu “dünya tarihinde çok fazla olmayan bir durum” olarak karakterize etmesi yerindedir; zira bu, Türkiye’nin hem İran hem Irak nezdinde güvenilir bir arabulucu ve meşru bir müttefik olarak kalabilmesini sağlayan bir mühendislikti. Soğuk Savaş bloklaşmasının ve iki ülkenin birbirini gayrimeşru ilan ettiği bir ortamda böyle bir dengeyi sekiz yıl boyunca sürdürmek, diplomasi sanatının az rastlanan örneklerinden biri olarak değerlendirilmiştir.
Türkiye’nin arabuluculuk girişimleri iki mecrada yürüdü: ikili zemin ve İslam Konferansı Teşkilâtı’na bağlı çok taraflı kanal. İran-Irak savaşı münasebetiyle kurulan İyi Niyet Komisyonu’nda Türkiye başbakanına yer verilmesi, Türkiye’nin teşkilat içindeki etkinliğinin bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir. 1981’de Mekke’de toplanan Üçüncü İslâm Devlet ve Hükümet Başkanları Konferansı’nda, Ekonomik ve Ticarî İşbirliği Dâimî Komitesi’nin başkanlığı Türkiye Cumhurbaşkanına verilmiş; Türkiye, bu zirvenin ürettiği kurumsal mimarinin içinde, İslâm Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi ile İslâm Ülkeleri İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi’ne de ev sahipliği yaparak çoktaraflı İslâm dünyası diplomasisinde yeni bir ağırlık kazanmıştır. Bülend Ulusu’nun İyi Niyet Komitesi’nin üçüncü dönem ilk toplantısında söz alması, bu kanalın bizzat hükümet düzeyinde işletildiğini gösterir. Ancak gerek Türkiye’nin girişimlerini konu alan tezler, gerekse arabuluculuğu değerlendiren çalışmalar, Türkiye’nin bu süreçte “sınırlı bir konumda” kaldığı yönünde ortak bir kanaate ulaşır; dış aktörlerin etkisi ve iki tarafın arabuluculuğa yönelik stratejik isteksizliği, Türkiye’nin diplomatik hamlesinin savaşı bitirmeye yetmemesinin başlıca sebebi olarak öne çıkarılmıştır. Bir başka deyişle Türkiye, tarafsızlığını koruyarak her iki tarafla konuşabilme imtiyazını elde etmiş, fakat bu imtiyazı savaşı sonlandıracak bir sonuca dönüştürememiştir.

Savaşın Türkiye ekonomisine etkisi, dış politikanın en görünür ve en tartışmalı başlığıdır. Burada üç ayrı mekanizma birbirine eklenmiştir. Birincisi, boru hattıdır. 27 Ağustos 1973 tarihli anlaşmayla inşasına başlanan ve 1977’de ilk petrol akışını gerçekleştiren Kerkük-Yumurtalık ham petrol boru hattı, Irak’ın Akdeniz’e açılan ana damarıydı. Savaşın başında Irak, körfezdeki dolum tesislerini kullanma işlevini yitirince, petrol ihracı bakımından Türkiye ve Suriye üzerinden geçen boru hatlarına bağımlı hâle gelmiş; Yücealtay’ın aktardığı üzere iki ülke arasında boru hattının kapasitesinin artırılması konusunda anlaşmaya varılmıştır. Suriye’nin 1982’de kendi topraklarından geçen hattı kapatması, Irak’ın elinde kalan tek güvenilir çıkışın Türkiye hattı olduğu bir durum yaratmıştır. Bu, Türkiye’ye hem transit taşıma geliri hem de Irak nezdinde pazarlık gücü kazandırmıştır. İkincisi, karayolu transit ticaretidir. 