Genel 2 ay önce Yüzüncü yıl dönümleri, sadece takvim üzerindeki rakamlardan ibaret değildir. Toplumsal ve kurumsal hafıza açısından büyük bir anlam barındıran; geçmişten gelen mirası geleceğe hasarsız aktarmanın gururudur yüzüncü yıllar. Bir yüzyılı geride bırakmak; 100 yaz, 100 kış önce yaşananların, şartlar değişse de aynı heyecan ve tutkuyla günümüze aktarıldığı bir zaman döngüsüdür. İnsan ömrünün yaklaşık 70-80 yıl olduğu düşünülürse, bir kişinin bu tarihe en fazla bir kez tanıklık edebileceği gerçeği önümüzde durmaktadır.
İnsana ve topluma “Bir asırlık süreçte neler yaptık?” sorusunu sorduran o yüzüncü yıl dönümlerinden birini, geçtiğimiz günlerde yaşadık: Türk Kabotaj Hakkı’nın 100. yıl dönümü. Henüz üç yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti’nin T.B.M.M. iradesiyle 19 Nisan 1926 tarihinde kabul edilen ve 1 Temmuz 1926 tarihinden itibaren yürürlüğe giren kabotaj hakkı, emperyalizme karşı bir duruştu. Bu topraklarda, Cumhuriyet öncesinde 600 yıl süren Osmanlı İmparatorluğu döneminde kabotaj hakkı yoktu; denizler, kıyılar, limanlar ve iç sulardaki her türlü ticari ve sosyal faaliyet ağırlıklı olarak Fransız ve İngilizlere devredilmişti. Beş asır önce tanınmaya başlanan (1384’te Venediklilere, 1536’da Fransızlara) kabotaj imtiyazına son veren bu haykırış, “Türk denizlerinde sadece Türk vatandaşlarının hükmü geçerlidir” temeli üzerine kuruluydu.