1980’ler boyunca Irak’ın ithalatının büyük bölümü Türkiye üzerinden karayoluyla taşınmış, Habur Sınır Kapısı bu trafiğin ana arteri hâline gelmiştir. Bu gelişme, yalnızca ihracatı değil, Türk nakliyeciliğini ve sınır bölgesi ekonomilerini de dönüştürmüştür. Üçüncüsü, doğrudan mal ihracatıdır. Savaşın yarattığı yıkım ve iki ülkenin üretim kapasitesinin savaşa kaydırılması, İran ve Irak’ı gıda, inşaat malzemesi, dayanıklı tüketim ve sanayi girdisi ithal etmeye mecbur bırakmıştır. Bu talep, 24 Ocak kararlarıyla ihracatçı bir kimliğe zorlanan Türk ekonomisi için olağanüstü bir fırsat penceresi açmıştır. 10 Ağustos 1981’de Irak Başbakan Birinci Yardımcısı Taha Ramazan’ın Ankara’yı ziyareti ve petrol karşılığı Türk ürünlerinin ihracına dair ticaret antlaşmasının imzalanması, bu ilişkinin kurumsallaşmış biçimidir. Bu dönemin en karakteristik özelliği, Türkiye’nin savaşan iki tarafa da mal satabilmesi, yani tarafsızlığın ekonomik bakımdan bir “çift Pazar” stratejisine dönüşmesidir. Buna karşılık, bu ticaretin yıllık hacmine dair güvenilir ve tutarlı bir seri ortaya koymak kolay değildir; dönemin resmi istatistikleri, transit ticaretin kayıt dışılığı ve sınır ticaretinin ölçüm güçlükleri nedeniyle araştırmacılar arasında farklı rakamlar dolaşmaktadır. Türkiye’nin 1980’de yaklaşık 10,8 milyar dolar olan toplam dış ticaret hacmi içinde bu pazarın ağırlığının hızla arttığı; Orta Doğu’ya yönelik ihracatın on yıllar boyunca katlanarak büyüdüğü, dönemi inceleyen ticaret çalışmalarında kabul edilen ortak bir saptamadır. Ekonominin bu genişlemesi, Türkiye’nin 1980 sonrası iç siyasetiyle doğrudan bağlantılıdır. Darbe yönetimi, siyasal alanı kapatarak ekonomik alanı açmış; 1983 seçimleriyle birlikte iktidara gelen Turgut Özal’ın ihracata dayalı büyüme programı, kaçınılmaz biçimde Orta Doğu pazarlarına ve özellikle Irak’a yaslanmıştır. Bu bağımlılık, Türkiye’nin 1980’ler boyunca Irak’la ilişkilerini kesmeyi göze alamamasının ekonomik gerekçesini oluşturur. Aynı dönemde İran’la ticaret de sürmüş, fakat iki komşuyla eşzamanlı iş yapabilmenin bedeli, her iki rejimin siyasi taleplerini karşılamak ve kimi zaman kendi kamuoyunu yatıştırmak olmuştur. Bu noktada savaşın Türkiye’ye en kalıcı etkisi, ekonomik değil, güvenlik alanında ortaya çıkmıştır.

Güvenlik boyutu, savaşın Türkiye üzerindeki en ağır ve en uzun ömürlü sonucudur. İran-Irak savaşının yarattığı istikrarsızlık, Türkiye’nin doğu ve güneydoğu sınırlarında bir otorite boşluğu doğurmuştur. 1978’de kurulan PKK, savaşın yarattığı bu boşluktan ve İran-Irak-Suriye üçgenindeki kamplaşma ortamından yararlanarak Irak’ın kuzeyindeki kamplara yerleşmiş, Lübnan’da da gelişme imkanı bulmuştur. Özellikle savaşın gidişatının İran lehine dönmesiyle Irak’ın kuzeyindeki denetiminin zayıflaması, örgütün burada tutunmasını kolaylaştırmıştır. Bu sürecin doğrudan sonucu, Türkiye’nin 1984’ten itibaren sınır ötesi bir güvenlik sorunuyla yüzleşmeye başlamasıdır. Türkiye’nin yanıtı, Irak’ın rızasına dayanan sınır ötesi harekâtlar olmuştur. Özhan Hancılar’ın uluslararası hukuk çerçevesinde incelediği üzere, Mayıs 1983’te yaklaşık beş bin askerle gerçekleştirilen kara harekâtı ile Ağustos 1986 ve Mart 1987’deki hava saldırıları, “Irak’ın rızası”yla yapılmış, Irak’ın meşru yönetiminin verdiği iznin sınırları içinde kalınmış ve bu nedenle kuvvet kullanma yasağının ihlali sayılmamıştır. Buradaki diplomatik ince nokta, Türkiye’nin tarafsızlık politikasının Irak’la askeri iş birliğini dışlamamasıdır: savaş, Türkiye’ye Bağdat nezdinde bir pazarlık kozu ve ortak tehdit algısı üzerinden kurulan bir fiilî iş birliği alanı sunmuştur. Savaş boyunca Türkiye’nin temel kaygılarından biri, kuzeyde bir Kürt devletinin kurulması olasılığıdır; savaşın yarattığı bölünmüşlük, bu kaygıyı beslemiş ve PKK sorununu bölgesel bir boyuta taşımıştır. Savaşın Türkiye’ye bir başka dolaylı etkisi, basın ve kamuoyu üzerinden okunabilir. Zafer Yıldırım’ın 2005 tarihli doktora tezi, savaşın Türk basınındaki izini Cumhuriyet, Milliyet ve Tercüman gazeteleri üzerinden çözümlerken, savaşın ilk dört yılında basının siyasi eğilimlerine göre saflaştığını ortaya koyar: sağ basın Irak’a, sol basın İran’a daha yakın bir tutum sergilemiş, Milliyet ise merkezde konumlanmıştır.

Bu ayrışma, savaşın Türkiye’de iç siyasetin ideolojik haritasına tercüme edilmesinin bir ürünüdür. Ancak 12 Eylül sonrası dönemde basının işlevi köklü biçimde değişmiştir. Yıldırım’ın Nurşen Mazıcı’ya dayanarak aktardığı değerlendirmeye göre, 12 Eylül 1980 sonrasında basın “dördüncü kuvvet” olma özelliğini yitirmiş; sıkıyönetim uygulamaları ve sansür mekanizmaları altında, farklı gazeteler benzer haberleri vermeye başlamış, gazetecilerin kendi yorumlarını yansıtma kapasitesi daralmıştır. Bu ortamda savaşın ilk aylarına dair gazete sayfaları, siyasi tercihlerin yansıması olmaktan çok, resmî çizginin tekrarı haline gelmiştir. Savaşın ikinci yarısında ise basın, savaşın anlamsızlığı konusunda bir oydaşmaya varmış ve dikkatini Türkiye’nin “milli menfaatlerine” Kuzey Irak operasyonları ve Basra Körfezi’ndeki tanker saldırıları gibi başlıklara yöneltmiştir. Bu dönüş, basının savaşı bir dış politika sorunu olarak değil, doğrudan kendi ulusal güvenlik meselesi olarak çerçevelemeye başladığını gösterir. Yıldırım’ın tezi, bu dönemleştirmeyi Ocak 1980’den başlayarak yıllık dilimlere ayırır ve 1984-1988 aralığını tanker savaşları ekseninde ele alır.
Savaşın Meclis ve temsil kurumları düzeyindeki yansıması ise daha dolaylı ve yapısaldır. 12 Eylül 1980 müdahalesiyle TBMM feshedildiği, yasama yetkisinin Milli Güvenlik Konseyi’ne geçtiği ve Danışma Meclisi’nin ancak 1981’de toplandığı dikkate alındığında, savaşın ilk yıllarında Türkiye’de dış politikanın temsilî bir organ tarafından tartışıldığı bir zemin fiilen yoktu. Bu dönemde dış politika, yürütmenin ve askerî yönetimin tekelinde yürütülmüş; hükümet programları, bakanların açıklamaları ve Dışişleri Bakanlığı’nın beyanları, kamuoyuna açılan tek meşru kanal olmuştur. 1983 seçimlerinden sonra TBMM’nin yeniden açılmasıyla birlikte, İran-Irak savaşına dair ilk kapsamlı parlamento tartışmaları bu dönemde filizlenmiş; savaşın ekonomik yansımaları, sınır güvenliği ve transit ticaret, Meclis tutanaklarına giren başlıklar arasında yer almıştır. Dolayısıyla savaşın Türk siyasetindeki kaydı, klasik anlamda meclis içi bir dış politika tartışması olarak değil, askerî yönetimin dış politikayı yürütme tekeline alması ve ardından sivil siyasetin bu mirası devralarak savaşın ekonomik ve güvenlik sonuçlarıyla uğraşmak zorunda kalması biçiminde okunmalıdır. Genelkurmay’ın resmi tarih yazımı ve Dışişleri arşivleri de savaşın Türkiye boyutuna dair temel başvuru kaynakları arasındadır. Ancak Zafer Yıldırım’ın tez çalışmasında bizzat dile getirdiği bir zorluk, konuyu araştıranlar için öğreticidir: Yıldırım, tezine “Türkiye’nin İran-Irak Savaşı’na Yönelik Dış Politikası” başlığıyla başladığını, fakat Dışişleri Bakanlığı’nın resmî olarak “görülebilir” belgelerinin o dönemde araştırmacıya kapalı olması nedeniyle konusunu değiştirmek zorunda kaldığını kaydetmiştir. Bu itiraf, savaş dönemi Türk dış politikasının arşivsel olarak hâlâ büyük ölçüde kapalı bir alan olduğunu, dolayısıyla literatürün önemli ölçüde basın, hatırat ve yabancı kaynaklara yaslanmak durumunda kaldığını gösterir. Bu durum, döneme ilişkin her değerlendirmede ölçülü bir ihtiyatı zorunlu kılar.

Savaşın uzun vadeli sonuçları, Türkiye’yi savaş sonrası bölgesel düzenin de merkezine yerleştirmiştir. Sekiz yıl süren çatışma, bir milyona yakın insanın ölümüne, milyonlarca yaralıya ve muazzam bir ekonomik yıkıma yol açmış; Irak’ın petrol gelirleri 1980-1983 döneminde 29 milyar dolardan 7 milyar dolara kadar düşmüştür. Bu ekonomik çöküş, Irak’ı 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etmeye sürükleyen güzergâhın temel taşı olmuş; bunun sonucunda 16 Ocak 1991’de ABD öncülüğündeki Irak karşıtı harekat başlamıştır. Yani İran-Irak Harbi’nin Türkiye’ye etkisi, savaşın bittiği 1988’de sona ermemiş, 1990-91 Körfez Savaşı ve onun Türkiye’ye dayattığı mülteci krizi ve güvenlik düzenlemeleriyle doğrudan bağlantılı bir zincirin ilk halkasını oluşturmuştur. Savaşın bölgedeki bölünmeyi keskinleştirmesi, Körfez İşbirliği Konseyi’nin kurulmasına ve İran’ın savaş sonrası güvenlik endişeleriyle nükleer faaliyetlerine yeniden yönelmesine giden süreci de başlatmıştır. Türkiye açısından bakıldığında, savaşın en ironik mirası şudur: Türkiye, savaşa girmeyerek askerî bir bedel ödemekten kurtulmuş, fakat savaşın yarattığı bölgesel boşlukların ürettiği terör sorunu ve ekonomik bağımlılıklar yoluyla bedeli sekiz yıla yayılmış biçimde ödemiştir.

Nihayetinde İran-Irak Harbi, Türkiye’nin 1980’lerdeki iç ve dış siyasetini birbirinden ayrılamaz biçimde birbirine bağlayan bir düğüm noktasıdır. 24 Ocak 1980’de ihracata dayalı bir ekonomiye geçme kararı, dış politikada savaşan iki komşuyla eşzamanlı ticaret yapmayı zorunlu kılmış; 12 Eylül 1980 müdahalesi, bu dış politikanın temsilî denetimden yoksun bir yürütme eliyle yürütülmesine imkân tanımış; savaşın yarattığı otorite boşluğu ise, ekonomik fırsatın yanı sıra Türkiye’nin on yıllar boyunca taşıyacağı güvenlik sorununu doğurmuştur. Tarafsızlık, bu koşullarda bir ilkesel tercih olmaktan çok, hem diplomatik hem ekonomik hem de güvenlik çıkarlarını azami düzeyde korumanın akılcı aracı olarak işlev görmüştür. Türkiye savaşa girmedi; fakat savaş, Türkiye’nin ekonomisini, basınını, güvenlik gündemini ve dış politika manevra alanını sekiz yıl boyunca belirledi. Soğuk Savaş’ın son on yılına giren bir ülkenin, kendi rejim krizinin tam ortasında, iki komşusunun savaşını bu denli verimli ve bu denli maliyetli biçimde yönetmesi, 1980’ler Türkiye’sinin asıl karakterini ortaya koyar.
Kaynakça
- Arşiv ve Resmî Kaynaklar
Bostancı, M., & Uysal, N. (2023). Milli Güvenlik Konseyi dönemi Türk dış politikası (1980-1983). Abant Sosyal Bilimler Dergisi, 23(3), 1405-1432.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı, Cumhuriyet Arşivi (BCA). Dış politika ve ekonomiye ilişkin tasnifler.
T.C. Dışişleri Bakanlığı. (t.y.). Sayın İlter Türkmen’in özgeçmişi.
Türkiye Cumhuriyeti Milli Güvenlik Konseyi. (1980-1983). Milli Güvenlik Konseyi kararları ve tutanakları. Ankara: Başbakanlık Basımevi.
Türkiye Cumhuriyeti Danışma Meclisi. (1981-1983). Danışma Meclisi tutanak dergisi. Ankara: TBMM Basımevi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi. (1983-1988). *TBMM tutanak dergisi, XVII. Ve XVIII. Dönemler. Ankara: TBMM Basımevi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi. (1982). Danışma Meclisi sıra sayıları ve Anayasa Komisyonu tutanakları. Ankara: TBMM Basımevi.
- Dönemin Basını
Cumhuriyet (1980-1988). İran-Irak Savaşı’na ilişkin haber ve yorumlar.
Milliyet (1980-1988). İran-Irak Savaşı’na ilişkin haber ve yorumlar.
Tercüman (1980-1988). İran-Irak Savaşı’na ilişkin haber ve yorumlar.
Hürriyet (1980-1988). İran-Irak Savaşı ve Türkiye-Irak ticaretine ilişkin haberler.
- Makaleler ve Tezler
Akçay, E. Y. (t.y.). İran-Irak Savaşı’nın bölgeye etkileri. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi çalışması, 105-118.
Hancılar, Ö. (2021). 1983-1987 Kuzey Irak’taki Türk sınır ötesi operasyonlarının hukukîliği. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 46, 347-359.
Özdemir, S. (2020). İran-Irak Savaşı: Türkiye sınırlarında terörizme etkisi. Gazi Akademik Bakış (GAV), 13(26).
Özdemirci, A. S. (2014). Türk basınına göre İran-Irak Savaşı’nda Türkiye’nin tutumu ve arabuluculuk faaliyetleri [Yüksek lisans tezi]. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.
TDV İslam Ansiklopedisi. (t.y.). İslam Konferansı Teşkilatı.
Tuna, I. (2019). Uşak’ta Vatan Cephesi (12 Ekim 1958-27 Mayıs 1960). Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi.












Yorumlar kapalı.